Hævnen


'10 yapımı Susanna Bier filmi Haevnen, zaman zaman çok "fazla.." dram haline gelen, ve beni bir çocuğa aşık etti.. Öyle "aman ne tatlıymış, benim çocuğum olsa keşke.." filan değil, bildiğin aşık olma durumu-
birth?? Belki..

neysse,, filmin hikayesi şöyle: İki çocuk var: Elias ve Christian.. Elias'ın babası Afrika'daki bir mülteci kampında doktorluk yapıyor.. Annesi de doktor, o ise kendi ülkesinde.. Christian'ın babası işi dolayısıyla sık sık seyahat eden biri, birisi: Annesiyse kanserden hayatını kaybetmiş.. Christian annesinin ölümünden sonra babaannesinin yanına taşınıp, yeni okuluna başlıyor ve Elias'la arkadaş oluyor.. Christian'ın Elias'a okulda zulmeden çocuğun hakkından gelmesiyle ikisi çok yakın dost oluyorlar.. Elias'ın babasının görev yaptığı kampsa Big Man denilen bir adamın hamile kadınlara yaptığı işkencelerle baş etmeye çalışırken, Big Man'in hastalanmasıyla rahata eriyor: Zira adamı tedavi eden doktor, onu linç etmeleri için halka teslim ediyor..
Beri yandan Elias'ın babası bir adam tarafından tokatlanıyor 3 çocuğun da gözleri önünde, bunu kaldıramayan Christian Elias'ı da ikna ederek bir bomba düzeneği hazırlıyor.. Amaçlarına ulaşmak üzereyken spor yapan anne-kızın oradan geçmeleriyle dostlukları zor bir dönemece giriyor..

Filmin varoluşsal meseleleri, eylem ve sorumluluk üzerinde yükseliyor: İki sahne çok önemli: Biri, birisi tokat yiyen babanın adamdan korkmadığını göstermek için 3 çocuğu da yanına alarak yeniden adamın dükkanına gitmesi ve orada da aşağılanmaya ses çıkarmaması.. Diğeriyse Christian'ın intihar denemesi.. Bu iki sahne sadece kişisel değil, altında yatan dinamiklerle de oldukça iyi düşünülmüş ve son derece (nereden baktığınıza göre değişmekle birlikte..) doğru eylemler.. İntiharın gerçekleşmemiş olması o kadar da önemli değil..

Çocuk dostluğu konusuysa gerçekten başarılı bir şekilde işlenmiş: Heavenly Creatures, ya da yakın dönemden Lat Den Ratte Komma In gibi "karanlık.." filmlerle akrabalık kurulabilecek, "dışarıda.." ne olduğuyla pek ilgilenmeyen, sadece iki kişilik dünyadan ibaret arkadaşlıklar.. Elias ve Christian'ın arkadaşlığı da böyle: Travmalarını belki birbirlerinin üzerine boca etmiyorlar belki, ancak yaşanan zor şeylerden sonra bile birarada olmak için çaba gösteriyorlar.. Böylesine (zaman zaman psikotik bir hal alan..) bir dostluğu, fazla sulandırmadan anlattığı için filmi tebrik etmek bile gerekiyor: Zira son sahnede iki çocuğun birbiriyle fiziksel bir temas kurmasını ("e hadi sarılın..") istememe rağmen, bu bile gerçekleşmedi.. Sevdim kısaca..

Ve Christian rolündeki William Johnk Nielsen: Kendisini takibe aldım, hastası oldum.. Öylesine güzel bir yüzü (ve oyunculuğu..) var ki, hele biraz daha büyüsün, "benim olacaksın.." diye kapısına dayanacağım..

Read more

Shi


'10 yapımı Chang-Dong Lee filmi Shi'yi annemin yüzünden izledim: Pek de merak etmediğim filmi, annem "şiirsel.." bulduğu için bana da bilet alıp, gelmem için ısrar etmişti.. E kıramıyorsun haliyle, oturup izledik.. İkimiz de sıkıldık..

Hikayesiyse kısaca şöyle: Kore'de bir lisede 6 çocuğun aylar süren tecavüzü sonucu bir kız öğrenci intihar eder ve cesedi nehrin kıyısına vurur.. Bu sırada o tecavüzcü "çete.."nin üyelerinden bir tanesinin küçüklüğünden beri şair olmak isteyen anneannesi de alzheimer belirtileri göstermeye başlar: Şiir kursuna yazılan kadın, bir ay boyunca hem şiirle, hem de çevresindekilerle baş etmek zorunda kalacaktır-
sana gizem yaptım..

Anlamlı bulanlar olmuştur belki, ancak cidden fazlasıyla uzun bir süreye sahip bir film Shi: Üzerine de benim hiç hazzetmediğim şiir güzellemeleri, şair sayıklamaları ve -yine, şiiri eklediğimizde film boyu oflamaktan, oturma pozisyonumu değiştirmekten fenalıklar geçirecek duruma gelmiştim.. Bu kadar pastoral kasıntılara hiç gerek olmamasına, dahası elinde sağlam bir toplumsal eleştiri kozu bulundurmasına rağmen, bunu "romantik.." metaforlara boğması, izleyicinin modunu düşürüyor..

Oysa, gayet feminist okumalar yapılabilecek bir filmden bahsediyoruz: Üstelik Kore (genelleyelim: Uzak Doğu..) gibi, kadınların -görece, geride durdukları bir ülkede.. Filmin bu çıkış noktası, onu hakikaten çok başka (sert de demek istedim bir yandan..) noktalara götürebilecekken, şiir "olay.."ıyla öylesine vakit kaybediyor ki, arada söyledikleri de handiyse duyulmaz hale geliyor..

*: Bu yazıyı Bourbon Princess - Stopline eşliğinde yazdım..


