Graphic Sexual Horror


"bu seneki belgesel favorim kesinlikle "graphic sexual horror.." olacakmış gibi duruyo, !f'tekilere sesleniyorum, getirin çabuk bu filmi.."
ug tek, 14 aralık '09, twitter..

Ve, her ne kadar bir yıl gecikmeyle de olsa, dediğim gibi de oldu: Graphic Sexual Horror, benzersiz bir deneyim sunuyor: İlk gösterimi Slamdance Film Festivali'nde yapılan Graphic Sexual Horror'dan ilk haberdar oluşum oldukça uzun bir süre sonra rastlasa da, ondan sonraki zamanlarımın bir kısmını filmi düşünerek geçirdim, !f'e, İstanbul Film Festivali'ne, dahi filmekimi'ne de beklesem de, olmadı ve birkaç hafta önce filmin dvdsinin çıktığını öğrenmemle siparişimi vermem bir oldu, tedarik sorunları vs.. derken dün elime geçti, ancak bugün izleyebildim..

Barbara Bell ve Anna Lorentzon'ın ortak prodüksiyonu olan '09 yapımı Graphic Sexual Horror, bdsm külliyatının köşetaşlarından insex.com'un kuruluşuna, işleyişine, konseptine, modellerine ve kapanış sürecine etkili bir bakış atarken, zamanında gösterilmiş materyallere de yer veriyor.. Ve bunu yaparken, çok büyük bir boşluğu dolduruyor..

Brent Scott tarafından '97 yılında kurulan (ki kendisi Carnegie'de proseförmüş aynı zamanda..) insex.com, yayın hayatı bitene kadar geçen 8 senelik süre zarfında 35.000 üyeye sahip olan, üyelerinden her ay 60$ ücret alan, canlı performanslar, videolar ve chat imkanı sunan yapısıyla fenomene dönüşmüş bir site: En ilginç ayrıntısıysa ana sayfasında yer alan ve üye olmadan önce üyelerine "yemin ettiren.." sözleşmesi..

Sitenin kurucusu Brent'se ilginç bir figür: Küçüklüğünden beri acıya karşı ilgisi olan Brent, Vietnam Savaşı sırasında askerlik yaparken, Japonya'nın dillere destan Bakushi, Shibari, Shibaru, Nawashi kültüründen çok etkilenip, ülkesine döndüğünde bondage konseptli resimler yapmaya başlayıp, çeşitli performanslar ortaya koyuyor-
trevor Brown da bu yolu takip ediyor misal, ahah..
Eşi Philly'yle mükemmel bir çift oluşturan Brent'in yatak odası çeşitli alet edevatlarla kaplı tahmin edeceğiniz gibi: Ancak kendisi bununla yetinmeyip bunu site haline getiriyor.. Ve (yine filmin açılışındaki haritada gösterildiği gibi..) kısa sürede dünyanın dört bir yanından takipçileri oluşmaya başlıyor.. Bir modellik ajansıyla anlaşıp, paraya ihtiyacı olan kızları model olarak kullanırken, "Metal Man.."le anlaşıp, ona da düzenekler hazırlatıyor.. Ve her şey hazır..

Belgeselin yönetmenleriyse aslında şirketin elemanları: 6 yıl insex'te çalışan ikili fotoğrafçılık, senaristlik yapmışlar: Yaşananları "belgeleme.." fikri de, setteki ortamdan doğmuş: Set dediğimiz de Brent'in garajı..

Pornonun bdsm çekimleri her zaman zordur, bu yüzden çeşitli efektlerin kullanıldığını da biliyorduk: Graphic Sexual Horror, düzenekler ve efektler kısmına açıklık getirdiği kadar, oyuncu performanslarının nasıl bu kadar "gerçekçi.." olduğunu/-abildiğini de açıklıyor: Adrenalin.. Özellikle çekim esnasında bacakları titreyen ablamızın çekim sonrasındaki inanılmayacak kadar "normal.." hali, bu konuda çok etkili bir örnek sunuyor..

Modellerse bu işi daha çok para için yapan kişiler: Zira tek çekimde binlerce dolar kazanmak, çekilen acıya da değiyor görüldüğü gibi: Ancak, içlerinden iki tanesi var ki, işi büyütmüşler, Princess Donna, modellik/oyunculukla başladığı insex kariyerine, eğitmen olarak devam edip, sonrasında kendi sitesini kurmuş bir işkadını.. Şu an n/ickini hatırlayamadığım diğer ablamızsa oyunculuktan yönetmenliğe terfi etmiş..

