




Filme korku ya da gerilim muamelesi yapmak, yapılacak en büyük hatalardan biri, birisi, zira karşımızdaki bildiğin dram, sadece bunu farklı bi şekilde anlatıyor.. Biçok anne-kız hikayesi izliyoruz filmde.. Ikuko ve Yoshimi dışında, Yoshimi'nin küçüklüğünü ve hayaletimizin de ilişkisi var.. Hayalet imgesi, Yoshimi'nin annesiyle, Ikuko'nun annesi (Yoshimi'nin şimdiki hali..) arasında köprü görevi görüyor..
Hikayeyi şöyle bi toparlayayım: Yoshimi'nin anne-babası boşanmış, ana okuluna giderken okul çıkışında annesi onu almaya hep geç kalıyor, diğer tüm çocuklar anneleriyle birlikte eve giderken, Yoshimi saatlerce annesini (bazen de annesi gelemediği için babasını..) bekliyor-
Büyüyen Yoshimi, bi yayınevinde redaktör olarak işe başlıyor ve fakat düzelttiği metinler genellikle sadistik içerikli olduğu için psikolojik yardım alıyor bi süre, evlenip çocuk yapınca işini bırakıyor ve bi kızları oluyor.. Ikuko ana okuluna başlayacak yaştayken Yoshimi ve eşi boşanıyorlar, ve Ikuko'nun kimde kalacağına karar vermek için kurulla görüşme yapıyorlar filan-
Yoshimi, henüz kesin karar verilmese de, Ikuko'yla birlikte yeni bi eve taşınıyor.. Ve fakat evin tavanından, asansöründen filan sular damlamaya başlıyor-
Ve olaylar Yoshimi'nin kontrolünden çıkmaya başlıyor, zira hayalet Ikuko'nun yaşamını tehdit eder hale geliyor.. Parçaları birleştiren Yoshimi, kendisini okuldan geç alan annesi gibi davranmıyor: Kızını kurtarmak için kendisini feda ediyor-


Filmin hikayesi bilindik Amerikan aksiyonu, 2154 yılında geçiyor, bi kahramanımız var ve savaşıyor kötülerle.. Ve öylesine klişe cümleler/kişiler var ki ("akşam yemeğimi evde yemek istiyorum.."/başlangıçta Jake'ten hoşlanmayan bilim insanının sonradan onun tarfına geçmesi/savaş öncesi gaza getirme konuşması vs.. gibi..) insan "daha derin bi hikayesi olsa nasıl olurdu acaba??" diye düşünmeden edemiyor..
Aslında ben filmden çok hoşlanmadım, kağıt üzerinde korkunç duran hikayeyi 2 boyutlu bi sinemada izleseydim, muhtemelen "bu ne lan??" deyip filmi bikaç hafta sonra unuturdum, zira "yeni.." bişii yok.. Ve fakat, olay 3. boyutta akılları baştan alır bi hale geliyor: 3 boyutlu filmlerin korkunç olsalar bile, çok da alışık olmadığımız bi deneyim olmaları sebebiyle, kendilerini izlettikleri bi gerçek.. Avatar, işte tam bu noktada maharetlerini gösteriyor, çünkü kendi klişelerini oluşturmuş 3 boyutu filmlerin uyguladıkları kolaycılık tuzağına düşmüyor, seyirciye "numara.." çekmiyor.. Ki, eğer Avatar bunları yapsaydı, bu enstantaneler ileride onu komik duruma düşürürdü (bu noktada tüm 3d filmleri anabiliriz..) Avatar, elindeki görsel materyali sadece bi-iki yerde (Jake'in, Pandora'daki ilk günündeki hayvan saldırılarında..) seyircinin "gözüne sokuyor.."
Dahası, filmin ikinci yarısından sonraki tonu ve finali de oldukça ii, zira kazanan Amerika olmuyor.. Amerika'nın enerji politikaları metaforu çok kaba bi şekilde işlense de, filmin ütopyası, seyircinin kalbini çalmayı başarıyor..
