La Mala Educación



Almodovar'ın '04 yapımı La Mala Educacion'u, güzel başlayıp, sonradan giderek kötüleşen ve en nihayetinde berbatlaşarak biten bir film.. Sebepleri tamamen tercihleri..

Pedofil bir pederin taciz ettiği Ignacio'nun hikayesini anlatmak üzere yola çıkıyor gibi başlayan La Mala Educacion, gelişmeleri karıştıra karıştıra, "masum" Ignacio'yu filmin villian'ı haline getirmeyi başarmasıyla hakikaten "ohaa" dedirtiyor -en azından bana..

Adım adım gidelim: Ignacio, pederin tacizlerine uğrayan, sevdiği çocuk okuldan atılmasın diye pederin isteklerine boyun eğen kandırılmış bir çocuk.. Aradan geçen zamanda, uyuşturucu bağımlısı bir travesti olmuş.. Ailesinin parasını çalıyor, kendisini taciz eden pedere şantaj yapıyor.. Kardeşi ve peder tarafından da öldürülüyor..

Peder ise, din okulunu bırakıp, yayınevinde çalışmaya başlıyor: Ignacio'nun kendisine yaptığı şantaj karşılığında onu oyalarken, Ignacio'nun kardeşi Juan'a aşık oluyor.. Sonra da Juan'la birlikte Ignacio'nun ölümüne sebep oluyor.. Juan'ın peşini bırakmaya ise niyeti yok..

Juan ise, küçük bir şehirde travesti abisiyle yaşamanın ağırlığı altında ezildiğinden ve abisinin sorumsuz davranışları sebebiyle onun ölümünü hazırlıyor.. Sonrasında onun yerine geçip, Ignacio'nun çocukluk aşkı/şimdiki zamanın yönetmeninin peşine düşüyor.. Abisinin yazdığı hikayenin filme çekilmesi ve illa da Zahara'yı oynama "tutku"su onu çok ileriye götürebilirmiş, kendisi söylüyor..

Ignacio'nun çocukluk aşkı Enrique ise başlarda hiçbir şey bilmediği olayların sırrını çözüyor filan..

Da, yani ana tema nasıl böylesine harcanabilir, hala benim aklım almıyor.. Film ilk çıktığında din okullarına eleştirel baktığı gibi gudik yorumlarla gazlanmıştı: Fakat La Mala Educacion'da bırakın din okulu eleştirisini, istismar edilen bir çocuğun ileride dönüştüğü "şey" eleştiriliyor.. Filmde "gerçek" pederin hikayeye dahil olduğu an ve uzun flashback bölümü, filmi söylemek istediklerinin tam tersi bir noktaya savuruyor..

Juan'ın niye abisinin yerine geçtiğini açıklamayan, film boyu kendini paralamasına sebep olan motivasyonunu son sahnede açıklıyor ancak: Yine de bu beni tatmin etmedi..

Yönetmen karakteriyse, otobiyografik özellikler taşıdığı belirtilen filmin Almodovar'ı..
Kafası çok karışık ve hatta çoğu zaman kaş yapayım derken göz çıkaran bir yönetmenin..

Read more

Grande Ecole



'04 yapımı Robert Salis filmi Grande Ecole, seçkideki diğer kurmaca yönetmenlerin filmleri gibi, yönetmenin -şimdilik, son uzun metraj filmi.. Afişine kanarak izlemeye başladığım Grande Ecole, bir Fransız erotik filmi: Eh, yazının gerisini okumanıza gerek yok-
filmi izlemenize de..

Şaka filan değil, hakikaten de kötü bir film Grande Ecole.. (Muhtemelen aynı adlı) Tiyatro oyunundan uyarlanan filmde, Grandes Ecoles okulda okuyan ve yurtta kalan iki erkek (ve sevgilileri) arasındaki gerilim anlatılıyor.. Bir de sınıf meselesi var tabii: Böyle flashbacklerle filan gözümüze sokulan..