Belgesel çok güzel giderken, bir yerde kırılıp Brent ve bir oyuncunun aşkına odaklanıyor.. Brent kadını öve öve bitiremezken, bir başkası o ablayı kıskandığını "itiraf.." ediyor, "hepimiz kadın değil miyiz sonuçta??"ya çıkan brif karşısında "öf.." derken buluyorsunuz kendinizi..

Sitenin kapatılmasıysa Bush'un politikalarının sonucu: PATRIOT Act'in balyozundan kaçamayan site yayın hayatına son verse de, etkileri silinecek gibi değil..

neysse,, olağanüstü ayrıntılı tasarım hikayelerini, yaşanan kazaları, bdsm külliyatının mutfağını, buna karşılık ciddi tehlikeleri olan performansları (Hydrophobia bu açıdan olağanüstü..) izlemek açısından mükemmel (ve alternatifi olmayan..) bir tercih Graphic Sexual Horror: Bdsm'ye ilgi duyan herkese tavsiye ederim-
gibi, klişe bir final de yaptım ya, ne diyeyim artık :))
Read more

Stalker




Tarkovsky'nin '79 yapımı filmi Stalker, öncelikle başına gelen felaketle anılan bir film: Sansür yüzünden mi, yoksa bir kaza sonucu mu olduğu hala muallakta olan olay yüzünden filmin negatifleri yanınca, Tarkovsky (ve oyuncular..) filmi yeniden çekmek için bir araya gelirler: Gelmesine de filmin bütçesi oldukça küçülmüş bir hale gelince daha "minimal.." bir film izleriz-
"acaba nasıldı??" sorusuyla, malesef ki yanıtlanması imkansız bir şekilde duruyor oralarda bir yerde..

Ancak bu handikaba rağmen Stalker, olağanüstü görüntülere ve müziklere sahip: Daha açılış sahnesinde sizi kendine bağlayan (ve belki de şu an dinlediğiniz..) Eduard Artemyev'in olağanüstü tema müziği, filmde ne zaman girse, içinizde bir yerlere dokunmayı başarıyor.. Filmin finali de gördüğüm en etkileyici finallerden, öyle böyle değil..

Filmin hikayesiyse şöyle: Stalker, bir yazar ve bilim insanını Zone adı verilen "özel.." bir bölgeye götürmek için anlaşır: Zone'sa, hakkında çeşitli iddialar olan, içinde bulunan oda sayesinde girenlerin en gizli dileklerinin yerine geldiği bir yer: Yazar, ilhamını geri kazanmak için, profesörse Nobel ödülü almak için bu yolculuğa çıkarlar: Zorlu bir kovalamacadan sonra Zone'a vardıklarında Stalker'ın (Zone'un..) katı kuralları yüzünden zorlansalar da odanın eşiğine kadar gelirler..

Filmin inançla çok sıkı bir bağı var: Bunun izini isterseniz bilim-kurgu/fantezi evreninin kendisinde, isterseniz (Tarkovsky'nin filmleri düşünüldüğünde..) Hıristiyanlık kültüründe sürebilirsiniz: Ben ikisini de denemeye çalışacağım..
Bilim-kurgu/fantezi ya da herhangi bir kurmaca "evrende.." geçen eserlerde, öncelikle okuyucunun/izleyicinin bu evrenin kurallarını kabul etmesi beklenir: Atıyorum Matrix'te karakterler uzak mesafeleri yer çekimine meydan okuyarak kat edebilirken, Lord Of The Rings'te Tek Yüzük'ün kendi iradesi vardır, Sauron'u, Yüzük Tayfları'nı çağırır, bulunmak "ister..", Star Wars, çok uzun zaman önce uzak bir galakside geçerken, The Exorcist'te Şeytan/Pazuzu insanların vücutlarının yönetimini ele geçirebilir-
son örneğe birazdan geleceğim yine..

Evet, yaratılan bu evrenlere ve onların kurallarına inanmanız gerekir: İnanmazsanız o filmden herhangi bir keyif almanız mümkün hale gelmez: Stalker'daki Zone da böyle bir yer: Stalker, Zone'un tüm kurallarını kabul etmiş ve ona göre davranırken, profesör ve yazarsa şüphe içindeler: Oranın gerçek olup olmadığını "kanıtlamak.." isteyen profesör, gerçek olma ihtimaline karşı yanında orayı yok edecek bir bomba taşırken, yazar, nesnel bir sebeple değil, kendi kişiliği dolayısıyla şüpheye düşüyor-
bilinçaltından ziyade, "fıtrat.."la karşılanabilecek bir durum sözkonusu burada-
buna da geleceğim yine..

