







Hikayesi şöyle: Draag adında bir uzaylı-ırk var: İnsana benzemelerine rağmen, devasa boyutlara, kırmızı gözlere sahipler: Ayrıca kullandıkları zaman sistematiği oldukça farklı: Onların bir haftaları, insanların bir yılına eşit.. Bir de insanlar var, ki Draaglar onlara "Om.." diyorlar.. Filmin açılışında Draag-çocuklar kucağında bebeği olan "vahşi.." bir Om kadınıyla oynuyorlar ve onu öldürüyorlar.. Ortada kalan bebeği Sihn'in kızı Tiva alıyor ve onu oyuncağı yapıp, Terr adını veriyor.. Birlikte büyüyen Terr ve Tiva, Draag bilgilerini de birlikte öğreniyorlar-
babası her ne kadar bunu istemese de.. Tiva'nın yetişkinliğine adım attığı meditasyon töreninden sonra kendisiyle yeteri kadar ilgilenmemesini fırsat bilen Terr, Tiva'nın kulaklığıyla birlikte kaçıyor ve vahşi Om'larla birlikte yaşamaya başlıyor.. Hep birlikte Draag bilgilerini öğrenmeye başladıktan bir süre sonra Draaglar yaşadıkları bölgeye bir saldırı düzenliyorlar ve birçok Om bu sırada ölüyor.. Bu olay ertesinde dağınık haldeki Om toplulukları da bir araya geliyor ve Fantastic Planet'e gitmek için (Draag bilgilerini kullanarak..) roket yapıyorlar.. Yine o sıralarda Draagları öldürmenin yolunu keşfedince iki ırk barış yapıyorlar ve birarada yaşamaya başlıyorlar-
her ne kadar uydu inşa etseler de..
Filmi birçok açıdan değerlendirmek mümkün, ancak ben üzerinden geçen onca yıl ertesinde günümüzde daha da anlam kazanan Obskürantizm noktasından yaklaşacağım.. Draagların, Omların yıllar içindeki birikimlerini yorumlama biçimleri, onları küçümsediklerinin yanı sıra, kendilerini de en üst noktaya koyduklarını belirtiyor: Geldikleri noktada, yeni bir şeyler yapmak yerine, gelişimin önünü tıkamakla daha çok meşguller.. Devletler nasıl okul eğitimiyle, resmi politikalarını çocuklara aşılıyorlarsa, Draaglar da aynı uygulamayı kulaklıklar aracılığıyla, ancak çok daha tek-tipleştirici bir şekilde yapıyorlar: Zira, herhangi bir Draag'ın tek bir öğrenme biçimi var ve o bilgiyi silmesi (ya da araştırması..) mümkün değil-
verilen bilgilerin daha çok "bilimsel.." olup, politika gibi şeyler ihtiva etmemesi ilginç bu noktada..
Draaglar, Omları medeniyetlerine kabul etmeyip, sistemlerinden dışlamaları bir yana, işi soykırıma kadar taşımaları da oldukça tanıdık geliyor: Öjenik bir yapılanma karşımızdaki-
kanlarının mavi oluşunun da imlediği bir "soylu.."luk durumu var: Soykırımın meşruiyet ayağını da sistemin işlerliğini bozmalarında yatıyor-
ki, günümüzde "öldürme.." söylemi dillendirilmese de, benzer sebeplere kaynak aktarımı kesilen, veya başka yöntemlerle cezalandırılan çeşitli toplumsal katmanların yapısı düşünüldüğünde hala aynı kafanın dolaşımda olduğu da ortada..
İşin bilgi kısmına geldiğimizdeyse, iki şekilde durumu özetliyor film:
i) Omlar açısından, bilgi önemlidir, gelişimini sağlayıp üzerindeki tahakkümü k/ald../ırabilirsin..
ii) Draaglar açısından, bilgi önemlidir, yıkılmak istemiyorsan kimseyle paylaşmamalısın..
Finalde bu iki görüşü dengeleyen filmin tavrını ideal bulmak olası, ancak beri yandan naif olduğunu da kabul etmek gerekiyor: Çizdiği distopyanın yansımasında işler hala değişmiş/-ebilmiş değil çünkü :))
Hakkaten çok güzel bir film kendisi: Düşünsel altyapısı bir yana, yarattığı gezegen ve olağanüstü ses işçiliği için bile izlenebilir..

tırnak içindeki cümleyi ben ekledim ama, söylemiştir muhtemelen..