Read more

The Killer Inside Me


'10 yapımı Michael Winterbottom filmi The Killer Inside Me Casey Affleck'in süper ötesi varlığıyla anlam kazanan, misojin bir seri katilin yakalanma hikayesini anlatan bir film..

Hikayesi kısaca şöyle: Oklahoma'nın küçük bir kasabasında şerif yardımcılığı yapan Lou, misojin bir karakter, sevgilisi var, ancak bir görev icabı gittiği semtin fahişesiyle ilişkiye başlıyor.. Fahişeyle ilişkisi olan "asıl.." çocuğunsa babası fecii zengin; ikisinin kaçma planına yardım etmeyi kabul eden Lou, ikisine de ihanet edip, çifti öldürüyor.. Sonrasında başka cinayetler işlemeye devam eden Lou, bunu herkeslerden gizlediği sanırken, çat: Öldüğünü sandığı fahişenin karşısına canlı çıkmasıyla kendini kaybediyor..

Filmin en çok öne çıkan özelliği Casey'nin inanılmaz hali.. Robert Ford'u canlandırdığı The Assassination of Jesse James by the Coward Robert Ford'daki oyunculuğu çok iyiydi, ancak bu filmde oyunculuğunun yanında cazibesini de kullanınca yeni fetiş objelerimden biri, birisi haline geliyor.. Beri yandaysa iyiden iyiye istismar kraliçesine dönüşen Jessica Alba var.. Pek de varlık gösteremiyor..

Filmin içerdiği yoğun (ve direkt..) şiddetin bazı bünyeleri fazlasıyla rahatsız edeceği aşikar, ancak bunun yanında barındırdıkları misojini oranlarıyla da dikkatlerden kaçmıyor.. İki kadına karşı uygulanan nedensiz şiddet öylesine yalın ki, filmi bunu gösterdiği için eleştirmek pekala mümkün: Bu noktada Winterbottom'ın seçimlerini de tartışmak gerekiyor: Zira, gayet eli yüzü düzgün çekilmiş bir filmin sırf hakkında daha fazla konuşulmasını sağlamak için böyle bir ucuzluğa bulanması hiç de hoş değil: Ki, hakikaten bu kadar yakından tanık olmamız için hiçbir gerekçe göremiyorum o sahnelere..

Müziklerini sevmedim filmin, ağır aksanını da..

Read more

Chico & Rita


'10 yapımı Tono Errando, Javier Mariscal, Fernando Trueba filmi Chico & Rita gayet güzel bir film..

Hikayesiyse kısaca şöyle, Chico artık yaşlı bir müzisyen, hayatını ayakkabı boyacılığı yaparak kazanıyor, evine gittiğinde radyoda çalan kendi şarkısıyla da hikaye akmaya başlıyor: Chico yetenekli bir piyanist, bir yarışmaya katılıyor ve fakat solisti yok henüz.. İşte bu sırada da Rita devreye giriyor, görür görmez/duyar duymaz etkilendiği Rita'yla çalışmak isteyen Chico, arkadaşı Ramon sayesinde onunla yarışmaya katılıp birinci oluyor.. Derken Rita'yı keşfeden yapımcı onu New York'a götürüyor, peşinden de Chico ve Ramon.. İkili bir kez daha bir araya geliyor ve fakat, bu defa devreye giren yapımcı ve Ramon ikisini ayırıyor, Chico Avrupa'ya savrulurken, Rita kariyerini noktalıyor.. Aradan geçen 47 yılda Rita'dan haber alamazken Chico genç nesilden bir şarkıcının cover teklifiyle Grammy'ye uzanıyor ve en sonunda mutlu son..

Filmin Türk filmlerine benzeyen yapısı başta şaşırtsa da, dönem düşünüldüğünde dezavantaja dönüşmüyor.. Rita'da bulacağınız Türkan Şoray, Filiz Akın, Hülya Koçyiğit tripleri kadar, Chico'da da seven erkek triplerini buluyoruz.. Filmde kullanılan şarkılar süper olmakla birlikte, animasyon tekniği açısından aynısını söylemek mümkün değil..

Ancak filmin dönem profili çıkarmadaki başarısı takdire şayan: Amerika'da zencilere/Latinlere karşı olan önyargının boyutlarını film çok vurucu birkaç sahneyle mükemmel özetliyor-
rita'nın Vegas'ta bulunan oteldeki şovunun açılışındaki konuşması antolojik mesela.

Sevimli ve sıcak bir film, Chucho Valdes'in hayatına farklı bir bakış.. Küba'nın Velvet Goldmine'ı..

Read more

Mesa Sto Dasos


'10 yapımı Angelos Frantzis filmi Mesa Sto Dasos, tuhaf bir film.. Her bünyeye uygun olmadığını da bugünkü gösteriminde salonun handiyse yarısının boşalmasından anladık.. Açıkçası çok daha iyi olabilecek gibi duran proje, bazı seçimler yüzünden kaçan bir fırsata dönüşmüş gibi geldi bana.. Ve tabii, festival kitapçığındaki "abartılı.." tanıtım yazısını da konuşmak gerek önce: Alıntılayalım..

"Ormanlardan ve tepelerden geçerek pagan bir yolculuk yapmakta olan iki genç adam ve bir genç kadının duyularına ve duygularına doğa yön verir. Çok yalnızdırlar. Bir araya gelmeye çalışırlar. Kısa diyaloglar, sessizlik, sesler... Korku, özgürlük, içgüdüler, arzu, sınırsız cinsellik ve yukarılardan bir yerlerden her an kendini hissettiren bir çift göz... Dijital fotoğraf makinesinin video özelliği kullanılarak çekilmiş olan Ormanda, tekinsizlik hissinin çevrelediği, yoğun tonlara ve kuvvetli biçimlere sahip varoluşçu bir peri masalını andırıyor. Sinema eleştirmeni, görsel sanatçı ve yönetmen Frantzis’in üçüncü uzun metrajı bir taş gibi, su gibi ya da gökyüzü gibi doğaya özgü… “Film çekmenin yeni bir türü, cinsel bir tür kayıt”..."