Dedikten sonra, bi hafta önce sanırım, Avatar'ın Hollywood adına çok şeyi temsil ettiğini söylemiştim.. Görece düşük (hatta Hollywood'a göre çok çok düşük..) filmlerin gişeden fecii paralar kaldırdıkları ortamda, böylesi devasa bi film çok az kar ederse, Hollywood'a psikolojik etkisi oldukça yıkıcı olabilirdi.. Bunun için endişelenmeye "artık.." gerek yok, zira ikinci bi Titanic olmasa da, filmin Cameron'ın yüzünü güldüreceği açık.. Genel dağıtıma çıkmadan gala gösterimiyle Golden Globe'a aday olması da "prestij sağlayıcı kurumlar.."ın filme verdiği desteği gösteriyor.. Ancak film kötü olsaydı, yakın gelecekte büyük bütçeli film izlemek de hayale dönüşebilirdi, ahah..
Teknik açıdan üst düzey olmasına rağmen, sığ senaryosunun handikaba dönüşmesine izin vermiyor Avatar, çünkü kendisi de, hikayenin sadece bi basamak olduğunu biliyor.. Bize düşense, filmin uzattığı bağ kurma şeysini, kendi kuyruğumuzdakiyle kaynaştırmak..
Filmin en güzel sahneleriyse bence şunlardı: Yerli halkın yaşadığı ağacın yıkıldıktan sonraki ayin töreni, Grace'in ölüm sahnesinde tüm halkın Eywa'yla bağ kurması.. Neytiri ve Jake arasındaki ilişki de gayet iiydi.. Bi de, Neytiri'nin annesine hasta oldum, öyle böyle diil..










David Lynch filmografisinin remakei: Kaldı ki, "bu.." filmi aylar (hatta yıllar..) boyunca bi festivale teşrif etsin diye beklemiştik, !f'te film bittikten sonra filmden nefret ettiğimi çok ii hatırlıyorum: Filmi "bu.." yazı için yeniden izlediğimde de, açıkçası ~2 sene önceki düşüncemde en ufak bi değişiklik olmadı.. Inland Empire, eet, "bildik.." bi Lynch filmi ve fakat, oldukça sorunlu bi yapısı var..
Film, birden fazla kanaldan akan bi hikayeler bütünü, ve fakat bu çok katmanlı gibi görünen yapıyı çözmekle uğraşmak, hakkaten boş bi çaba, zira, bu çabanın boşlukla ya da çıkmaz bi sokakla sonuçlanması da olası.. Filmin bu hikayeleri birbirine bağlaması da "müthiş bi kurgu.." başarısınıa akla getirse de, bi noktadan sonra fecii baymaya başladığını da kabul etmek gerekiyor: Dahası birden fazla finale sahip olması da, anlattığı öyküleri düşündüğümüzde gerekli gibi dursa da, zaten aksayan film için handikaba dönüşüyor.. Tüm bunları yabancılaştırmak için yapıyor olması da, pek bi anlam ifade etmiyor, zira Mulholland Dr..'da ~5-10' süren "fake tiyatro.." sahnesi, Inland Empire'ın toplamından bile çok daha ii..
Lynch'in kendi filmlerine yaptığı göndermelerse ilginç bile olamıyor ne yazık ki, ses bandındaysa sessiz bi an yok gibi: Hakkaten şu adam filmlerinde müzik kullanmasa şu an çok daha farklı bi yerde olurdu, bundan eminim..
Öyle yani, fecii derecede sıkıcı bi "iş.." Inland Empire.. Dahası Laura Dern olmasaydı ne olurdu, onu da merak etmekteyim..
Filmin en güzel bölümüyse kapanış jeneriği: ~3 saat sonrasında ilaç gibi geliyor..


Lynch'in Lost Highway'den sonraki projesi The Straight Story, ondan beklenmeyecek kadar "düz.." bi film.. Biyografik film, Alvin Straight'in hayatının -yaşı düşünüldüğünde (73..), kısa bi dönemine ışık tutuyor: Kardeşi Lyle'la birlikte büyüyen Alvin'in bi süre sonra kardeşiyle arası bozuluyor ve 10 senedir birbirleriyle konuşmuyorlar.. Alvin kızı Rose'la birlikte yaşıyor.. Sonra bi gün kardeşinin kalp krizi geçirdiğini öğreniyor.. Onu görmeye karar veriyor.. Ve fakat gidiş konusunda sorunları var: Gözleri ii görmediği için ehliyeti alınmış, başkasının kullandığı araçlarda yolculuk etmeyi sevmiyor: Uçak da bu gruba girdiği için, kendisi müthiş bi çözüm buluyor: Çim biçme makinesinin arkasına bi "oda.." inşa edip, kendi karavanını yapıyor..
