Güneşe Yolculuk


'99 yapımı Yeşim Ustaoğlu filmi Güneşe Yolculuk, bu ülkeye dair şeyler söylese de, aslında son derece evrensel bir şeyi anlatıyor..

Mehmet, Tire'de doğmuş bir Kürt çocuğu ancak bunun farkında bile değil muhtemelen, annesi babası da Tireli.. Çalışmak için birkaç ay önce İstanbul'a geldiğinde Şirvan'a delice tutkun Berzan'la tanışıyor bir akşam, milli maç sonrası çıkan kavgada.. Sevgilisi Arzu da Almanya'da doğup İstanbul'a gelmiş ve çamaşırhanede çalışıyor.. Bir gün çantasında başkasının koyduğu silah yüzünden yakalanıp gözaltına alınmasıyla hayatı değişiyor Mehmet'in: Gözaltında işkenceye uğruyor, çıktığında yaşadığı yerlere X işareti koyularak fişleniyor, Berzan'da kalmaya başlıyor.. Açlık grevine destek eyleminde Berzan'ın öldürülmesiyle Mehmet, onun cenazesini doğduğu köy olan Zorduç'a götürmek üzere yola çıkıyor..

Film iki yönlü akıyor: Birincisi Mehmet'in kendini bulma/kabullenme hikayesi (kabullenme kısmına geleceğim birazdan yine..)
İkincisi ise, bence filmin daha başarılı olduğu sosyolojik ayağı: Yeşim Ustaoğlu olgun bir empresyonizmle toplumun belki de en alt katmanlarını perdeye taşıyor: Mehmet, Berzan gibi benzer kaderleri Arzu ve diğer çamaşırcı kız da paylaşıyor, ya da Mehmet'in ev arkadaşları da: Okumamış, fakir bu kesim üzerine, toplumsal önyargılar da eklenince "annen baban da mı Tireli??" sorusu ısrarla soruluyor Mehmet'e: Hatta Arzu dahi Mehmet'e "sen Tireli olamazsın" minvalinde şeyler söylüyor-
"esmer olmak suç mu??" cevabını alıyor, o ayrı..
Beri yandaysa zorunlu göç durumları var: Arzu'nun ailesi muhtemelen Almanya'da tutunamadıklarından İstanbul'a gelmişler, Berzan ve Mehmet de: Ancak çok daha ağır tablolar çıkıyor karşımıza: Mehmet'in yolculuğu sırasında terk edilmiş köyler ve X işaretler çıkıyor karşısına.. Zorduç'sa başka bir dramın sembolü: Baraj suları altında kalmış bir köy.. Ve yine o X..

Mehmet'in başlangıçtaki hiçbir şeyden haberi olmayan ve son derece naif hali, iki kademeli olarak gelişiyor.. "İçerden" çıktıktan sonra normal bir işte çalışmayı deniyor, ancak peşi bırakılmayınca geri dönüşüm (çöpçü, bildiğin) işçiliği yapıyor: Saçlarını ucuz sprey boyayla sarıya boyadığında "onlar" gibi olacağını sanıyor Mehmet.. Bu onlar gibi olma isteği, kendini inkarı da beraberinde getiriyor, Mehmet çünkü o dönemlerde "ne" olduğunun, "neden" ona böyle davranıldığını bilmiyor, tek bildiği "farklı" olduğu.. Dokuya uymadığı..
Yolculuk başlayınca, Yeşim Ustaoğlu izlenimci üslubunu sürdürüyor sürdürmesine de, yol filmi şablonunu Mehmet'in kendini bulma süreci olarak işliyor.. Önce boya çıkarılıyor saçlardan, sonra Tireli olmaktan vazgeçiliyor.. Film sembolizmi son derece altı çizili işlese de, bütün düşünüldüğünde sırıtmıyor..

Evet, bir Kürt çocuğun kendini bulma hikayesi dedik ancak, son derece evrensel bir hikaye bu: "İstanbulluyum" cevabının yeterli olmadığını mübadeleyle İstanbul'a gelmiş bir ailenin ferdi olarak çok önceden anladığım için, hemen peşinden "ama göçmeniz" demenin ne demek olduğunu bilirim: Mehmet'le aramızda ciddi benzerlikler kadar, farklar da var: Mübadele göçmenleri bir çeşit devlet politikası olarak belli başlı bölgelere yerleştirilmişler ve illa "Türk" kelimesi geçen soyadlarıyla Türkleştirilerek asimile edilerek, Kürt aileleri doğdukları/yaşadıkları topraklardan "ülke sınırları içinde" göçe zorlanarak asimile edilmeye çalışılmıştır.. Farklarımıza gelirsek, evet göçmenler genel olarak ötekileştirilmezken, Kürtler hep ötekileştirilmişlerdir..


Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...
 
Creative Commons License
This work is licensed under a Creative Commons Attribution-NoDerivs 3.0 Unported License.