Öncelerde bir film eleştirisinde daha yazmıştım: Kendi kendini çözümleyen eserlerden nefret ediyorum: Filmin başlarındaki jiletle avuç içi kesme sahnesi dışında filmde "varoluşçu.." tek bir eylem/söz vs.. yok.. Ama zorlarsanız, kadının gözyaşı/kanı içmesini de bu kategoriye sokabilirsiniz, ona bir şey diyemem..

Filmin cinsel yanı daha çok dikkatimi çekiyor açıkçası: Filmde biseksüel doğanın izlerini gayet güzel sürmek mümkün.. Bir erkek ve bir kadın, erkek olan ortak arkadaşlarıyla seksüel deneyimleriyle geçen zamanda birbirlerine daha da yakınlaşmaya başlıyorlar ve finalde threesome yaparken buluyoruz onları.. Olabildiğince doğal sahneler bunlar ve açıkçası izlerken rahatsız etmiyorlar.. Ayrıca filmde gördüğüm en güzel oral seks sahnelerinden biri, birisi mevcut..

Bununla birlikte film, basbayağı "kötü.." Rastgele dizilmiş etkisi uyandıran sahneler, kendi başlarına bir anlam ifade etseler de, bir araya gelince bütünlükten son derece uzak kalıyorlar.. Üstüne sahnelerin sıkıcı/kötü olmalarını eklediğimizde film kendini merak ettirmemeye başlıyor ve her şeyin üzerine tuz biber eken grenli görüntü..

neysse,, filmin soundtrackinde bir Joy Division vardı da, kendimize geldik..

Read more

Copacabana


'10 yapımı Marc Fitoussi filmi Copacabana'yı elbette ki, Isabelle Huppert yüzünden izledim.. Festivalin açılış filmini 10 gün sonraki seansında izlemek de ayrı bir utanç kaynağı benim için, ve fakat vakitsizlik yüzünden kaçırdığım/izleyemediğim filmlerin de olduğunu düşündüğümde en azından Copacabana'yı (Huppert'i diye okuyunuz..) izlemiş olmaktan memnunum..

Filmin hikayesiyse şöyle: Babou hippi bir anne, oradan oraya savrulurken, kızını da peşinde sürüklemiş, bu da onun eğitimini aksatan bir unsura dönüşmüş.. Kızı çıktığıyla evlenmeye karar verdiğinde annesini kendi düğününde istemiyor, çünkü onun davranışlarından utanıyor-
filmin açılış sahnesindeki restorana geldiğindeki tepkisi her şeyi özetliyor aslında.. Babou'nun tatilde olduğunu söyleyen Esmeralda, düğün hazırlıklarını sevgilisi ve ailesiyle yapmaya karar veriyor.. Babou'ysa kızına değer verdiğini göstermek amacıyla bir işe başlıyor: Çalıştığı iş ne kadar ayak işi de olsa yılmadan çalışıyor (aldığı tüyonun da etkisini unutmamak gerekiyor tabii..) ve terfi alıyor, ancak içindeki hippi "uslanmadığından.." işinden olup, aldığı tazminatla kumar oynuyor..

Öncelikle "ağır.." rollerin oyuncusu Huppert'i arada sırada komedilerde görmek güzel bir şey, zira bu yönünün de kuvvetli olduğu ortada: Bununla birlikte yönetmen anne-kız rolünü, gerçek hayatta da anne-kız olan Huppert'le Lolita Chammah'ya vermesinin de boş yere olmadığını söylemek gerekir.. Her ne kadar karşımızda çok da göndermeli/oyuncaklı bir yapı olmasa da, az biraz benzerlik kurmak mümkün olabilir, eğer zorlarsanız..

Ancak filmin derdi bu değil, kuşak farkı: Babou '68'in bağrında genç olup, büyümüş ve hala o dönemde kalmış bir karakter: Çevresindeki herkes bu denli ciddiyken o, hiçbir şeyi takmadan yoluna devam edebiliyor.. Kızı onu istemediğini belirttiğinde "tamam.." deyip geçiyor, kızıyla yeniden barışıp-küstüklerinde, her şeyi boşverip Bart'ın yanına gidiyor, kovulunca son parasını rulette harcayabiliyor.. Kızı, çirkef yönetici Lydia, Babou'nun huysuz oda-iş-arkadaşı Irene'se sistem onları nasıl kodlasıyla o şekilde yaşamaya mahkumlar.. "Hippilere yer yok.." şeklinde özetlenebilecek yaklaşım, filmin twistiyle öyle keyifli bir hale geliyor ki, "kendini iyi hisset.." modunda buluyorsunuz kendinizi.. Isabelle Huppert'se, her zamanki gibi muhteşem..



Read more

Rabbit Hole


'10 yapımı John Cameron Mitchell filmi Rabbit Hole, Mitchell'in önceki işleriyle karşılaştırdığımızda kısmen sönük kalan bir aile draması..

4 yaşındaki çocuklarını kaybedeli 8 ay olmuş bir çiftin yas sürecine odaklanan film, aslında Becca'nın inanacak bir şey bulmasının hikayesi.. Bu büyük kayıp ertesinde hala ne yapacaklarını bilemeyen çift, grup toplantılarına bile katılıyor, bekleneceği üzere bunun bir faydası olmuyor ve kadınla erkek ayrı ayrı bununla baş etmeye çalışıyor.. Erkek, arada esrar çekip, çocuğunun anılarını etrafında tutmaya çalışırken, kadınsa çocuğun ölümüne sebep olan gençle konuşmaya başlıyor..