Ve hakkaten karşımızda Disney gibi görünen, ancak anti-Disney bir yapım var-
kan görünüyor lan en basitinden: Konusu ve anlatım tercihleri de bir Disney filminde göremeyeceğimiz türden..
Hikayesi şu düzlemde ilerliyor: National Institute of Mental Health (ki NIMH kısaltması da buradan geliyor..), çeşitli hayvanlar üzerinde deneyler yapan bir kurum: Zamanında topladıkları fare ve sıçanlara çeşitli enjeksiyonlar yapıyorlar ve bu da hayvanları daha "entelektüel.." bir boyuta çekiyor.. Filmin açılış sahnesinde Nicodemus, sıçanları oradan kurtaran, ancak sonradan Dragon tarafından öldürülen Jonathan'ın anılarına ve eşyalarına saygı duruşunda bulunuyor.. Jonathan'ın eşi Mrs. Brisby'yse 4 çocuuyla kalan yalnız bir kadın: Çocuklarından biri, birisi fena halde hasta: Ages'a gittiğinde çocuun tüberküloz olduğunu öğreniyor ve bunun için ilaç alıyor-
adam da bi aksi ki, sorma..
İlacı aldığında karga (ve badak..) Jeremy'yle tanışan Brisby'nin başında büyük bi problem daha var: Evinin olduğu yerde traktör var ve tehdit altında.. Evi yıkılacakken bunu Shrew yardımıyla engelleyen Brisby, kesin çözüm bulmak için arayışa başlıyor: Baykuş'a (yenme pahasına da olsa..) giden Brisby, ondan Nicodemus'la konuşması yönünde bilgi alıyor ve Nicodemus'a ulaşıyor: Onun yanında eşinin neden öldüğünü ve neden herkeslerin eşine saygı duyduğunu anlayan Brisby, kolyesini takıyor.. Olaylar karışıyor ve film mutlu bir finalle bitiyor..
Öncelikle filmde böylesine güçlü bir kadın karakter görmek, filmi (görsel açıdan olmasa bile..) tematik açıdan animelere yakınlaştırıyor: Oğlunu kurtarmak için başlayan mücadelesi, evini kurtarmaya kadar uzanıyor.. Diğer taraftaysa sıçanların kendi "ev.." mevzuuları var: Zihinsel açıdan geliştikten sonra, kendilerine fecii psychedelic bir dünya kuran sıçanların yaşadıkları yerdeki olumsuz şartlar ve "hırsızlık.."ları dolayısıyla Thorn Vadisi'ne taşınma planları da var.. Nicodemus bunu isterken, ona suikast düzenleyen Justin (ki, Dragon'la birlikte filmin tek kötü adamı..) kalmak istiyor.. Göçmenliği anıştıran bu yapıyı daha ayrıntılı olarak çözümlemek mümkün..
Çünkü film Brisby (tarla faresi..) ve sıçanları birbirinden ayırıyor: Brisby, tarlanın "yerli.."siyken, sıçanlar sonradan gelenler: Yaşadıkları yerler ve yaşam pratikleri de farklı: Sıçanlar, "hırsızlık.."la devam ediyorlar ve Nicodemus (ve diğerleri..) buna artık bir son vermek, başka bir yere (sonradan..) gitmek istiyorlar.. Dahası, "yerli.." Brisby'nin yaşamına aynı yerde devam etmesi için canla başla çalışırken, kendileri için böyle bir çabaya girişmiyorlar-
girişen Justin'in kötü olarak kodlanması bu açıdan ilginç..
Brisby'nin "doğal.." düşmanı traktör(ve doğal olarak insan..)ken (bi neviinden Jaws, ya da Gojira..), sıçanların düşmanının -yine, aynı olmasına rağmen, NIMH özelinde bir kuruma atfedilmesi meseleyi "politika.." düzlemine kadar taşıyabileyecek potansiyele sahip-
ki, ben taşıyorum, eheh..
neysse,, gayet güzel bir film Secret Of NIMH.. Karga Jeremy için bile izlenebilir..