Bu noktada bir parantez açıp, bir karşılaştırma yapmak lazım: Üstte verdiğim birkaç örnekteki film, seyircisinden evreninin kurallarına inanmasını talep ederken, The Hitchhiker's Guide to the Galaxy'de Douglas Adams, tüm o absürtlüğü okuyucu/izleyicisinin gözüne sokarak, alışıldık okuyucu beklentileriyle ustaca oynarken, Tarkovsky yarattığı evrenin "gizemli.." kalmasını tercih ediyor: İşte bu noktada Stalker, Stalker-yazar/profesör karşılaşması, özdeşleşmesiyle seyirciyi de içine çekiyor.. Zone gerçek mi?? Yoksa uydurma mı?? Verilen cevap, filmin sizinle olan temel meselesi zaten..

Gelelim The Exorcist'e: O filmde "ateist anne.."'nin reddettiği metafizik olgulara inanmaya başlamasıyla, Stalker'daki evren arasında da bir bağlantı kurulabilir: Stalker, her ne kadar inanç eksikliği konusunda Exorcist kadar katı davranmasa da, inanmayanlara yönelik eleştirel bir tavır takındığı da ortada: İşte buradaki "inanç.." mevzuu son derece karışık çünkü doğrudan Zone'un neyin metaforu olduğu konusuna bağlı: Bu konuda öyle çok derine girmeden Hıristiyan kültürüne dair birkaç çıkarım yapmak gerekiyor: Filmin ilk yarılarında orta çağa dair birkaç tespit yapılıyor: Peşinden gelen Aydınlanma Çağı ve reform hareketi, her ne kadar orta çağ skolastizmini yok ettiyse, kilisenin de gücünü aynı oranda azalttı: Şimdiye geldiğimizde de durum pek değişmiş değil: İnanma ihtiyacı duymadan ömrünü tamamlayan çok insan var: Filmdeki karakterlerin de şüpheleri onları Zone'a inanmaktan alıkoyuyor.. Stalker'ın finale doğru söyledikleri de "inançsız.." toplum için bir ağıta dönüşüyor..

Filmdeki en gizil istek ve psikolojiye dair referanslar, Oklukirpi'nin kendini asmasına sebep olan olaylar zinciri vs.., odada istenilen şeyin bilinçaltından kaynaklandığını işaret ediyor gibi görünse de, aslında fıtratla, yani doğuştan gelen özelliklerle ilgili olduğuna dair okunmaya çok daha müsait-
ben öyle yapıyorum..

Çok etkili ve çok güzel bir "gizem.." Stalker..
Read more

My Son, My Son, What Have Ye Done


Werner Herzog'un '09 yapımı filmi My Son'ın televizyonda yayımlanan herhangi bir polisiye dizi bölümünden hiçbi farkı yok: Hatta onlardan bile kötü, zira süresi onların neredeyse iki katı.. Şimdi hakikaten kağıt üzerinde ilgi çekici görünen hikaye, nasıl bu kadar "çöp.." kıvamına geliyor/-ebiliyor, insan sebebini de merak ediyor: Bunun sebebi düşük bütçe filan da değil.. My Son başta oyunculuklar olmak üzere, son derece özensiz bir film: Psikolojik gerilim olma iddiasındaki film, ne bunun altını doldurabiliyor, ne de gerilim yaratmada herhangi bir beceri gösterebiliyor.. Kimisi son derece anlamsız flashbacklerle iyice dağılıp, bir türlü toparlanamadan yalpalaya yalpalaya ilerliyor.. İşin psikoloji kısmıysa son derece berbat bir düzlemde ilerliyor: Flashbackleri karakterini derinleştirmek için kullanıyor, ancak saplantılı anne-oğul, Orestes dışında başka anlamlı gönderme yapamadan karşımıza son derece karikatür bir suçlu çıkarıyor..