Becca, Tanrı'ya öfkeli ve ona inanmayı bırakalı bayağı bir zaman olmuş, bu konuda annesiyle, kocasıyla, gruptakilerle, kısaca çevresindeki herkese karşı öfke dolu.. Tanrı'ya karşı olan öfkesini çevresine boca etmekten başka bir çaresi yok.. Bu noktada devreye giren genç, onu alternatif gerçeklikle, paralel evrenlerle tanıştırıyor ve başka evrenlerde mutlu olma "olasılığı..", onun "bu.." evrendeki suretinin yas sürecini tamamlamasına sebep oluyor-
paul Ricoeur'un yazdıklarına da bir göz atılabilir bu noktada..

Dianne Wiest süper..

Read more

The Ballad Of Genesis And Lady Jaye


'11 yapımı Marie Losier belgeseli The Ballad Of Genesis And Lady Jaye, açıkçası her izleyiciye göre olmayan, son derece grotesk bir yapım.. Genesis P-Orridge'in dış-sesine emanet edildiğimiz yapım, son derece sıkıcı bir şekilde ak/m../ıyor..

Film, Genesis'in müzikal yaşamından, Lady Jaye'le olan tanışma hikayesine, oradan kızlarına, göğüs implantına, Pandrogyne projesine uzanıyor uzanmasına ancak, bu alanların hiçbirinde doyurucu olamıyor malesef.. Anekdotlar şeklinde ilerleyen belgeselin (de..) bir "proje.." olarak hazırlandığını söylesem, çok da abartmış olmam sanırım..

Açıkçası Genesis'in de öyle çok takipçisi değilim, ne severim, ne de nefret ederim: Arada gazetelerden okuduğum Pandrogyne haberlerinden ("göğüslerine silikon takan erkek..") ve Nip/Tuck'ın bu imajı ("göğüslerine silikon takan erkek..") konu ettiği bir bölümünü anımsıyorum sadece.. Ve bu "göğüslerine silikon takan erkek.." imgesinin altını deşer umuduyla salona girdiğimde salonun handiyse yarısının boş olması karşısında şaşırdığımı itiraf etmeliyim..

Enikonu kötü bir belgesel Genesis And Lady Jaye: Sıkı fanlarına hitap etmesi onu kültleştirebilir mi, zamanla göreceğiz.. Ancak ben, kendini fecii ciddiye alan bir "az ünlü.."nün sayıklamaları olarak hatırlayacağım bu filmi.. Zira, tam anlamıyla bir "az ünlü.." olmasına rağmen, fecii (katlanılmaz olarak okuyunuz..) bir kişi-proje Genesis.. "Jaye bendeki 'bu..' yanı ilk görüşte anlamıştı.."dan başka "kendi.." cinselliği üzerine tek kelime etmiyor: E haliyle ortada en yalın anlamıyla "göğüslerine silikon takan erkek.."ten de fazlası olamıyor..

Pandrogyne ise, fecii şerbetlendirilmiş başka bir proje: Öyle ki, bir kadın ve erkeğin düğünlerinde kadının damatlık, adamın gelinlik giymesi ve bir dizi estetik operasyonla birbirlerine benzeme çabası, ve en nihayetinde Genesis'in göğüs implantını "performans.." olarak kodlarken, açıklamasının sadece "saf aşk.." olması en hafif tabirle gülünçlükten öteye gidemiyor-
yanisi, Genesis, görünürde cinsel-kimlik rolleriyle oynuyor gibi görünse de, söylemi kesinlikle bunun içeriğini dolduramıyor, dahası basitleştiriyor-
yaninin yanisi: Yüksek bir yere çıkıp "cinsel kimlik rollerinize kafam girsin.." minvalli konuşmak, bunu (da..) "performans.."tan öteye taşıyamamak anlamına geliyor.. Gelir..


Read more

Año Bisiesto


'10 yapımı Michael Rowe filmi Ano Bisiesto'yu aylardır büyük bir merak ve dahası istekle bekliyordum, festivalde yer aldığını duyunca mutluluktan ağlayacak noktaya gelmiştim, bugün öğlen izledim ve beklentilerimi hiç de boş çıkarmadı.. Hastası oldum..

Hikayesi kısaca şöyle: Laura, freelance olarak bir dergide çalışan yalnız yaşayan bir kadın, düzensiz, tek gecelikler yaşıyor, günleri çoğunlukla evde geçiyor.. Derken Arturo'yla seks odaklı bir ilişkisi başlıyor, ve Laura giderek hiçliğin kapısına geliyor..

Daha açılış sahnesinde ne denli "ağır.." dram olacağını belli ediyor film: Laura markette bir çocuktan etkileniyor, çocuk onu görmüyor bile.. Sonrasında biz de, Laura'yla birlikte eve kapanıyoruz.. Komşuları dikizliyoruz, iş yetiştiriyoruz, konserve yemek tüketip, tüylerimizi alıyoruz, süslenip "adsız.." birilerini yatağımıza alıyoruz, o gidiyor, evi topluyoruz, telefonda konuşuyoruz, kardeşimiz geliyor, onunla geziyoruz, işten kovuluyoruz, bir başkasını daha alıp eve geliyoruz..