Hikayesi şu şekilde: Mr. Fox, hırsızlıkla geçimini sağlayan bir tilki, bir gün eşiyle birlikte yine hırsızlık yaparken yakalanıyorlar ve eşi ona hamile olduğunu söylüyor: Eğer oradan kurtulmayı başarabilirlerse Mr. Fox'un bir daha hırsızlık yapmayacağına dair söz alıyor ve açılış sahnesi bitiyor.. Aradan geçen yıllarda, çocukları büyüyor, Mr. Fox bir gazetede köşe yazarlığı yapmaya başlıyor.. Ancak, mutlu değil.. Taşınmaya kadar veriyor/lar ve görkemli bir ağacın içinde yaşamaya başlıyorlar.. Tam karşılarında da 3 tane devasa çiftlik var, Boggis, Bunce ve Bean'in işlettiği.. Plan yapıp her gece bir tanesini olmak üzere 3 yeri de soyuyor Mr. Fox.. Bu sırada yanlarına Kristofferson da taşınıyor.. 3 "kötü.." adam Mr. Fox'a ulaşmaya ve onu öldürmeye çalışırken işler çığırından çıkıyor, ancak film, mutlu sonla bitiyor..
Daha açılış sahnesinde aslında, Mr. Fox, nasıl dayanılmaz bir tilki olduğunu gösteriyor: İki kere eşine tercih opsiyonu sunmasına rağmen, sonunda yine onun dediği oluyor.. Hakkaten çok sinir bozucu olan bu ve buna benzer davranışlarını film boyu sürdüren Fox'un başına çoraplar da bu yüzden örülüyor: Film de, Fox'un her ne kadar dersini almış olsa da, değişmeyeceğinin farkında: Kurgusunun circle olması bu yüzden.. Fox, bunu tilki ve en nihayetinde "vahşi.." hayvanlar olmalarına bağlıyor: Her ne kadar kredi kartı dahi kullanacak kadar gelişmiş olsalar da, yemek sahnelerinde kendilerinden geçişleri bu yönlerini vurguluyor.. İşte böyle bir durumda, Mrs. Fox'un idea/l düşüncesi her ne kadar belli bi süre Mr. Fox'un duyguları üzerine baraj kursa da, dürtülerine set çekemiyor ve baraj kapakları açılmak yerine "patlıyor.."-
hayvanlar üzerinde gayet güzel işlenen bu temayı, insan doğası üzerine okumaya çalıştığımızda da, benzer bir sonuçla karşılaşmamız olası haliyle: Ancak bu kısmı es geçelim, zira fecii patlayabilir/iz, eheh..
Film aynı zamanda Kristofferson ve Ash arasındaki ilişki özelinden de, kimlik üzerine konuşmak için geniş bir alan açıyor: Ash, babasının gölgesi altında ezilen bir çocuk: Atletik değil, "alışıldık.." tilki boyutlarında değil filan.. Bir de Kristofferson var ki, o da anti-tezi adeta.. Soyguna bile o götürülüyor.. Böylesi bir durumda Kristo'ya (adı çok uzun..) karşı olan davranışları aslında çok normal Ash'in: Zira, o da kendisini bulmaya çalışıyor.. Kristofferson'sa, yapay geliyor misal bana, konuşmayacağım o yüzden..
Filmde hayvanların "doğal.." ortamda avlandıklarını göremiyoruz-
the Lion King'deki gibi değil bu: Mr. Fox'un geçimini köşe yazarlığından, kunduzların danışmanlıktan, tavşanın aşçılıktan, Fox'un eski ortağı Fare'nin (ki, şahane bi karakter..) güvenlik işinden sağlaması vs..: Fox'un (ve diğer hepsinin..) bastırdığı dürtünün uyanması, bölgede yaşayan tüm hayvanlar için bir uyanışa, ve dahası hak mücadelesine dönüşmesi de oldukça manidar-
insan alegorisini devreye sokmayacağım -yine..
Bu açıdan (da..) bakıldığında oldukça sağlam olan film, şahane anlarıyla da benzersiz bişiiye dönüşüyor: Mükemmel tek kelimeyle..