Paul'un babası zengin, ancak ailesi "burjuva" geleneklerine pek bir bağlı olduğundan küçüklüğünden beri çocuğun alt sınıftan yabancılarla konuşmasını yasaklamışlar.. Üniversitede, yine (ekonomik açıdan) alt sınıftan olan işçi çocuğun maruz kaldığı kötü muameleye karşı çıkmasıyla ikili arasında bir aşk filizleniyor.. Paul, bu sırada kız arkadaşı Agnes ile ilişkisini yürütmeye çabalarken, bir yandan da okulun alfa erkeği Louis'nin iç çamaşırlarını filan çalıp, onları giyiyor..

Sevgilisinin "tuhaflaştığını" fark eden Agnes, buna bir son vermek için Louis'yi önce kim tavlayacak oyunu oynamaya başlıyor Paul'la.. Çocuğu baştan çıkarmalar, Louis bıçaklandıktan (evet, bu da oluyor..) sonra Paul'un ellerini Louis'nin bedeninde gezindirmeler filan.. Film tam bir olaylar silsilesi şeklinde gelişiyor.. 

Ve o denli Fransız ve sıkıcı ki, saçma sapan sınıf muhabbetleri, şusu busu cidden bir yerden sonra katlanılmaz oluyor.. Özellikle Paul'un Mecir'e (ve onun temsil ettiği alt sınıfa) olan bakışı, aslında olayın özeti gibi: Son derece steril bir bakış bu.. Onları anlamak için uğraşıyor gibi durmasına rağmen, tek yaptığı vicdan mastürbasyonuna dönüşüyor.. Ki, filmin açılış sahnesindeki anne karakterinde de (hayvan hakları savunucusu kendisi) aynı yaklaşımı görmek mümkün.. Dahi, insan hakları aktivisti Agnes'te de: Steril yaşamların sınıf hassasiyetleri de benzer bir sterilliğe sahip oluyor.. 

Üstüne araya Basic Instinctvari seks oyunları sosu dökmek de filmi iyice katlanılmaz hale sokuyor.. Filmin en başarılı olduğu an, afişte de görseli kullanılan kaletdoskoptaki sevişme sahnesi.. Bu kadar..

Read more

Shelter



'07 yapımı Shelter, Jonah Markowitz'in ilk ve- şimdilik, tek uzun metrajlı filmi.. Romantik-komedi şablonunda ilerleyen film, gerçekçilik dozunun yüksekliğiyle türdaşlarından biraz olsun ayrılabiliyor.. İyi niyetli bu çabası da kimi zaman yetmiyor maalesef..

Bir aile trajedisinin ortasındayız: Anne ölmüş, baba ilaçlarla ayakta duruyor.. İki kardeşten kadın olanının çocuğu var, erkek olanı üniversiteyi kazanmış olmasına rağmen gidememiş.. İkisi de çalışıyor.. Değişerek çocuğa bakıyorlar.. Zach kız arkadaşıyla ayrılma sürecinde, bu sırada kasabaya Shaun geliyor.. Onunla takılmaya başlıyor Zach ve olaylar gelişiyor..

Klasik kendini iyi hisset filmlerinde olduğu gibi, hayatına sahip çık sloganıyla ilerleyen filmde, Zach, eşcinselliği/ni kabullenip, bundan utanmamayı öğreniyor.. Daha önceki sene ailevi sorunları yüzünden gidemediği okula gitmeye karar veriyor.. Buraya kadar sorun yokken, Jeanne karakteriyle film, kaş yapayım derken göz çıkarıyor.. Zira, Jeanne, filmin adeta kötü kadını.. Annelik sorumluluğunu yerine getirmiyor, sevgilisi Allen'la gece geç saatlerde eve geliyor, çocuğunu bırakıp Oregon'a gitmeyi planlıyor: Zach'in bakması şartıyla tabii.. Üstelik homofobik.. 

Kısacası film, Jeanne'den nefret etmemiz için elinden geleni ardına koymuyor.. Bu son derece gereksiz tutumunun karşısına da Zach'in ailesi için her şeyi yapması/okulundan bile vazgeçmiş olması temasını koyunca mesele iyice katmerleniyor.. Bu falsosu dışında, film her ne kadar beklediğiniz gibi gelişse de, kendini sıkmadan izletiyor.. Teknik açıdansa sörf sahnelerinde aynı planları 4-5 kez izletmesi dışında eksiği yok.. Oyunculuklarsa kötü, müzikleri güzel..