Öncelikle filmin senaristleri, Michael Rowe ve Lucia Carreras'ı tebrik etmek gerekiyor, zira ortaya inanılmaz bir iş çıkarmaktalar, durağanlığın içine öylesine nüanslar yerleştirmişler ki, film dakikalar ilerledikçe seyirciye de kıymıklarını batırıyor: Arturo'nun getirdiği tek çikolatanın folyosunu düzleştirip, çerçeveye asıp, o geldiğinde kaldırmanın vereceği "seni öylesine önemsiyorum ki, önemsemiyormuş gibi yapmaktan başka çarem yok çaresizliği.."ni gördüğümde içimde bir yerler kanamaya başlıyor-
aslında hiç arkadaşı olmamasına rağmen, seviştikten sonra komşularıyla çok yakınlarmış gibi bahsetmesi her ne kadar güvenlikle alakalı gibi görünse de, güçlü olmak için uydurulmuş bir şey..

Güçlü olmak (ya da görünmek..): Laura, belki bütün hücrelerinde zayıf olduğunu biliyor, ancak yattığı erkeklere içini açsa da, kalbini hiçbir şekilde açmıyor: Onlar hiçbir şey söylemeden gittiklerinde, ya da yanında sevgililerini aradıklarında tepki vermiyor, dahası onlarla (şimdi ya da sonra..) iletişim kurma gibi bir çabaya bile girmiyor-
bir kere girdi gerçi: Öpmeye çalıştı bir çocuğu, o ise öpmedi..

Tavizsiz hali, Arturo sonrasında kırılıyor ama: O geldiğinde hazır hale geçmesi öylesine "normal.." ki, tokatlanmayı, boğazlanmayı, üzerine işenmeyi, kemerle dövülmeyi ve dahi öldürülmeyi bile istiyor.. Laura'nın kabuğu öylesine kalın ki, adeta bir zırh, bdsm "numaraları.." açabiliyor ancak.. Yaşamına son vermek için Arturo'ya söylediği sözler, La Pianiste'te Erika'nın Walter'a açılırken söylediklerinden çok ama çok daha ağır.. Çok daha büyük bir kabullenmeyi (istek diyemedim..) işaret ediyor çünkü..

Fiziksel acı da işe yaramıyor ne yazık ki: Onunsa istediği sadece bir ilişkiydi..

Film, eğer Laura'nın ölümüyle bitseydi, hayatımın filmi olabilirdi, ancak yine de bir umut bırakıyor Michael Rowe.. Güneşli bir takvim yaprağında..

Read more

La Dentellière


'77 yapımı Claude Goretta filmi La Dentelliere bir roman uyarlamasının tüm gereklerini yerine getiren, Isabelle Huppert'in muhteşem performansıyla güzelleşen etkili bir yapım.. İstanbul Film Festivali'nin 30 yıllık seçkisinde başlangıçta hiç önemsememiştim filmi, "önemli bir şey olsa duyardık mutlaka.." gibisinden düşünürken çat: Isabelle var, Huppert var..
Bu akşam iş çıkışı handiyse koşa koşa gittiğim City's'te şöyle bir diyalog da yaşadım..
"Dantelci Kız'a bir bilet lüfen: Umarım yer vardır.."
"Merak etmeyin, bayağı boş yer var.."
Salona girdiğimde öndeki üç sıra boştu..

Hikayesi kısaca şöyle: Pomme (küçük adı Beatrice..) babasının terk ettiği annesiyle birlikte yaşayan ve eğitim görmemiş bir kız: Kuaförde çalışıyor, saç yıkıyor daha doğrusu, ileride yükselecek ve saç stilisti de olacak.. İşyerindeki arkadaşı Marylene'le tatile gidiyorlar, Marylene orada bir sevgili yapıyor, Pomme'sa, tek başına takılırken François'yla tanışıp, sevgili oluyor.. Pomme şimdiye kadar tek bir erkekle dahi çıkmadığı için son derece sessiz, sakin bir karakter; François'yla birlikte olduktan sonra onun evine taşınıyor, birlikte yaşamaya başlıyorlar, çocuk eğitimine devam ederken, Pomme kuaförde vakit geçiriyor.. Aralarında bildik sorunlar çıkmaya başlıyor ve çiftimiz ayrılıyor.. Sonrasında durumu kötüleşen Pomme hastaneye kaldırılıyor..

Filmin ortalarındaki Markist tartışma bölümünü es geçip, çocuğun arkadaşlarından birinin tespitiyle başlayalım: "Ona patron gibi davrandın.." İki kişi arasındaki efendi-köle diyalektiğini (bekaret olgusunu da araya katarak..) iyi bir şekilde kuran filmi, aşk ilişkisinden ziyade sınıfsal bir şekilde okumak da mümkün: Fakir, eğitimsiz kızla, eğitim görmüş, zengin çocuk "aşk.."ı, karşılıklı bir sevgi alışverişinden ziyade, François'nın yönlendirmeleriyle ilerliyor, bir süre sonra evdeki varlığı bile fazla gelen Pomme'a verilen değerin çizdiği aşağı yönlü parabolü, kadın bedeni üzerindeki erkek erki şeklinde yorumlamak mümkün-
"dün tanrısal bir varlıktınız, bugün bir kadınsınız.." Baudelaire..

Beri yandan film, delilik sürecine gündelik pratik bağlamında bakıyor: Ayrılık travması ertesinde semptompların şiddetlenmesinin bir önemi yok, katalizör görevi görmüş olması daha makul: Çünkü Pomme, "normal.." değil öncesinde de, son derece içe kapanık, hassas olmasını Huppert, nüanslarıyla öyle güzel veriyor ki, üzerindeki şey masumluktan ziyade tekinsiz bir tedirginlik halini alıyor.. Genel olarak iyi bir iş, fakat zaman zaman sıkıcı bir ton da kazandığını eklemek gerekiyor..

Read more

Armadillo


'10 yapımı Janus Metz Pedersen belgeseli Armadillo'yu tarif etmek için aklıma ilk "Cannibal Holocaust'un gerçeği.." geldi.. Her ne kadar bu belgeseli tanımlamasa da, malum sahnesi yüzünden son derece "cuk.." bir tabir..