Hikayeyiyse şu şekilde: Film daha prologda "anlatıcı ciddiyetini.." tiye alarak akmaya başlıyor-
bir örneğini big Lebowski'de de gördüğümüz şekilde: Pepperland adında olağanüstü bir cennet var, denizlerin 80.000 fersah altında: İnsanlar oldukça mutlular, çünkü Sgt. Pepper's Lonely Hearts Club Band, onlar için sürekli şarkılar çalıyor ve Pepperland'i de koruyorlar.. Ve fakat, Mavi Cimriler (meanie/s olarak geçiyor filmde, genel olarak "kötü.." bi anlam ifade etse de, karakterlerin Yahudi-parodisi olarak (da..) işlendiği düşünüldüğünde daha bir anlamı karşılıyor gibi "cimri.." kelimesi..) Pepperland'e saldırıyorlar: Bu saldırıda kullandıkları "silah.."larsa şunlar: Deliler, palyaçolar, göbeklerinde kocaman bir ağız bulunan Kapıcı Türkler, anti-müzik füzeleri ve heybetli uçan eldiven.. Saldırı başarıya ulaşıyor ve müziksiz kalan Pepperland sakinleri taşlaşıyorlar, bir kişi hariç: Yaşlı Fred.. O da Sarı Denizaltı'ya binip, yardım çağırmak üzere yola çıkıyor..
Jenerik akıyor ve şarkı giriyor..
İngiltere'ye gelen Fred, önce Ringo'yu takip etmeye başlıyor ve sonrasında tüm ekiple birlikte Pepperland'i kurtarmak üzere yola çıkıyorlar.. Yol boyunca çeşitli şeylerle karşılaşan üyelerimiz, sonunda Pepperland'e varıyorlar ve sevgiyle Cimriler'i yenip, Pepperland'i eski müzikli günlerine kavuşturuyorlar..
Öncelikle film gerçekten bi lsd tribi tadında ilerliyor: Hatta Frankenstein göndermeli sahnede parodisi bile yapılıyor: Frankenstein lsd'yi içtikten sonra John'a dönüşüyor, John, "Ringo, çok tuhaf bir rüya gördüm.." diyor, Ringo'ysa, "aç karnına içme diye seni uyarmıştım.."la diyaloğu tamamlıyor..
Görsel açıdan fecii psychedelic olan Yellow Submarine, göndermeleri (kimler/neler yok ki..) ve tashihli esprileriyle sürekli güldürüyor.. Esprileri Türkçe'ye anlamlarını kaybetmeden çevirmekse pek de mümkün değil: Kendimi en başarılı bulduğum ansa, "bugün günlerden ne??" sorusuna "sitartesi.." (sitarday..) gibi bir çeviri önerdiğim an olmuştu misal, hey gidi..
Filmin göndermeleriyse oldukça fazla: Frankenstein, King Kong, L'arrivee D'un Train A La Ciotat'nın meşhur seyircinin üzerine gelen tren imgesi, Marilyn Monroe, Mandrake, Joan Crawford, Einstein, Phantom görsellerinin yanı sıra, Beatles'ın kendi şarkılarındaki imgeleri de canlandırıyor..
Filmin başka (hatta en..) bir güzel kısmı da, Beatles şarkılarına çektiği klipler: Hepsi birbirinden güzel olan şarkılara eşlik eden görüntüler de olağanüstü ancak, Eleanor Rigby, şarkıyı da çok sevdiğim için, çok "başka.."
Lsd almadan tribini (hem görsel, hem işitsel, hem de geyik kısmı..) yaşatan, mükemmel bir halüsinojen Yellow Submarine: Manifestosu da cabası..
"Yes, they do look very nice, don't they??"
"Yes, they do.."
"They do, though, don't they??"
"Yes, they do.."
"Don't they, dough??"
"Dough??"
"Don't ask.."
"That's dough.."

Miyazaki'nin ilk defa bilgisayarda yaratılmış grafikleri de kullandığı '97 yapımı harika animasyonu Mononoke-Hime, pseudo-dörtlemede pek karşılaşmadığımız bir şiddeti de içeriyor: Zira, Kaze No Tani No Naushika'da intikamını almış, Tenkû No Shiro Rapyuta'da yenilmiş, Tonari No Totoro'daysa barışmış doğayı izlerken, bu filmde insana karşı "bilenen.." bir doğa karşılıyor bizi.. Daha açılışında bir iblis delicesine bir şekilde köye saldırmaya çalışıyor, Ashitaka onu öldürüyor, ancak bu sırada kolundan lanetleniyor.. Laneti kaldırmak için yola çıkan Ashitaka, önce samuraylarla çatışıyor, sonrasında Jigo'yla tanışıyor-
ki son derece yerinde tespitler yapmasına rağmen, filmin en itici, belki de tek kötü karakteri..
Ashitaka, önce San'la karşılaşıyor.. San'sa, bir kurt-kız: Moro adındaki kurt-tanrının büyüttüğü bir kız.. San, Ashitaka'ya gitmesini söylüyor, ancak Ashitaka gitmiyor ve iki kişiyi Iron Town'a götürmeye başlıyor-
ki, bu sırada ortaya çıkan küçük orman ruhları kodamalar olağanüstüler..