Read more

Prömiyer: Telo Bez Duse



Wiktor Grodecki'nin '96 yapımı belgeseli Telo  Bez Duse/Body Without Soul, Not Angels But Angels'taki gibi Prag'daki erkek çocuk fahişeler hakkında: Ancak bu defa konusu fahişelikten ziyade, gay porno filmlerde oynayan çocuklar.. 

Pavel Rousek, bir patolojist.. Otopsi yapıyor, o zamana dek 3500 kişiyi "kesmiş.." "Orta Çağ'da insanlar ellerine sıvı yağ sürerlerdi, şimdiyse çok ilerledik.." diyor eldivenlerini eline geçirirken.. Otopsi yaparken, hem "asıl" mesleğinden, hem de diğer mesleğinden bahsediyor.. Hans Miller adıyla gay porno filmleri çekiyor Rousek.. Filmlerini sattığı şirketler, boşalma sahnesi kısa diye parasını kesiyorlar misal.. Bu yüzden 10 sn süren boşalma sahneleri çekiyor.. Çalıştırdığı çocuklar, onu defalarca soymuşlar, hatta bir tanesi Zippo çakmağını çalmış: Hayatında sadece bir Zippo'su olduğunu belirtiyor ardından.. Prezervatifle çekilen filmleri Alman şirketlerin kabul etmediğini, özene bezene yazdığı senaryolarının üzerine farklı dublajlar/kesmeler yapılıp filmlerini farklılaştırdıklarından bahsediyor.. Oyuncuları aynı zamanda fahişeliklerini de sürdürdüklerinden, onlardan yeterli verimi alamadığını, anal sekse mesafeli durduklarını, hatta kimi zaman onları yumrukladığını filan anlatıyor..

Böyle anlatınca sanki yönetmenin tarafındaymış gibi bir izlenim oluştu mu?? Çünkü Rousek, yaptığı kimi kabul edilemez şeyleri öyle bir şekilde anlatıyor ki, sanki bunları yapmazsa dünyanın sonu gelmiş gibi hissettirmeye çalışıyor.. Çünkü çocuklara hiçbir şekilde güvenmiyor, saygı duymuyor..

Çocuklarsa, AIDS'ten korktukları için prezervatifsiz seks yapmak istemediklerini, Rousek'in onları film çekim süreci boyunca kilit altında tuttuğunu, ücretlerini eksik ödediğini, sürekli bağırdığını, çoğunlukla uyuşturucularla oyuncuları oynattığını anlatıyorlar.. Sözleşme maddelerinde "yönetmenin her istediğini yapmakla" yükümlüler, ancak başlarına gelebilecek herhangi bir şeyde yönetmeni sorumlu tutmayacaklarına dair imza atıyorlar.. Ve yıkım geliyor peşinden: Bir çocuk AIDSli.. Rousek, bir sene önce böyle bir şey olduğunu ancak muhtemelen dedikodu olduğunu belirtirken, AIDSli çocuk, virüsü muhtemelen film çekiminde kaptığını söylüyor.. 

Slovakya'dan Prag'a gelip, Rousek'i bulanlar var: Hep para kazanmak için.. 

Film, teknik açıdan Not Angels But Angels'a göre daha iyi, özellikle porno film çekimiyle otopsinin paralel kurguyla verilmesi, filme hareket katıyor; bununla birlikte "ben straight'im" diyen çocukla, "erkeklerle birlikte yatıp da bunu söyleyen aptaldır.." diyen çocuğun da paralel kurguyla bir araya getirilmesi iyi olmuş..

Hayata dair çok şey öğreten filmlerden Telo Bez Duse..