Afganistan'da görev alan Danimarkalı askerlerin 6 ayına göz gezdiren belgesel, çok şey olmaya çalışan yapısıyla fazlasıyla yalpalıyor: Adım adım gidelim, öncesi ve sonrasıyla bu 6 ayı "belgeleme.." amacıyla yolan çıkan yapım, ilkin kararı açıklıyor, sonrasında bir ay gerisine uzanıp askerlerin "sıkıntıdan ölmüş.." hallerine bakıp, veda partilerine geçiyoruz, striptizcilerin eşlik ettiği bu partiden sonra, sıra dram faslına geliyor: Ailelerle vedalaşma..
Sonra askerlik günleri, ilk gün tecrübesizlikleri, çatışma, aradan geçen zaman, patlamalar, yaralanan ve ölen askerler, porno izlemeler, savaş oyunları oynamalar vs derken, asıl çatışmaya dahil oluyoruz, öldürülen militanlar derken görece-mutlu bir final akabinde, ailelerle karşılaşma, oraya -yeniden, dönecek ya da dönmeyecek veya kararsızları görmemizle film noktalanıyor..

Kağıt üzerinde gayet güzel görünen bir serim-düğüm-çözümü olan "senaryo..", perdede o kadar iyi işlemiyor ne yazık ki: Zira fazlasıyla dramatize edilmiş, basbayağı mizansen hazırlanmış "sahne.."leri görünce (ışık kullanımına hiç değinmek bile istemiyorum..), olayın gerçekliğinden kopup, "kurgu.." izliyormuşsunuz hissine kapılıyorsunuz ve bu yabancılaşma hissi belgesele zarar vermeye başlıyor: Stilize görüntüler ve bir melodramdan hiç de aşağı kalır yanı olmayan müzik kullanımıyla belgesel kurguyla iç içe geçince "gerçek.." olduğunu bildiğiniz çatışma sahnelerinde bile, herhangi bir şey hissedemiyorsunuz-
"e aynı Saving Private Ryan.." şeklinde özetlenebilecek bu durum bana göre filmin etki gücünü oldukça aşağıya çekiyor..

Diğer bir konuysa (hakkında soruşturma da açılan..) askerlerin ihlalleri: Askerlerin kendilerini savunmalarına bakılırsa gayet haklılar: Eh, "bağımsız.." soruşturmadan da aklandıklarına göre bu konuda yapılabilecek pek fazla bir şey yok, ancak belgeselin "Cannibal Holocaust.."laştığı nokta da tam olarak burası: Blog sınırlarını aşacak belki ancak bu konuda bir şeyler söylemek istiyorum..

Cannibal Holocaust'taki "ceset.." görüntülerinin inandırıcılığı karşısında film hakkında soruşturmalar açılmış, film onlarca ülkede yasaklanmış haldeydi.. İçeriğindeki hayvan öldürme görüntülerinden ziyade grafik şiddeti yüzünden eleştirilen film, tüm bu etkenler sayesinde büyük bir külte dönüştü dönüşmesine de, filmin anlatmak istediği dert de arada kaynadı.. Hah, işte Cannibal Holocaust'un eleştirdiği "belgeselci.."ler, sanki paralel evrenlerinden çıkıp (da..) gelmişler ve bizim için Armadillo'yu çekmişler: Filmde insanların yaralanmasına ve dahi öldürülmesine "bizzat.." tanıklık ediyoruz (görüp görmememiz bir şeyi değiştirmiyor..), yetmiyor (ironiye bakın ki..) Cannibal Holocaust'ta ortalığı ayağa kaldıran grafik "ceset.." görüntülerinin gerçeğini Armadillo bize son derece davetkar bir biçimde sunuyor-
hem de birkaç tane..

Filmin birden snuff-pornoya dönüşmesi karşısında kendimi kötü hissediyorum, ancak bu his gerçekliğin verdiği katıksız bir his değil, daha ziyade gerçeğin böylesi pornolaşmasının verdiği tiksinti: Haber bültenlerindeki ölü/m-öldürme görüntülerinin sürekli yer işgal etmesinin (ve belli bir yerden sonra duyarsızlaşmayı da beraberinde getirmesinin..) asıl sebebi bu: Snuffa duyulan özlem-
sözlük'te uzunca değinmiştim..

Toparlayayım: Bu cesetlerin gösterilmesindeki asıl amaç belgelemek değil, gerçekliğin pornosunu yapmak olduğu için Armadillo'yu etik açıdan son derece sorunlu buluyorum.. Ve bu tavrı beni oldukça rahatsız ediyor..


Read more

Another Year


'10 yapımı Mile Leigh filmi Another Year'a laflar hazırladım öncelikle.. Filme iki şekilde yaklaşmak mümkün, ben önyargılı olanını tercih edeceğim..

Hikayesiyse kısaca şöyle: Tom ve Gerri, biri jeolog, diğeri psikolog olan yaşlı bir çift.. Bir oğulları var, avukat.. Arkadaşları Mary, diğer arkadaşları Ken, ve Tom'un kardeşi Ronnie'nin dertleriyle uğraşıyorlar bir sene boyunca-
özellikle de Mary'nin..