Ashitaka, Iron Town'a vardığında onun lanetlenmesine sebep olan Eboshi'yle tanışıyor: Ki ablamız, ateşli silahları Iron Town'a getiren ve üretiminin devam etmesini sağlayan, işçi ve savaşçılarını da genellikle fahişelerin oluşturduğu, güçlü bir figür-
filmdeki bu rol-değişimi incelemeye son derece müsait: Kasabadaki erkekleri ikinci sınıf olarak kodlayan, kadınlarıysa birinci sınıfa taşıyan bu anlayış, Freud'un Totem Und Tabu'sunun da ruhunu çağırıyor bir yandan-
animizmle (film özelinde Şinto'yla..) bağlantı kurmak için, ne yazık ki film yeterince done sunmuyor..
Filmin, eski bir dönemde geçmesi ve topluluğun ana-erkil özellik göstermesi, henüz "dönüşmediğini.." gösteriyor: Zira, tıpkı Tanrı figürü'nün kadından erkeğe evrilmesi gibi, toplumsal yapıda da ana-erkillikten ata-erkilliğe geçişin olduğu antropolojik çalışmalarla biliniyor: Iron Town'daki erkeklerin "silik.." tipler olarak kodlanması ve kadınlarınsa fahişe olduklarının "özellikle.." belirtilmesi bu bağlam içinde değerlendirildiğinde taşlar yerine daha bir oturuyor..
Film ilerledikçe, doğadaki canlılardaki dönüşümü de izliyoruz: Maymunlar insan eti yemek istiyor, domuzlar savaşmak için toplanıyorlar.. İnsanlar da boş durmuyorlar, imparator, Shishigami'nin kafasının onu ölümsüzlüğe taşıyacağına inandığı için Jigo'yu görevlendiriyor, Jigo'ysa Eboshi'yi maşa olarak kullanıyor, Eboshi ordusundan kalifiye adamları yanına alıp Shishigami'nin kafasını almak için giderken, bi kısmı domuzlarla savaşmaya, kadınlarsa Eboshi'nin yokluğunu fırsat bilip saldıranlara karşı koyuyorlar.. Domuzların hepsi, Ottoko hariç, öldürülürken, kadınlar saldırıyı püskürtebiliyorlar..
Ottoko, San'ı da iblise dönüştüreceği sırada Shishigami ortaya çıkıyor ve Moro'yla onun canını alıyor.. Boş durmayan Eboshi, onun kafasını vücudundan ayırıyor ve orman ölmeye başlıyor.. Ashitaka ve San, kafasını geri veriyorlar, ancak Shishigami ölüyor.. Yine de her tarafı yemyeşil yapıp, tahribatın izlerini siliyor..
Çok katmanlı hikayesini anlatırken yalpalamayan bir film Mononoke-Hime: Öncelikle her anı doğa sevgisiyle yoğrulmuş, ancak Ashitaka ve San arasındaki sevgi de öylesine güzel anlara sahip ki, insanın ağzı açık kalıyor.. Öyle böyle değil.. Teknik açıdansa insanın ağzını açık bırakıyor..
Hikayesi kısaca şu şekilde: Mei ve Satsuki, anneleri hastanede tedavi gören iki kız: Arkeoloji alanında çalışan babalarıyla yeni bir eve taşınıyorlar.. Eve daha ilk geldiklerinde "garip.." şeyler oluyor: Susuwatarilerle karşılaşıyorlar, hatta bir tanesini Mei "öldürüyor.." Evlerine yerleştiklerinde eski-düzenlerine de dönüyorlar: Satsuki okula giderken, babası da çalışıyor.. Mei'yse, Alice gibi, beyaz tavşanı izleyerek ve bir ağaç kovuğundan düşerek Totoro'yla tanışıyor.. Satsuki de tanışıyor onunla.. Bir gün telgraf geliyor, annelerinin soğuk algınlığı dolayısıyla o hafta çıkamayacağını öğreniyorlar.. Kavga ediyorlar, Mei'yse elindeki mısırla annesini bulmaya gidiyor:
Catbusla birlikte Mei'yi arayan Satsuki, onu bulduğunda annesinin de mutlu olduğunu öğreniyor..