Read more

Prömiyer: Underage



Danny Linsner ile Ohm Phanphiroj yönetimindeki '11 yapımı kısa film Underage,  yaşları 11 ile 17 arasında değişen birkaç gündür fahişelik yapanlarla, yıllardır bu işi yapan Taylandlı çocukların, düşler ve umutlara adanmış filmi.. 

Sorulan sorulara çocukların verdikleri cevaplardan oluşan içeriğiyle Underage, kısıtlı zamanına çok fazla şey sığdırıyor.. Cevaplar çok ağır.. Para/sızlık her şeyin sebebi.. Küçücük, el kadar çocukların bu denli istismar ediliyor olması çok "fazla" geliyor bünyenize..

Tayland, zaten küçük yaşta fahişeliğe zorlanan çocuklarla anılıyor artık.. Dünyanın her ülkesinden insanlar, çocukları rahat rahat sikebilmek, onlara bir daha unutamayacakları travmalar yaşatabilmek için onca yolu kat ediyorlar.. Üstelik utanmadan da bunları anlatabiliyorlar.. Ülkenin içinde bulunduğu bu duruma karşı onca bilinçlendirme kampanyası yapılmış olmasına rağmen, değişen bir şeyin olduğunu söylemek imkansız.. Underage ise erkek çocuk fahişeler konusunda Tayland'dan çıkan ilk belgesel.. 

Çocukların her söylediği içinize oturuyor, ancak Tao'nun annesinin ölümünden sonra babasının fahişelik yapmasını istenmesi (ve gözyaşları) karşısında ağlamaktan başka bir şey yapamıyorsunuz..

Filmi aşağıda izleyebilirsiniz.. 





Read more

Erkek Çocuk Fahişeler: Not Angels But Angels



Evet, insanın yüreğini dağlıyor şunu söylemek/duymak ancak, hayat da bir yandan bu gerçekleri yüzümüze çarpıyor.. Çocuk fahişelerle ilgili 2 uzun metraj ve 1 kısa metrajdan oluşan 2.5 filmlik seçki-içinde-seçkiye başlıyoruz.. 

Seçki-içinde-seçkinin ilk filmi '94 yapımı Not Angels, But Angels Wiktor Grodecki'nin dünyada pek da fazla kişiye ulaşmamış, ancak alanında ilklerden.. Prag'da, tren istasyonunda, bar/"özel" kulüplerde, parklarda müşteri bekleyen ve yaşları 15 ile 18 arasında değişen çocukların ağızlarından dinliyoruz her şeyi.. Annesi babası evden attığı için bu işe başlayan da var, babası Amerika'dan Çekoslovakya'ya göç ettiği için de, parasız kaldığı için de.. Kimi yeni başlamış, kimi uzun süredir içinde..  Belgesel zaman zaman, araya "melek" heykel planları, alta klasik müzik koyarak meselesini fazlasıyla şerbetlendirse de, karşımızda son derece "gerçek" bir dünya duruyor.. 

Ama en çok: O çocuklarla göz göze gelmek zor geliyor.. Gencecik bedenlerinin haftada en az 3-4 kez satıldığını söyleyerek gözlerinizin içine bakıyorlar.. Birçoğu "yetişkin" gibi davranmayı çoktan öğrenmiş, sigaraları ellerinden düşmüyor.. Ama çocuklar: Atari salonları tek eğlenceleri.. Kazandıkları paranın tümünü orada harcayıp, parasız kaldıklarında yeniden "işe" çıkıyorlar-
pezevenkleri de bunun farkında "kısır döngü" diye tanımlıyor bu durumu..

Pezevenkleri ise son derece sakin bir şekilde yaptığının illegal olduğunu belirterek yaptığı işi anlatıyor.. Polis baskınlarından önce haberdar olup, istasyonu boşaltmalarını, politikacılardan, şarkıcılara, sunuculardan, doktorlara kadar geniş bir skalaya yayılan müşteri portföyünü filan anlatırken de son derece sakin.. Sinirleriniz bu sakinlik karşısında tel tel olurken, belgeselin de daha sorgulayıcı olmamasına şaşırıyorsunuz.. Bu işin mafya ayağı ne durumdadır, 12 yaşındaki bir çocuğun bu "işe" başlayabilmesi neden sorgulanmamaktadır?? Belgeselin sadece 15 yaşından büyükleri konu etmesi de Çekoslovakya'daki yaş sınırından kaynaklanıyor.. Daha aşağı yaşlara indiğinde "suç"u belgeleyeceğinin farkında çünkü..