Filmi iki şekilde yorumlamak mümkün, ilki Tom ve Gerri'nin bakış açısından ele almak.. Açıkçası bunun fecii sıktığını belirtmem gerekiyor, zira filmdeki çift son derece sinir bozucu: Organik tarım ve sağlıklı yaşam düşkünleri, kendi bahçeleri var, ikisi de iyi yemek yapıyorlar, refah durumları iyi, birbirlerine hala aşıklar vs.. Bu açıdan baktığımızda filmdeki diğer herkes (oğulları sonradan durumu toparlıyor..) bir "kaybeden..", onlara karşı tavırları her ne kadar arkadaşça olsa da, müsamahakar bir tahammülden ibaret-
yanisi: Tevazu adlı kibir.. Bu açıdan bakıldığında ikisinin neden ısrarla Mary ve Ken'i çevrelerinde tuttuğu da açıklık kazanıyor bir bakıma: Zira onlara bakıp (bakıp..) ne kadar da muhteşem ve uyumlu yaratıklar olduklarını görüp, seviniyorlar belli ki.. John Berger, reklamla ilgili "reklam ürünü değil toplumsal ilişkileri amaçlar.. Dışarıdan, başkalarının görebildiği bir mutluluk.. Kıskanılmanın getirdiği bu mutluluk da çekicilik yaratır.." derken, elbette ki tam da böylesi bir durumu kastediyordu.. Yapış yapışlığın içinde kaybolmuş iki yaşlının, neden kendi "ayar.."larında değil de, daha "alt.." kesimle takıldığını ancak bu şekilde açıklıyorum-
sınıfsal açıdan da ele alabilirim durumu, da henüz gerek yok..
Mary'yi, Ken'i böylesine "zavallı.." göstermenin sebebi, onların organik beslenmemeleri, sigara içmeleri, iyi bir işleri olmaması ve daha da önemlisi evlenmemiş olmaları mı?? sorusu da köşede dursun..

Diğer açı: Mary'nin "Başka Bir Sene (Daha..)"'sını izliyoruz filmde ve açıkçası bana sorarsanız filmin kahramanı Tom ve Gerri değil, Mary (en antisinden..)
Erken kırklarında bir karakter Mary, kötü ilişkileri olmuş, maddi açıdan sıkıntılı, pek arkadaşı yok.. Sürekli taciz edildiğinden bahsedip duruyor, evin oğluna asılıyor, yüz bulamıyor vs..
Gerçekler yüzüne çarptığında (yaşlılık, yalnızlık, sağlıksız yaşam..) bunlara karşı geliştirebildiği tek savunma mekanizmasının inkar olduğunu gözlemliyoruz.. Katie devreye girdiğinde içinde biriken öfkesi akacak bir mecra buluyor sonunda, ancak buna da izni yok.. Yakışıksız bulunuyor, çünkü toplumun dışında bir karakter: Uyum sorunu yok, belki biraz teklifsiz ancak, "kaybeden.." olmanın kurallarını o belirlemiyor.. İşte bu görece-yumuşak yapı, onu iyice basitleştirip asalaklaştırıyor, durumun farkına vardığındaysa "zavallı.." olduğunu kabul ediyor..
Buna karşın, kaybeden olma koşullarını kendisi belirlediğinde (Ken'in ona asılması..) son derece kırıcı olabiliyor..
Ve Tom ve Gerri'nin tüm o plastik dünyasının içinde tek gerçek "şey.." olarak parlıyor Mary: Rolü canlandıran Lesley Manville'se olağanüstü bir performans sergiliyor-
uzun zamandır beni bu kadar etkileyen bir performans izlememiştim..

Bir de kısa bir açılış hikayesi var: Açıkçası Imelda Staunton'ı gördüğümde bir an kendimden geçer gibi oldum, ancak kısacık geç/iştiril../en hikayesi erken bitti..

Filmde göze çarpan bir kuşak profili var: '68lilerin bir kısmı hala sevgi dolu, onlar için üzülmenize gerek yok, ancak bir kısmı da bu travmayı atlatamadı, onlar için de üzülmenize gerek yok..

Kazanan ya da kaybeden?? Hangisini seçeceğiniz size kalmış, kazanmak için evlenin, sağlıklı yaşayın, organik tarımla uğraşın, sigara içmeyin bok püsür.. Hadi len, eğer mutlu olmak için tek seçeneğim buysa Mary gibi kaybetmeyi tercih ederim..

*: Bu yazıyı Requiem For A Dream OST'den overture'ları ve tabii ki Lux Aeterna dinlerken yazdım, kafedeyim, birazdan başka bir filme gireceğim..


Read more

Essential Killing


'10 yapımı Jerzy Skolimowski filmi Essential Killing, açıkçası aylardır merak ettiğim bir filmdi ve fakat dün akşam itibarıyla benim için çok büyük bir hayal kırıklığına dönüştü.. Oysa kağıt üzerinde gayet de güzel bir hikayesi olmasına rağmen, fazlasıyla tek düze, dahası zaman zaman bildiğin saçma boyutta ilerlemesi filmin tüm kredisini tüketmesine sebep oldu..

neysse,, filmin hikayesi kısaca şöyle: Mohammed adlı bir Taliban militanı, Amerikalı 3 askeri öldürünce yakalanıp, önce hapishanede kısa bir işkenceden geçirilip, daha sonra gerekli yere nakledilmek için, beraberindeki tutuklularla birlikte yola çıkarılıyor.. Yolda meydana gelen kaza sonrası kaçmayı başaran Mohammed için sancılı bir süreç de başlıyor haliyle: Soğuk, peşindeki askerler, açlık ve yaralanmayla birlikte iyiden iyice güçten düşen militan hazin bir sonla karşılaşıyor..

Öncelikle filme zorla enjekte edilmişe benzeyen politik sosa bakalım: Açıkçası film, hapishanedeki işkence sahneleri dahil, bu konuda herhangi bir fikre/önermeye sahip değil.. Hatta öyle ki, filmin üzerinde fazlasıyla yapıştırma duran bu cilayı kazıdığımızda karşımızda son derece başarısız bir survival-film kalmakta-
yanisi: Hikayeyi Afganistan'da başlatmak, karikatürize bir Taliban militanı yaratmak, bir hapishane sekansı çekmekle bu işler olmuyor.. Filmin çoğu yerde "politik gerilim.." olarak tanımlanmasına da karşıyım, zira karşımızdaki film, politik bile değil.. Son dönemin trendinden bir-iki görseli filme koymakla bu işler yürümüyor malesef..