Hikayesiyse şöyle: Oğluna son derece saplantılı bir şekilde bağlı olan bir anne karakteri var, bu baskının altındaysa yaşamaya çalışan bir oğul.. Peru'daki tatilinde psikotik yönü ortaya çıkıyor ve günden güne kötüleşen karakter, bir sabah annesini öldürüyor.. Devreye giren dedektif, iki kişiyle (nişanlısı ve oyunun yönetmeni..) konuşup, boşlukları kısmen kapatırken, sonradan olayın iki tanığıyla da konuşup mevzuyu çözüyor.. Bu sırada gelen özel tim de suçluyu yakalıyor..
Bu kadar..

Filmin, belki de en "gerilim.."li okumasını şu düzleme taşıyabiliriz: Ya büyük bir komplo izliyorsak?? Çok saçma olduğunun farkındayım bu düşüncenin ancak, her şeyi "ortada.." olan hikaye öylesine sakil ki, açıkçası "tüm mahalle ve tanıklar aslında yalan söyleyip, masum bir insanı tutuklattılar, görüyor musun??" düşüncesi daha bi "iyi.." oluyor..

neysse,, oyunculuklara geleyim: Eğer, daha önceden Bug'ı izlediyseniz, Michael Shannon'ın aynı rolü, aynı mimikler ve donuk bakışlarla oynadığını fark etmişsinizdir ki, filmin en büyük dezavantajlarından biri, birisi de bu malesef.. Onun dışında Willem Dafoe herhangi bir varlık gösteremezken, Chloe Sevigny görece belli bir ton tuttururken, anne rolündeki Grace Zabriskie'nin neden bu kadar overacting takıldığını çözemedim.. Filmdeki en iyi performansı aksanının da yardımıyla kısacık bir sürede Loretta Devine çıkarırken, Udo Kier, her zamanki gibi fecii fetiş bir şekilde izletiyor kendisini-
aksanını yerim..

Werner Herzog'un bile muhtemelen sonradan hatırlamak bile istemeyeceği bir iş My Son: David Lynch içinse "alışıldık.." bir fiyasko..
Read more

1. Yaş Filmi: Film Socialisme


Evet, Yucinematek artık bugün bir yaşında: Bu bir yıllık süre boyunca 29 kısa, 6 orta ve 235 uzun metraj film yazısıyla, toplamda 270 filmlik bir sayıya ulaştık-
bu yazıyla birlikte 271 olacak..
Yeniden herkese çok teşekkür ediyorum..

Filmekimi bünyesinde izlediğim Godard'ın '10 yapımı Film Socialisme'i biraz olsun çözebilmek için, sosyalizm olgusuna değil, bir önceki uzun metraj-başyapıtlarından Notre Musique'e bakmak gerekiyor: Bunun sebeplerine geçmeden önce, iki filmin de, isimlerinin o konuyu (müzik/sosyalizm..) anlatmak için seçilmediğini, film sırasındaki bir cümleden alıntılandığını belirtmek gerekiyor: Her ne kadar ben de başlangıçta "nerde benim sosyalizm üzerine makale-filmim??" diye düşündüysem de, film aktıkça rahatladım..

Film, teknik açıdan önceki Godard filmlerinden herhangi bir farklılık taşımıyor, Godard alametifarikaları yabancılaştırma unsurlarının tekmili birden üzerinize üzerinize geliyor, bu açıdan da film, Godard-fetişistlerinin beklentilerini fazlasıyla karşılıyor-
bu parafı anneye de itlaf etmek gerek, bir yandan..

(Kahve molası..)
Tıpkı Notre Musique gibi, üç bölümden oluşan film -yine, onunla benzer temalarda geziniyor: Adamın filmografisi sürekli bu kafa yormalarıyla geçse de, Notre Musique ve Film Socialisme birbirine temas eden, zaman zaman da birbirini tamamlayan filmler..

Film Socialisme'in konusuna gelirsek, filmin üst metninin ilk bölümü mavi tura çıkmış yolcuların enstantanelerine yer veriyor, ikinci bölümse birkaç karakter etrafında şekillenen çeşitli kavramlara dair sorular/cümleler şeklinde ilerlerken, son bölümüyse ilk bölümde gezilen 6 yere dair çeşitli arşiv görüntüleri ve söylemlere ayrılmış..

Sartre'dan Derrida'ya, Genet'den Beckett'a, Geothe'den Heidegger'a Shakespeare'e bir sürü yazara dair yapılan göndermeler bir yana, görsel kolajlardan da bolca yararlanan filmin ilk bölümü savaşların, katliamların kalıntıları üzerine inşa edilen şehirleri son derece lüks bir gemiyle gezinen insanların, gündelik yaşam pratikleriyle kafa yordukları meselelerin tezatlığını son derece etkili bir biçimde ortaya koyarken, savaş ve katliamların insanlık vicdanında ne kadar yer kapladığına son bölümde yer veriyor..