Öncelikle, film her ne kadar çok eğlenceli olsa da, fecii bir hüzünlü yan da barındırıyor ki, birkaç yerde artık gözyaşları kendiliğinden akabiliyor.. (Muhtelemen tüberküloz olan..) Annelerinin hastalığı ve onlardan ayrı olmasının kızlar üzerindeki etkileri farklı oluyor: Satsuki durumla başa çıkabiliyor, çünkü "büyük..": Yemek hazırlıyor, evi temizliyor, okuluna gidiyor.. Mei'yse, daha bencil, yaşının gereği: Yalnız kalmak istemiyor, ablası okuldayken onun okuluna gitmesi, ama en çok da babası çalışırken, "yemek vakti geldi mi??" demesi ya da ona çiçek toplaması gibi sahneler duygusal açıdan oldukça eziciler..
Tam da o sırada Totoro devreye giriyor: Ormanın ruhu olan Totoro, Mei için çok daha fazla anlam teşkil ediyor muhtemelen: Çünkü göbeğinde uyuyakaldığı andaki ifadesinden de rahatlıkla anlaşılabiliyor bu durum-
ki, aynısını ben de nasıl delicesine yaşamak istiyorum, anlatamam..
Filmin gerçekliğin yıpratıcı doğasıyla savaşmak için fanteziye kapı açması da oldukça iyi işliyor..
Bir de doğa konusu var ki, kelimeler kifayetsiz kalıyor: Defne ağacına sunulan teşekkürler, yardım istemek için edilen sözler, tohumların filizlenmeye başladığı sahne, Totoro'nun (ve diğer iki ruhla, kızların..) rüzgarın "kendisi.." olmaları anlatılacak gibi değil.. Gerçek olmasını en çok istediğim filmlerden..

Hikayesi şu şekilde: Laputa adlı bi uçan ada var.. Orada yaşayan halk, dünyaya inmeye karar veriyor ve orada yaşamaya başlıyorlar.. Ada'daki robot-hizmetkarlar orada kalıyorlar.. Uzun yıllar bu şekilde geçiyor.. Ve Laputa efsaneye dönüşüyor.. Ta ki, Laputa'daki bi robot, dünyaya düşene kadar.. Devlete gizli ajan olarak hizmet veren Muska, çeşitli aramaları sonucu Sheeta'ya ulaşıyorlar: Sheeta'nın ailesinden yadigar kolyesi eterium adı verilen bi elementten yapılmış, ancak çok daha önemli bi işlevi var: Düşen robotun göğsündekiyle aynı sembolü taşıyor.. Anne-babası ölen Sheeta, adeta kaçırılıyor, bu sırada içinde bulundukları uçağa bi grup "korsan.." saldırıyor ve Sheeta, bi şehire, bi çocuun kucağına "düşüyor.." Pazu adındaki bi çocuk da, uçmaya meraklı: Çünkü babası bi asker olan Pazu, uçak yapıyor kendince: Amacı, babasının fotoğrafını çektiği Laputa'yı bulmak.. İki genç, hem devletin askeri birliklerinden, hem de korsanlardan kaçtıktan sonra yakalanıyorlar ve Sheeta, Pazu'nun hayatını kurtarmak için onunla görüşmemeyi kabul ediyor.. Pazu'ysa filmin diğer "kötü.." korsanlarıyla işbirliği yapıyor ve Sheeta'yla Laputa'yı kurtarmayı başarıyorlar..
Film, oldukça sağlam bi altyapıya sahip: Bunu da üzerinde yükseldiği alegoriden alıyor: Laputa'yı bi nevi "tanrının/-ların evi.." olarak görmek mümkün: Çoğu kültürde kendine yer bulan Sodom ve Gomore'yi yok eden felaketin Laputa kaynaklı olduğunu söylemesi de, filmin bu meramını daha kalın bi şekilde vurguluyor.. Ancak film bunu belirtse de, doğrudan tanrı vurgusu yapmıyor, ahiret inancı olmayan Şinto'ya göndermede bulunuyor: Laputa'nın kadim bi ağaç çevresinde şekillenmesi boşuna diil.. Robotların adadaki ekolojik dengeyi korumakla yükümlü olmaları da..