Dahası, filmdeki hayatta kalma mücadelesi de bizi içine almıyor, buradaki temel sorunsa senaryodan kaynaklanmakta: Tesadüf sınırlarını aşan karşılaşmalar vs derken, bir sonraki karşılaşmayı beklerken buluyorsunuz kendinizi, zira hepsi bu.. Vincent Gallo'nun başarılı performansı filmi sürüklemesine sürüklüyor da, sadece bu, iyi bir film yapmaya yetmiyor ne yazık ki..

Belki başkaları filmden keyif alabilir, ancak onca merakıma rağmen beni yüz üstü bırakan bir film oldu kendisi..

Read more

İstanbul Film Festivali Şenliği #1: Hanyo


[Evet, İstanbul'un başına gelen en büyük güzelliklerden biri, birisi daha başladı: İstanbul Film Festivali'nin oldukça yoğun programından film seçmek her sene olduğu gibi bu sene de bizleri zorladı, kendi adıma iş ve okul dolayısıyla daha çok akşam matinelerini tercih etmek zorunda kalışım istediğim birkaç filmi geç görmeme sebep olacaksa da, buna değer tabii ki.. neysse,, uzatmadan herkese keyifli seyirler diliyorum..]

'10 yapımı Sang-Soo Im filmi Hanyo, '60 yapımı aynı adlı filmin remakei.. Öncülünü izlemediğim için herhangi bir yorum yapamayacağım, ancak remakeinde tatminkar olduğunu belirtmeliyim..

Konusu şöyle: Eun-Yi, Hoon malikanesinde işe yeni başlayan bir hizmetçi, evin hanımı ikizlerine hamile, günleri yoga/egzersiz yaparak geçiyor.. Evin beyiyse yoğun bir programa sahip, sabahları muhtaka piyano çalıyor, sonra işe gidiyor, akşam geldiğindeyse mutlaka şarap içiyor-
degüstatör tripleri de hiç çekilmiyor sahiden..
neysse,, hizmetçi ve bey yakınlaşıyor, sevişiyorlar filan.. Kızımız hamile kalıyor ve işler tersine dönüyor, hanımın annesi devreye girince hizmetçi merdivenden düşüyor, rüşvet teklif ediliyor, yetmiyor, zehirleniyor vs.. Sonunda çocuk düşüyor.. Ve final geliyor ardından..

Filmin zengin kesime dair tespitleri, her ne kadar oldukça demode olsa da, işlevlerini yerine getiriyorlar.. Doğacak gayrimeşru varisin fikri bile (hastane raporu olmadan daha..), korkunç mekanizmaları harekete geçirmeye yetiyor da artıyor bile.. Film de bu anlarda, oldukça sakin bir tonda ilerleyerek olayın etkisini kat be kat artırıyor-
müzik bile kullanmıyor bu sahnelerde örneğin: Benzer bir sahne Türk dizilerinde olsa ortalık müzikten geçilmezdi..
Sonrasında evin hanımıyla hizmetçi arasındaki gerilim var, ki, bildiğin erk kavgası-
filmin bu bölümlerinde evin beyinin ortalıkta görünmemesi -yine, işlevsel..

Beri yandan taciz gibi algıladığımız bir ilk hamle olayı var, ancak sonradan hizmetçinin de onu beklediğini anlıyoruz..

Dozunda gerilimiyle iyi bir film Hanyo: Ancak adeta tek başına filmi sürükleyen, bir Miss Cho (diğer hizmetçi..) portresi var ki, Yeo-Jong Yun ışıl ışıl parlayan oyunculuğuyla filmin en büyük artısı..

Read more

Scott Pilgrim vs. The World


'10 yapımı Edgar Wright filmi Scott Pilgrim vs. The World, nasıl desem, belli bir kuşağı cezbetmek amacıyla çekilmiş olmasına rağmen, ne yazık ki beklenen etkiyi yapmaktan uzakta kalıyor..

Hikayesi kısaca şöyle: Scott, 17 yaşında Knives adlı bir liseli kızla çıkmakta, derken bir başkasına aşık oluyor-
tipik bir Clementine vakası.. Ve fakat işler sanıldığı kadar kolay değil, kızımızın geçmişindeki exleri birer birer Scott'ın peşine takılıyor, hepsini teker teker alt eden Scott, bölüm sonu canavarıyla karşılaştığında bir şeyin farkına varıyor ve mutlu sona ulaşıyor..

Filmde izleyici kitlesi düşünüldüğünde her şey var: Çizgi roman efektleri, oyun dünyası, fantastik bir dünya, ünlü "şey.."lere göndermeler, muhtemelen komik olduğu sanılan espriler vs.. Ve fakat bu "tür çorbası.." son derece güzel bir fikirmiş gibi görünse de, zaman geçtikçe ciddi bir handikaba dönüşüyor.. Ve açıkçası film için çöp demekten başka bir seçenek kalmazken, Michael Cera kariyerinin -şimdilik, en iyi oyunuyla filmi izlenebilir kılıyor..

Filmin hitap ettiği kitleden olsanız bile, sevmeme ihtimaliniz var, ben sevmedim..
"Aa, Social Network'teki çocuk değil mi bu??"
(Anlamsız bakışlar..)
"Karıştırıyorum, napiym :(("

Read more
Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...
 
Creative Commons License
This work is licensed under a Creative Commons Attribution-NoDerivs 3.0 Unported License.