Para, ilk bölümün etkili temalarından biri tabii: İspanya'dan, Filisten'den kaçırılan paralara ne olduğu, onlarla ne yapıldığına dair sorgulamaları alakasız görüntülerin üzerine bindiren Godard'ın, Hollywood'un kuruluşuna dair yaptığı tespiti filmin (muhtemelen..) en çok tartışılan konularından biri, birisi olacak, eğer Amerika'da yaygın dağıtıma çıkarsa/-abilirse..

İkinci bölümse aralarındaki yakınlığı çözemediğim bir grup insanın konuşmalarından Avrupa'ya dair bir kesit çıkarıyor: Daha çok sanat üzerinden tespitler sunan bu bölüm de, yine parasal mevzulara girdiğinde aklıma tabii ki, birkaç yıl önce patlak veren küresel krizle birlikte, Avrupa'yı şu sıralar pençesine alan mali krizler ve kurtarma planları geldi: Bunun dışındaki özgürlük ve eşitlik temaları da Avrupa'nın geçmişi ve bugününe dair not edilesi mottolarla işleniyor..

Son bölümse çeşitli savaşlar ve katliamlar görmüş 6 yere dair kolajlardan mürekkep, ve Godard, bu bölümde doğrudan tüm insanlığın vicdanına sesleniyor.. Filmin en önemli bölümünü oluşturan bu pasajla film de bitiyor, çok güzel bir iş: Godard, yine bildiğimiz gibi yani..
Read more

Zerkalo


'75 yapımı Tarkovsky filmi Zerkalo, yönetmenin kendi kişisel anılarından da izler taşıyan, ölmekte olan bir adamın geçmişe bakışını anlatan bir film..

Zerkalo'nun izleyici belki de en zorlayan yönü, belli bir kurgusunun olmaması: Oldukça dağınık görünen filmde sahneleri/ani geçişleri birbirine alışık olduğumuz kurgu trükleri değil, baş karakterin duyguları bağlıyor: Adeta kişisel bir anı belgeseli olarak ilerleyen film, hissettirdikleriyle de son derece benzersiz bir deneyime dönüşebiliyor.. 2. Dünya Savaşı, çocukluk günleri, yanan ev, boşanmış aile, anneyle olan ilişki, çocuk/lar..

Filmdeki en belirgin tema karakterin kendi çocukluğunu, çocuğunun da yaşadığını hissetmesi: Bu yüzden kendini çocuğunun silüetinde görüyor.. Çocuğuna (Ignat..) "benimle kalır mısın??" diye sorduğunda, Ignat "hayır.." diyor; ancak bu onda bir yıkıma sebep olmuyor: Çünkü, onu da annesi büyütmüş..

"Her çocuk babasının kaderini yaşar.." diyorum bu duruma: Ya da belki, yaşadıklarından ders alıp, çocuğuna aynılarını yaşatmamak için çabalar, kendini paralar-
kişisel sular bunlar, da, filmin babasız büyüyen çocuklar için son derece sığınılası bir liman olduğunu da belirtmem gerekiyor..
Anneyle olan ilişki de bundan tamamen etkileniyor haliyle: Sürekli yan yana olma hali, büyüyüp, kendi çocukları olduğunda bile, "çocuk.." olmaktan kurtarmıyor "baba.."yı: Mutual ilişki, çoğu zaman zorlasa, kavgayla da geçse, o kopamama illeti yapışıp yakana bırakmıyor..

Arşiv görüntülerini de kullanan film, 2. Dünya Savaşı'na odaklanıyor: Çoğu çocuğu babasız bırakan o savaşa.. Ve onun babası da gelmiyor o yaz..

Müzikleri ve görüntülerinin ne kadar güzel olduğundan bahsetmeme gerek bile yok sanırım..
Read more

Andrey Rublyov


Tarkovsky'nin '66 yapımı olmasına rağmen, resmi gösterime ancak 3 sene sonra çıkan filmi, Marketa Lazarova'yla birlikte Orta Çağ'a dair izlediğim en güzel/gerçekçi filmlerden.. Ancak Marketa'yı bu yazıda ele almayacağım..