Doğayla bi arada uyum içinde yaşamayı unutan insana bi ağıt niteliğinde ilerliyor film: Yapılan görkemli araçların/silahların para kazanmaya hizmet ettiği, madenlerden çıkarılan kömürlerin araçları çalıştırmak için kullanıldığı düzenin çöküşü, yine bu anlayışla oluyor: Hatta bunu Muska'nın sorumluluğunda gerçekleştirmesi eleştirisini çok daha anlamlı kılıyor.. Zira, o "sıradan.." bi insan diil, Sheeta gibi kökleri Laputa'ya uzanıyor.. Film, bunları yaparken, gelişimi de dışlamıyor tabii: Kaze No Tani No Naushika'nın o "birlikte.."lik fikrini tekrarlıyor.. Sevgiyi de unutmuyor tabii :))

Kaze No Tani No Naushika, Miyazaki'nin kendi mangasından uyarladığı bir öykü.. Okumadığım için herhangi bir yorum yapamayacağım manga hakkında.. Filmiyse, teknik anlamda bazen zorlansa da, işlediği konu bakımından delicesine başyapıt ilan edilecek kadar güzel..
Bir distopya gibi başlayan filmin hikayesi şu şekilde: Uzak gelecek: Rüzgar Vadisi adında bir yerleşim yeri var, Nausicaa, buranın prensesi.. Ancak, dünyanın ekosistemi öylesine bozulmuş durumda ki, Zehirli Orman/lar giderek büyüyorlar.. Hayatta kalabilen insanlarsa maskelerle ya da Rüzgar Vadisi gibi "doğal.." korunaklı bölgelerde yaşamlarını sürdürüyorlar: Tolmekia'ysa güçlü bir başka devlet: Tolmekialılar ormanları yakıp yıkarak "çözüm.." üretebileceklerini sanırken, zehirli polenlerin henüz ulaşmadığı Vadi sakinleri ağaçlarla barış içinde yaşayabiliyorlar.. Bir de Pejitelılar var: Pejite prensesi Lastelle, ormanlarla savaşmak için Dev Savaşçı adı verilen öldürücü savaşçılar var: "Ateşin Yedi Günü.." savaşlarında kullanılan ve sonrasındaki 1000 yıl boyunca taşlaşıp "eski dünya.."ya gönderilmişler: Lastelle, onlardan bi tanesinin embriyosunu çıkarıyor ve ülkesine götürmek isterken, Tolmekialılar ona saldırıyorlar ve Lastelle Vadi'ye düşüyor savaş gemisiyle birlikte.. Ölüyor Lastelle, ancak savaşçıyı çalmak ve kullanmak isteyen Kushana, Vadi'yi adeta işgal ediyor..
Bu olay sonrasında Vadi'ye de zehirli polenler ulaşıyor ve Nausicaa, bununla savaşmaya başlıyor: Önüne çıkan tüm engelleri aşan Nausicaa, filmin başındaki efsaneyi gerçekleştiriyor..
Filmin, kendi evreni öylesine "canlı.." ki, sizi hemen etkisi altına alıyor: Özellikle, Nausicaa'nın Teto'yla karşılaştığında onu sakinleştirmesi ve hemen arkadaş olmaları filmin de can damarı haline geliyor: Nausicaa'nın "zehirli.." olarak bilinen ormanların aslında bozulan ekosistemi yenilemek için uğraştıklarını anladığı sahne gibi..
Miyazaki'nin çoğu filminde "doğa.." tema olarak işlense de, en çok öne çıkan filmi Kaze No Tani No Naushika.. Ancak bunu, kişisel olarak Miyazaki özelinde değil de, toplumsal olarak animizm üzerinden değerlendirmek çok daha iyi olur: Zira, Japon dinlerinden Şinto'nun kökleri de bu eski öğretide yatıyor.. Her canlının bir ruhu olduğuna inanmakla özetlenebilecek bu anlayışta, doğaya zarar verilmez, ona teşekkür edilir vs.. Ancak, Miyazaki bunu "mahvettiniz dünyayı: Yaptığınızı beğendiniz mi??" gibi bir söylemle sunmuyor-
yanisi: Al Gore banalliğine bulanmıyor..
Miyazaki, sanayileşmeyi, ya da genellersek insan hırsını olumsuzlamadığı gibi, doğaya zarar vermemek için yerinde saymayı da önermiyor: Nausicaa'nın bebek Ohmu'yu kurtardığı ve diğer Ohmuları sakinleştirdiği sahneyi bu yüzden çok lirik bir şekilde anlatıyor: Doğayla barışık olduğumuzda her iki "taraf.."ın da bundan fayda göreceğini söylüyor..