En çok korktukları şeyi paylaşırken belgesel çok daha ağırlaşıyor, kimi yalnızlık, kimi fakirlik, kimi AIDS derken, bazıları "hiçbir şey" diyorlar.. Bu iş artık para getirmeyene, müşterileri onu beğenmemeye başlayana, naif bir umutla söylendiğini hissettiğiniz daha iyi bir iş bulana, çaresiz bir umutla söylendiğini hissettiğiniz "Amerika'daki müşterim benim için gelene" kadar bu işi yapacaklarını da söylüyorlar.. Filmin üzerinden geçen 18 yıl onları şu an hangi noktalara savurdu, bilemiyoruz.. 

Meselenin bir de erkek olma/erkeklik ayağı var: Kimi evli ve çocuklu mesela, kimi heteroseksüel olduğunu belirtiyor, iki tanesi biseksüel olduğunu.. Zorunluluklarını dinlerken başka bir nokta devreye giriyor: Miss Jackson'ın (ki, belgeselde kendi geleceğini inşa etmek için didinip durduğu hissini seyirciye geçirebilen tek kişi..) bir yerde dediği gibi: "MTV için çalışmaya başlayacağız.." "Refah" ülkesi Amerika'nın vaat ettiği "kısa yoldan para kazanma", "az çalışıp çok para kazanma" hayallerine kapılan gençler, hayatı Amerika filmlerindeki gibi yaşamak isterken, para denilen nanenin öyle kolay kazanılmadığını, kazanılsa bile hiçbir zaman yetmediğini anlamakta zorlanmıyorlar.. Ancak davetkar Amerika hep onları çağırıyor.. Kapitalizmin ne kadar yıkıcı olduğunu/-abildiğini bu çocuklar -hiç de farkında olmadan, anlatıyorlar size.. 

Kimi kabul edilemez eksikliklerine rağmen, bence mutlaka izleyin..



Read more

Beautiful Thing


 '96 yapımı Hettie Macdonald filmi Beautiful Thing, ilginç bir biçimde yönetmenin ilk yönetmenlik denemesi.. İlginçliği şurada ki, kendisinin sinemalarda gösterilen son filmi de Beautiful Thing.. Sonradan çeşitli diziler ve tv filmleri çekse de, ilk ve tek sinema filmiyle Gay Kimlikle/r seçkisine başlıyoruz.. Lezbiyen Kimlikle/r seçkisi zamanında "gay seçkisi de yap" diye mesaj/mail atanlara itlaf ediyorum bu seçkiyi..

Beautiful Thing, son derece ağır bir gerçek evrende geçiyor.. Ken Loach filmlerini andırır bir şekilde işçi sınıfının ortasındayız.. Anne, bar işletme lisansı almaya uğraşan bir barmen.. Bir oğlu var.. Jamie.. Gay.. Ne iş yaptığı meçhul olan bir sevgilisi var.. Zor bir çocukluk geçirdiğini, oğlunun üzerine titremesinden anlıyoruz.. Onu doyurabilmek için hırsızlık bile yapmış..
Ste var sonra, baba ve abi baskısı altında, aile içi şiddet mağduru.. Artık dayanamadığı bir noktada evi terk ediyor ve Jamie'lerde kalmaya başlıyor.. İkili sevgili oluyor..

Film, bu ağır, kimi zaman taşınamayacak kadar ağırlaşan dünyayı komediye bulayarak anlatıyor, hatta öyle ki -teşbihte hata olmaz, olağanüstü güzel film Neşeli Günler ayarında handiyse.. İngiliz mizahını seviyorsanız filmden fazlasıyla zevk alabilirsiniz.. Kimi zaman klişelere başvurmasını nasıl karşılarsınız bilemem ama: "Futboldan hoşlanmayan gay" klişesi, "tuff guy"ımızın "çek ibne ellerini" tarzındaki eşcinsel-homofobik beyanı/kavgası, aynı yatakta uyuma gerginliği (ki, Ümit Ünal'ın da bu konuda ilginç mi ilginç bir öyküsü vardır, yeri gelmişken belirteyim..) vs..