Epizodik bir şekilde ilerleyen Andrey Rublyov'da, filme ismini veren kiliselere ikonlar işleyen sanatçının hayatına bakıyoruz.. Birden fazla temanın birlikte işlendiği filmin hikayesiyse genel olarak şöyle: Yunan ikon sanatçısı Theophanes, Kirill ve Rublyov'a bir kilise işi teklif eder: İkisi de kabul etmelerine rağmen, yola çıkacakken Kirill, cemaatten ayrılır: Zira Rublyov'a olan kıskançlığı öylesine büyük ki, bir soytarıyı ihbar eden kendisi olmasına rağmen, ihbarcının Rublyov olduğunun sanılmasından da hoşnuttur..
İşe başlayan ekip, bir türlü tam verimli çalışamamaktadırlar: Derken bulundukları yer Tatarlarca işgal edilir ve halkın çok büyük bir bölümü öldürülür.. Bu savaşta bir askeri öldüren Rublyov, "günah.." işlediği için, sessizlik yemini ederek kefaretini ödemeye başlar..
Bu sırada Prens bir çan yaptırmak ister, çan-yapıcı dahil çok fazla insan öldüğü için aramalar umutsuz bir şekilde sürerken, çan-yapıcının oğlu Boriska babasının ona çan yapmanın sırrını verdiğini söyleyerek zorla kendini kabul ettirir: Çan yapılır ve çalar..
Olağanüstü bir epik sekans gelir peşinden: Boriska babasının ona sır mır vermediğini ağlayarak itiraf ederken Rublyov sessizlik yeminini bozar ve Teslis Kilise'sindeki işten bahseder..

Evet, kabaca bu düzlemde ilerleyen film, meziyetlerini daha inanılmaz güzellikteki açılış sahnesinden itibaren göstermeye ve tuhaf, adını koyamadığım bir mistisizmle sizi kendine bağla/yıp, ak../maya başlıyor..
Dönem atmosferi yaratma konusunda çok çok üstün bir teknik başarı sağlayan filmin en güzel sahneleriyse, pek tabii ki çarmıh sahnesiyle, 21 haziran'da kutlanan pagan ateş festivali sahneleri..

Kirill'in ikiyüzlülüğü ve af dilemesi, Boriska'nın kendine olan inancı ve yaratıcılığı, Rublyov'un öldürmeyle ortadan ikiye yarılan hayatı ve inanç hesaplaşması gibi temaların yanı sıra, en dikkat çekici ayrıntı Pagan ve Hıristiyan kültürleriyle, Rus ve Tatar kültürleri arasındaki ilişki.. Ezen-ezilen ilişkisi olarak öne çıkan bu durumda, Hıristiyanlığı kabul ettikten sonra, kabul etmeyenlere baskı uygulanmasıyla, Rus köylülerinin Tatarlarca katledilmesi birbiriyle aynı: Ancak film iki ilişkide de taraf tutmuyor, olanca sakinliğiyle tarafsız kalmayı tercih ediyor..

Filmin en büyük sorunuysa, sansürden kaynaklanıyor.. Orijinal hali ~3.5 saat olan filmin dvd baskılarının hepsi daha kısa sürelere sahip: Bu baskıların da süreleri birbirlerinden farklı.. Tarkovsky'ye yönelik bu baskılarıysa daha sonraki yazılarda konuşalım..

Mükemmel bir güzellik, en sevdiğim Tarkovsky filmlerinden..
Read more

Tarkovsky Evrenine Giriş: Ivanovo Detstvo


Evet, dün o kadar Saw izlemenin de kendi rehabilite olma ihtiyacı/hissiyatını doğurması kaçınılmazdı ve dün yazıyı yazdıktan sonra ani bir kararla Tarkovsky filmlerine dalmaya karar verdim.. Bunun çeşitli sebepleri de var haliyle:Kısacık planlardan gına gelmesi, kan tüküren insan görmekten sıkılmak, estetiğin kollarına kendini bırakma isteği: Oysa 3 film daha yazacaktım gore seçkisi için ve ara verecektim birkaç gün..
Ne zamana kadar??
11 ekime kadar: Geçen seneye kadar herhangi bir anlamı olmayan bu gün, artık bir anlam ifade ediyor: 11 ekimde blog, 1 yaşına girecek.. Ve küçük bir sürpriz yapmak istedim..
11 Ekim'de şu an ne olacağına karar veremediğim bir filmle 1. yaş yazısını yazdıktan sonra 20 filmlik bir seçki yapacağım.. Daha doğrusu yapacaksın/ız.. Blogda yer almasını istediğin filmi yucinematek@hotmail.com'a mail olarak attığınız takdirde, ilk 20 filmi blogda bir seçkide toplayacağım-
eğer aynı filmler istenmişse, film sayısı 20 olana kadar diğer mailler devreye girecek..
Ancak, şöyle bir isteğim var: Elimde olmayan filmlerin dvdsini alacağım için, Türkiye'de satışta olmasına dikkat ederseniz sevinirim: amazon'dan sipariş verip de, gelmesini beklemekle vakit kaybetmek istemiyorum zira..
İlginize teşekkürler şimdiden :))