Gideceği yer bi eyalet ötede olduğu için benzinini, yiyeceğini filan alıyo tabii önceden ve yola çıkıyor.. Ancak, bi süre sonra "aracı.." bozuluyor ve geri dönmek zorunda kalıyor.. Eski aracını yakan Alvin, yeni bi çim biçme makinesi alıyor..
Yol boyu insanlarla karşılaşıyo tabii, de, bu kötü oluyor, zira Alvin'in sosyal mesaj otomatı olduğunu fark ediyoruz: Evinden, ailesinden, dahi sevgilisinden ayrılıp 5 aydır yollarda takılan ablamızı anlattığı "tek çubuk kırılır ve fakat birden çok çubuk kırılmaz.." örneğiyle ailenin ne kadar önemli olduğuna ikna ediyor ve ta-ta: Ertesi sabah kızın ailesine dönmek için yola çıktığını öğreniyoruz geride bıraktığı "not.."tan.. Sonra bisikletleriyle yolculuk yapan bi kafileye rastlıyor Alvin ve onlara yaşlılığın kötü yanlarından bahsediyor filan..
Filmin akması için bu tür kişiler gerekli ve fakat mesaj kaygısı çok fazla öne çıktığında film sıkıcı bi hal alıyor..
"Amerika kırsalına övgü.." şeklinde değerlendirdiğim filmde, Alvin'in kardeşiyle neden arasının bozulduğuna dair "içki, öfke ve kibir.."den başka bi açıklama getirilmiyor; İkinci Dünya Savaşı'nda birliğindeki gözcüyü öldürmesini anlatması ilginç olmakla birlikte hikayeye herhangi bi katkı sağlamıyor misal.. Rose'un hikayesiyse fecii can yakıyor..



Lynch'in Dune sonrası özüne dönüş sinyalleri verdiği, gayet anlaşılabilir bi film: Her ne kadar final sekansı Jeffrey'nin kulağına zoom-out yapılarak açılsa da, filmin Jeffrey'nin rüyası olmadığı açık..
Kısa bi özet: Jeffrey'nin babası bahçesini sularken kalp krizi geçirip hastanelik oluyor, Jeffrey babasının ziyaretinden dönerken yerde kesilmiş bi kulak buluyor ve olaylar gelişiyor: Kulağı yerde bulduğu kese kağıdına koyup, kasabanın dedektifine götürüyor ve fakat bi yandan da işin peşini bırakmaya niyetli diil haliyle: Dedektif Williams'ın kızı Sandy, odası babasının üst katında olduğu için, olaydan kısmen haberdar ve o da içindeki dedektiflik merakına yenilip Jeffrey'yle tanışıyor: Küçük bi kasabada sıkıcı bi yaşamın getirdikleri diyelim :))
Sandy'nin dikkatini ilk şüpheli olarak Dorothy adındaki bi bar şarkıcısı çekiyor, ve Jeffrey ilaçlama bahanesiyle Dorothy'nin evine gidip, fırsatını bulduğunda anahtarını çalıyor.. Aynı akşam Dorothy barda "Blue Velvet.." söylerken Jeffrey ve Sandy kadının evinin önünde pusu kuruyor ve Jeffrey eve giriyor.. Sandy işaret vermesine rağmen, çocuk bunu duymuyo (ah şu Heineken..) ve kadın evine geliyor.. Dolaba saklanan Jeffrey, çok ilginç bi sahneyle karşılaştıktan sonra olayın sandığından daha da karmaşık olduğunu anlıyor..
Dorothy evde bi yabancının olduğunu fark ediyor; Jeffrey, dolaptan çıkıyor ve kadının verdiği emre uyup, soyunuyor: Emirler bununla da bitmiyor, s&m'e gönülden bağlı bi bünyesi olan Dorothy, çocuua istediği gibi davranıyor (tabii ki, aklımıza La Pianiste'in tuvalet sahnesi geliyor..) Kapı çalıyor, gelen Oedipus.. Açıkçası Frank karakterine eklemlenen bi kompleks, öylesine yüzeysel ki, can sıkıcı bi parodiden öteye geçemiyor.. Seks esnasında "annecim, meme, baba.." demesini, şişmiş sahte kendiliğini dış dünyada sürekli "fuck.." ya da fallik bi anlam yüklediği bariz olan "pazularıma dokun.." repliğini, ve (muhtemelen babasına karşı geliştirdiği..) boyun eğici tavrı arada bi sergilemesini çok da yeterli bulabilmek mümkün diil sanki: Ben bulamadım en azından..
neysse,, Jeffrey bi yandan Sandy'den hoşlanırken, bi yandan da Dorothy'nin cazibesinden etkileniyor: S&m istekle ilk kez karşılaşan her erkek gibi bocalıyor, dahası reddedip, geri dönmesine rağmen, sonraki buluşmalarında (kadının manipülasyonuyla da tabii ki..), bu oyunun bi parçası haline geliyor..