Hayat gibi bir film Beautiful Thing-
klişeye bulanmak benim de hakkım.. Tüm bu kaosun ortasındaysa Tameka Empson'ın pek şeker oyucnuluğu ve Mama Cass duruyor..



Read more

Il Fiore Delle Mille E Una Notte



Pasolini'nin '74 yapımı filmi Il Fiore Delle Mille E Una Notte, Hayat Üçlemesi'nin de son yapımı.. 1001 Gece Masalları olarak bildiğimiz öykülerin uyarlanması için Pasolini ve set ekibi birçok coğrafyayı dolaşmışlar.. Ancak, Pasolini'nin bu işin altından başarıyla kalktığını söyleyebilmek -üçlemedeki diğer filmlerde olduğu gibi, zor..

Teknik özensizliklerden başlayalım: Üçlemedeki diğer filmler gibi oyunculuklar rezaletin de altında.. Aziz ve Aziza bölümünde Aziz'in yüzüne tam 3 defa sinek konuyor ve kendisi de bunları da eliyle uzaklaştırıyor: Böyle büyük bir prodüksiyonda eh hadi bir tanesi "nazar boncuğu" olarak kabul edilebilir, ancak 3 kere -ve üstelik yakın plan çekimde, gerçekleşmesi kabul edilir gibi değil.. Özel efektlerin rezilliğine hiç girmeyelim, çok da fazla olmamalarına rağmen bu kadar başarısız özel efektleri en son ne zaman gördüm hatırlamıyorum.. Her türlü romantik, erotik, seksi sahne, berbat yönetmenlik tercihleri ve oyunculuk yüzünden heba ediliyor.. Hatta tüm bu yönetim başarısızlığı üçlemedeki diğer filmlerin üzerine öylesine sinmiş durumda ki, karakterin içinde bulunduğu hiçbir duygu "gerçek" gibi görünmüyor.. Pasolini'nin üçlemeyi camp bir sirk olarak üretmediği belli, filmlerin bu çöp hali insanı endişelendiriyor kimi zaman..

Filmdeki hikayelerden en güzeli Zumurrud ve Nur Ed Din (Ed Gein :p)  arasındaki aşk.. Her ne kadar Nur Ed Din önüne gelenle yatsa da, finalde aşk kazanıyor.. İblis'in maymuna dönüştürdüğü adam-keşişin hikayesi de Nepal'e vardığında özellikle çanların çaldığı bölümde tuhaf bir etkileyicilik kazanıyor-
nepal fonu ve çan faktörü..

Filmin kurgusuyla üçlemedeki diğer filmlere nazaran daha iyi.. Geçişler en azından bir formüle ("ne okuyorsun aşkım??/Dinlemek ister misin??", "sana hikayemi anlatayım..") dayanıyor ve flashback sonrası hikaye devam edebiliyor.. Müziklerse diğer filmlere göre kötü.. 

Falan filan.. 



Read more

I Racconti Di Canterbury



Pasolini'nin Hayat Üçlemesi'nin ikinci filmi I Racconti Di Canterbury, aynı adlı Geoffrey Chaucer romanından uyarlanma.. Üçlemedeki diğer filmler gibi belirli bir bütünlükten yoksun olan filmde, kitapta anlatılanlardan seçme öyküleri izliyoruz..

I Racconti Di Canterbury'nin iki artısı var: Olağanüstü müzikleri ve en azından görüntü yönetmenliğinde belli bir sınırın üstünde durabilmesi.. Onun dışında, Il Decameron'dan hallice bir deneyim bekliyor bizi.. Ancak belirttiğim gibi, The Canterbury Tales görsel açıdan daha özenli olduğu için, en azından sıkılmadan izleyebiliyorsunuz.. Bazı anlarıysa filmin büyüleyebiliyor-
yeşil bahçedeki sahne misal..