Ancak, tabii bunu yaparken, bazen fecii didaktizme kayabiliyor, ancak o kadar kusur kadı kızında da olur.. Sonrasında ders vermeyip, usul usul iç çeken filmleri geldi zaten..

Abagos diye bi yerleşim yeri varmış eskiden, Zerithlerin yaşadığı.. Sonrasında Hebalonlar gelip o halkı yaşadıkları yerden sürüp, kendi krallıklarını kuruyor ve iki halk birbirine düşman oluyor.. Filmin açılışını, Zerithlerle olan bir savaşta yenilip, sonrasında kadın ve çocuklara saldırıp onları öldüren Hebalon kralının intiharı yapıyor.. Ancak kralın kardeşi, bunu kralın oğlu Hal'a Zerithlerin yaptığını söyleyerek, onu manipüle edip, yönetimi ele geçirmek için babasının katilini öldürmesini söylüyor.. Yemi yutan Hal, Erito'yla birlikte şehri terk edip, Zita'yla karşılaşıyor.. Bu sırada Hal'ın kız kardeşi ve Erito'nun eşi kralın öldürülmediği bilgisine ulaşıp kaçma planları yaparken tutuklanıyorlar.. Erito'ya şantaj yapan kralın kardeşi, onu Hal'ı öldürmesi için ikna ediyor.. Hal, bundan kurtuluyor, ancak bu defa da Zerithlerin eline düşüyor.. Sonrasında Zita'yla yakınlaşıp, aşık oluyorlar ve son savaş sonrası Abagos'u yeniden kuruyorlar.. Mutlu son..
Strings'in kuklaları seçmesi, anlatmak istediklerine oldukça uygun düşüyor.. Kuklaların ifadesiz yüzleri ve o ifadesizliğin taşıyamayıp altında ezildiği büyük duygusal tepkiler, sürekli ekranda olan (bazen sayıları yüzleri bulan..) ipler seyirciye set çekiyor: "Yukarıdan.." kontrol edilen, kukla olduğunun "bilincinde olan.." kuklanın iradesini kullanma inisiyatifi oldukça ilginç sorgulamalara götürebilir bizi: Her hareketi "yukarıdan.." kontrol edilen kukla imgesi, ister istemez insanın da alegorisine dönüşüyor: Hikaye olarak da hemen her kültürde bir örneği bulunabilecek bir hikayeyi yoğurup kendi evreninde yeniden-canlandırması da bu yüzden diye düşünüyorum..
Filmin, bir diğer teması da özgürlük: Özgürlüğe dair vurgusunu karakterlerini böylesine kısıtlayarak işlemesi filmin en büyük artısı.. Bu ironik yöntem, film boyu iyi işlese de, filmde özgürlüğünü "kendi iradesiyle.." kazanabilen tek karakterin bir hayvan (kuş..) olması da oldukça düşündürücü.. Diğer karakterlerinse özgür olabilmesi için ölmesi gerekiyor: Ayrıca vurgulanan "cennet.." kavramıyla, film, heybesine ahiret inancını da katıyor: Herhangi bir din pratiğine yer vermeyen film, Hal'ın rüzgar gibi zıplayabilmesi için (bir sınırı aşabilmesi/gelişebilmesi için..) Zerithlerin ezoterik öğretisini öğrenmesi, içselleştirip, kabul etmesi gerekiyor: Bir kuklanın bittiği yerde, diğerinin başladığını, kısacası hepsinin "bağlantılı.." olduğunu.. Ancak bu dönüşüm sonrasında bile Hal (ve yeni-şehirdeki kimse..) özgür olamıyor: Sadece huzur içinde yaşamaya devam ediyorlar-bu final konformizmi yeniden inşa ediyor desem, çok da abartmış olmam sanırım..
Eğer film jeneriğinde gösterdiği tavrı, film boyunca sürdürebilseydi, eminim bu filmi çok daha severdim.. Ancak, "şu.." haliyle yapamıyorum: Teknik ustalığına saygı duymakla yetiniyorum..


Olağanüstü bir "şey.." Ghost In The Shell.. Masamune Shirow'un mangasıyla fitili ateşlediği, sonrasındaysa ortalığı kasıp kavuran bir yapım.. Ben sadece 3 filmini (Solid State Society animelerle bağlantılı olduğu ve tv için hazırlandığından blogda yer almayacak malesef..) izleyip, İngilizce basılmış ilk çizgi-romanını okudum.. Dizisini izlemedim..