Gelmesine de, işler giderek daha da tehlikeli bi boyuta geliyor: Dorothy'yle seviştikten sonra evden çıkarken Frank ve çetesi onları basıyor ve Ben'in yerine gidiyorlar.. Burada işin uyuşturucu kısmını ve Dorothy'nin çocuunun tutulduğu yeri öğrenen Jeffrey, gece sonunda dayak yiyor..
Ertesi sabah tüm bu olanlar için gözyaşı döken Jeffrey, olanları Sandy'ye anlatıyor ve çiftimiz bi partide birbirlerine olan aşklarını itiraf edip, öpüşüyorlar.. Eve dönüşte Mike (ki, şimdiye kadar hiç adı geçmedi: Sandy'nin sevgilisi..), çifti takip edip Jeffrey'den hesap sorma planlarken, Dorothy'nin çıplak ve yaralanmış bi halde kadraja girmesiyle bundan vazgeçiyor: Sonrasında da climax ve final sahnesi var..
Filmin daha açılış sahnesinde Jeffrey'nin babası yere düştüğünde çimenlerin arasından topraktaki böcekleri görüyoruz, artık kullanılmaktan eskimiş "müthiş düzenli ve sakin görünen banliyö hayatının çirkin yüzü.."nü simgeleyen bu böcekler filmin de çatısını oluşturuyor.. Frank ve çetesi kasabanın uyuşturucu trafiğini yönetirken, Williams'ın ortağı Gordon da o ekiple birlikte çalışıyor aslında.. Sandy'nin babası için söylediği "bikaç soruşturmadan çekildi.." repliği de çetenin gücünü kısmen gösteriyor.. Williams'ın da paranoyak bi biçimde olayın duyulmasını engelleme isteği bi süre bizi "aa, bak o da işin içindeymiş.." diye düşündürse de, Gord/i../on düğümü çözüldüğünde kendisinin ii bi polis olduğunu anlıyoruz..
neysse,, Sandy ve Jeffrey arasındaki klişe ilişki, "sevgilisi olan kızın esas oğlanı seçmesi.." düzleminde ilerlediği için hiçbi cazip yanı yok.. Bu yüzden Dorothy ve Jeffrey ilişkisi ilgimizi çok daha fazla çekiyor haliyle..
Açıkçası Dorothy'nin manik-depresif halinden çok s&m tarafıyla ilgileniyorum: 7/24 tribal takılan ablaların o fasit sıkıcılığı her yerinden akıyor zira: Ama yataktaki istekleri/emirleri ve bunlara aldığı tepkiler hoş..
Dorothy'nin oral döneme takılıp kalmış Frank'le olan ilişkisi (kocası ve çocuunun adamın elinde olması dolayısıyla..) Frank'in kontrolünde olduğu için, kendisi inisiyatif sahibi diil: Aldığı anlardaysa Frank buna karşı koyuyor (yani Scrapbook'taki ya da The Cell'deki gibi bi sonuçla bu ilişkide karşılaşmamız pek olası diil..)
Ve fakat, Jeffrey'le olan ilişkisinde inisiyatiflerini her an kullanıyor: Nasıl sevişmek istiyorsa bunu gerçekleştiriyor: Sadece dokunarak, ya da tokat atılarak.. Ancak bu ilişkiyi de "kocamı kurtarmak 'zorundasın..'"a taşıdığını gördüğümüzde, kadının Jeffrey'ye gerçekten aşık olmadığını, sadece Frank ve çetesinden kurtulmak için Jeffrey'ye yaklaştığını da düşünüyoruz haliyle..
Ve final: Sandy'nin aşırı anlam yüklediği bariz olan rüyası gerçekleştiğinde en ii tepkiyi büyükanne veriyor: "Asla bi böcek yemem.."
Işık kullanımı her Lynch filminde olduğu gibi muhteşem, şarkılarsa genelde bana hitap etmediği için, bişii diyemiyorum: Lynch'in en ii filmi olmasa da, anlaşılabilir filmlerinden biri, birisi olması dolayısıyla bazı bünyelerde özel bi yer kapladığı da aşikar..