Gelelim, Tarkovsky evrenine: Oldukça sevdiğim bu yönetmenin filmografisinde görece az ama oldukça etkili çalışmalar mevcut: Sinemasının özellikleri birçoğumuz tarafından bilindiği için, bunlara pek girmeden, filmleri kendi başlarına ele almak çok daha yerinde olur diye düşünmekteyim: Bunun dışında -gerekmedikçe, dini semboller eksenine pek de kaymak istemiyorum: Evet, daha çok Tarkovsky filmlerinin hikaye ve görsel gücüne odaklanacağım-
antichrist yazısında bahsettiğim için Solyaris bu yazı grubunda yer almayacak..

Tarkovsky'nin ilk uzun metrajı Ivanovo Detstvo '62 yapımı Ivan, annesini, kız kardeşini, babasını 2. Dünya Savaşı'nda kaybetmiş, hüzünlü ama mağrur bir "asker.." çocuk olan Ivan'ın hikayesi..

Filmdeki rüya sahneleri Ivan'ın anne ve kız kardeşine yönelik özlemine işaret ediyor: "Baba.." Ivan'ın bilinçaltında (ve dolayısıyla rüyalarında..) yer almıyor, çünkü buna gerek de yok: Ivan babasının rolünü üstlenmeye başlayıp, keşif kolculuğu görevini üstleniyor-
bilinçli bir possession gibi görünse de, bakış açısına göre farklı şekilde okunabilir bu: Misal, İsa-havari denkliği kurulabilir (keşif kolculuğu da uygun bir metafora dönüşebiliyor..), ya da politik açıdan bakarsak lider-sonraki adam okuması da yapılabilir..

Ivan'ın görevinden alınmaya karşı direnmesinin sebebi de bu: Yaşadığı onca acının yanı sıra, babası gibi de davranmak zorunda.. Rüyasından uyanınca "sayıkladım mı??" diye soruyor bu yüzden.. Zayıflığını dışa vurmamalı..
"Bana babammış gibi davranma.." diyor bir yerde de..

Filmde aklımı başımdan alan çok fazla "an.." var ancak, Ivan'ın kız kardeşiyle yağmur altındayken gördüğü düşte, kamyonun sahile gelip elmaların yere saçılması ve atların o elmaları yemeleri estetik açıdan olduğu kadar, sembolik anlamda da filmin zirve noktası bence..

Savaş filmlerinden alışık olduğumuz milliyetçi saçmalıklara öyle çok kendini kaptırmıyor film ve bu güzel bir şey, müzikleri de süper.. Daha ne olsun..
Read more

Saw Olayı: III, IV, V, VI


Öf, Saw serisine bir başladım, pir başladım, dün ilk kez izlediğim 2. filmden sonra, bugün de oturup geri kalan diğer 4 filmi izledim: Bunun şöyle etkileri oldu:
i) Filmleri teker teker değil de hepsini tek seferde yazmaya karar verdim..
ii) Serinin tema müziği çok güzel..
iii) Bir insanı ölümle burun buruna getirip hayatta kalması için oyun oynamak için o kadar emek verip, onca düzenek hazırlamaya değer mi?? Kılımı bile kıpırdatmam zira ben misal..
iv) İkinci filmle birlikte "film.." değil de dizi izliyormuşsunuz hissine kapılıyorsunuz..
v) Oyunculuklar rezalet: Her "kurbanın.." aynı tepkileri vermesi bayıyor bir yerden sonra..
vi) Açılış jenerikleri filmden filme gelişim gösterirken, V. filmin jeneriği en güzeli bence..
vii) Açılış sahneleri filmlerin kendilerinden daha güzeller..