Film ve genel olarak üçlemenin lafı geçtiğinde "cinselliğe övgü" ibaresi çok sık geçse de, ban göre ölümle ilgili olan bölümler çok daha akılda kalıcı.. Bununla birlikte ilk filme yer alan, ikinci filmde giderek sesi kısılan, üçüncü filmdeyse esamesi okunmayan eleştirel üsluba da dikkat çekmek gerekiyor.. Ah bir de Pasolini'nin filmde illa yer kaplama isteğine..

Filmdeki korkunç mizah anlayışıyla karşılaşmayı istemezsiniz muhtemelen-
finaldeki cehennem sahnesiyse olağanüstü misal.. Keşke sadece orada geçen bir film çekseydin de, sosyal mesajlarını kendine saklasaydın Chaucer-rolüne-illa-bürünmeye-çabalayacağına-Pasolini diyorsunuz.. Dedim..

Read more

Pasolini'nin Hayat Üçlemesi: Il Decameron



Pier Paolo Pasolini'nin '71 yapımı filmi Il Decameron, aynı adlı Bocaccio kitabından uyarlanan, Hayat Üçlemesi'nin ilk filmi.. Üçlemeyi oluşturan her filmiyle büyük festivallerden ödül alan Pasolini'nin kariyerinin son dönemini incelemek için iyi bir fırsat olacağını düşündüm.. Teknik başarı/başarısızlık, kullanılan yöntemler vs derken, Pasolini son dönemlerinde her filmiyle giderek daha büyük şok dalgaları yaratmaya başlasa da, Salo dahil, bu son filmlerinde hep bir şeylerin eksik olduğu hissine kapılabilirsiniz.. Kendi adıma ben kapılıyorum..

Üçlemenin ilk filmi Il Decameron'sa bu eksiklikten nasibine düşeni fazlasıyla almış, ruh yoksunu bir film.. Herhangi bir sinema öğrencisinin dönem sonu filmi gibi duran teknik özensizliğiyle film, son derece sorunlu bir şekilde ak/m/ıyor.. Öykülerin epizodik olarak art arda dizilmesiyle belki bu kısmı görmezden gelebiliriz, ancak filmdeki rezalet oyunculukları (da) "yabancılaşma" olarak açıklamayacağız değil mi??

Orta Çağ'ın skolastik karanlığında geçen film/kitap, toplumdaki yozlaşmayı anlatıyor: Tabii ki, bundan kiliseyi temsil edenler de paylarına düşeni alıyorlar: Bahçıvanlarla sevişen rahibeler, "kirli" işlerini yaptırmak için adam tutan din adamları, başkalarını kandırarak tecavüze yeltenen din adamaları  vs.. Halk da kiliseyi temsil edenlerden geri kalmıyor tabii: Piskoposu soyan ölü hırsızları, papazı kandırıp azizliğe yükselen adam vs..

Aşk konusu da garip: Bir yanda yasak aşk yaşıyor diye kardeşinin sevgilisini öldüren gençlerden birinin de yasak aşk yaşıyor olması; sevgilisi Lorenzo (yukarıdaki fotoğraf da Lorenzo'ya ait..) öldürülen genç kadının sevgilisinin hatırasına sahip çıkışı, eşini aldatan kadın, birbirlerini seven çiftin evlilik öncesi sevişmelerinin yaratacağı skandalın sırf çocuğun zengin olması dolayısıyla örtbas edilmesi vs..

Kıssadan hisse tadındaki bu öyküler son derece özensiz bir şekilde "film" haline getirildiği için, ne yazık ki filmi sevmiyorum pek.. Bununla birlikte meseleyi doktrin bağlamında değil de, kişi/ler bazında ele aldığından filmin kiliseye karşı olan tavrı da çok keskin değil.. Aşk/seks güzellemeleri de kendi içlerinde değilleyenlerini barındırdığından fazlaca umutlu olabildiğim alanları değil filmin..