Serinin temel sorunu, para hırsından ötürü mahvedilmesi: Üçüncü filmle gerçek anlamda bir "final.." izlememize rağmen, peşinden yarısı saçmalık sınırlarında dolaşan flashbacklerle şişirilip doldurulmuş ve heybesine 3 filmi daha (~5.5 saat: az buz değil..) katıp karşımıza çıkan filmler, 6. filmle nihayete eriyor sanırken, şu sıralar gösterimi için geri sayan (ve adet olduğu üzere 3 boyutlu olmaktan da kaçınmayan..) bir filmle serinin muhtemelen para getirdiği sürece devam edeceğini anlıyoruz-
cümle/ler çok düşük olmuş olabilir, sori şimdiden..

neysse,, hatırlayabildiğim kadarıyla: 3. filmde Amanda'nın Jigsawlığa soyunmasına rağmen, bunu eline yüzüne bulaştırması, Jigsaw'ın ameliyatıyla, ameliyatı yapan doktorun eşinin sınavını izliyoruz: Oğlunu kaybeden baba travması Jigsaw'ın ölümüne sebep oluyordu..
Ve fakat ölse bile hegemonyasını devam ettirme derdinde olan Jigsaw, otopsi masasındayken dahi "play me.." yazan kasetler çıkarmaya, oyun oynamaya pek meraklı: Serinin sonu diye öldürülen Amanda'nın yerine geçecek kişinin ve Jigsaw'ın eski eşinin sahneye çıkışını işzliyoruz ki, bence en kötü Saw filmi IV..
Beşinci filmde Hoffman üzerindeki şüphelerinde haklı çıkan diğer polisin başarısızlığa uğramasının yanı sıra "birlik olunuz.." minvalli mesajlı bir oyun da karşımıza çıkmakta..
Son filmdeyse, yine bir sigorta şirketinde oldukça yetkin bir konuma sahip biri, birisinin testiyle, Jigsaw'ın son oyununu izliyoruz: Hoffman'ın yine kurtulması da Saw 3D'ye hazırlık niteliğinde olmuş.. Da olmuş..

Da, ilk filmden beri tekrarlanan (ve kendi çapında kültleşip, bir öğreti/dine dönüşme potansiyelini barındıran..) Jigsaw felsefesinin yükseldiği noktalar oldukça düşündürüyor beni: Adeta Orta Çağ skolastizmini çağrıştırır şekilde revize edilen kurallar silsilesinde kurtuluşun bu kadar az bir olasılık barındırması, akla "günahkar çocuk.." imgesini getiriyor: Filmdeki kurbanlar, adeta Jigsaw'ın oyunlarıyla vaftiz ediliyorlar ve yaşamlarının ne kadar değerli olduğu sonucuna varıyorlar..

Bunun dışında Jigsaw, adaleti sağlama konusundaki tavrıysa da, Amerika'nın tipik politikasının bir yansıması olduğu kadar, handiyse her evinde silah bulunan bir ülkenin insanlarının izdüşümüne dönüşüyor: Haksızlığa uğradığında sen de karşılığını verebilirsin: Hukuk vs.. gibi şeyler engel değil.. Ayrıca, filmdeki polisler ve ajanların bu kadar beceriksiz çizilmesi de bunun bir uzantısı..

Ailenin öneminden bahsetmeyi ilk filmde bile düşünmemiştim ancak, filmlerde sürekli karşımıza çıkması ve ailenin kutsanması da oldukça önemli: Şu yüzden: Toplum dediğin şeyin temelini aile oluşturuyor çünkü: Daha kolay yönlendirilebiliyor, güdülebiliyor, manipüle edilebiliyorlar: Aile olmanın verdiği "güven.." hissi üzerinden bolca manipülasyon yapan film, bireyciliğe karşı oldukça olumsuz bir şekilde yaklaşıp, adeta kötüleme kampanyası yapıyor..

İlk filmde "kötü.." olarak tanıtılan Jigsaw'ın flashbacklerle sulandırılıp, "kahraman.."a dönüştürülmesi de boşuna değil: Bunun içinse Amanda ve Hoffman'ın "kurtuluşsuz.." oyunları devreye giriyor: Filmler, adeta ateşi gösterip sıtmaya razı eder hale getirici bir işleve sahip-
konjonktür bağlamında okunabilir bu..

Gibi.. Bulmak isteyen daha çok şey bulabilir: Ancak ben oldukça sıkıldım..
Read more
Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...
 
Creative Commons License
This work is licensed under a Creative Commons Attribution-NoDerivs 3.0 Unported License.