Eh, bir de finaldeki cümle var.. Belki her şeyin özeti o cümlede yatıyor: Keşke cümle kendi kendini gerçekleştiren kehanet olsaydı filan diyorsunuz.. Dedim..

Read more

Gremlins



Bitmesini istediğim bir yıl '11.. En son '08'in bitmesini bu denli istemiştim.. Yeni yıl, şu ankinden daha farklı gelmeyecek muhtemelen, ama işte: Kimi şeylerin değişmesini umutla bekliyorum.. Sene sonu/yeni yıl filmi için ilkin Breakfast At Tiffany's'i yazacaktım, sonra vazgeçip Gremlins'i seçtim.. Sebebi basit: Kate'in yeni yıl için hissettikleri..

Mucit babanın oğluna yeni yıl hediyesi olarak Mogwai almasıyla gelişen olayların, "Noel Gecesi Kabusu"na dönüşmesini konu eden Gremlins'in bir kuşağı etkilediğini yaşayarak/izleyerek öğrendik.. Gizmo'nun şirinliği, Gremlinlerin espri anlayışı vs.. Filmin arka planındaysa bir babanın çabaları var: Küçükkken hiç dikkatimi çekmeyen bu ayrıntı, her ne kadar komediye bulansa da, dramının naifliğiyle yeri geldiğinde gözyaşlarına boğabilme potansiyeline bile sahip-
moralim bozuk olsa ağlayabilirdim, evet..

Kate'in yaşadığı travma sonrası Noel'den hoşlanmaması her ne kadar senaryo açısından "kızın bir geçmişi olsun.." bağlamında olsa da, Noel hakkında söylediklerinin altını boşaltmıyor.. Ayrıca evet, sevmek zorunda değiliz..

Annenin mutfakta gremlinleri öldürdüğü sahneyle, Barda ve sinemada geçen sahneleri filmin zirvesi.. Gremlinlerin liderinin kaykay ve üç tekerlekli bisiklet üzerindeki sahneleri de müthiş.. Gizmo her ne kadar sevimliliğiyle çocukken kalbimizin bir numarası olsa da, büyüdük(ve kirlendik)çe gremlinleri daha bir sempatik bulmaya başlamış, hatta kimilerimiz işi Gizmo'dan nefret etmeye değin götürmüştü-
onlar kendilerini biliyorlar, ben hala o noktaya gelemedim.. Ama gremlinleri Gizmo'dan daha "şirin" bulduğumu belirteyim.. 

Göndermeleri, olağanüstü kimi sahneleriyle, yucinematek'in '11'i kapatan filmi oldu Gremlins.. Herkese iyi seneler..

Read more

La Piel Que Habito



'11 yapımı Pedro Almodovar filmi La Piel Que Habito, son derece rüküş bir film.. Almodovar'ın son dönemdeki çoğu filmi gibi benzer temaların iddialı kadrajlarla kolajlanmasından fazlasını bulamadım..

Filmin hikayesi lineer olarak şöyle: Marilia, iki farklı adamdan iki çocuk dünyaya getirmiş bir hizmetçi.. Oğullarından biri evin sahibinden, ki ünlü bir plastik cerraha dönüşüyor büyüdüğünde.. Diğeri ise başka bir adamdan ve "sorunlu.." Sorunlu çocuk Robert'in eşiyle yakınlaşıyor, birlikte kaçıyorlar, araba kaza yapınca Robert'in eşinin vücudu yanıyor, Robert onu tedavi etmeye çalışırken eşi intihar ediyor.. Bir süre sonra Robert'in kızı tecavüze uğruyor ve adamımız da intikam almaya karar veriyor..

Tim Burton Sweeney Todd: The Demon Barber of Fleet Street'i çekerken"kanlı" film çekmek istediğinden bahsetmiş ve ortaya ucube bir şey çıkmıştı.. Almodovar'ın filmindeki tıraş etme sahnesinde aklıma Tim Burton geldi.. Senaryosundaki intikam arzusu, psikopatlık ve twist bağlamında Oldboy'la yarışabilecek düzeyde olan La Piel Que Habito, ne yazık ki, görsel açıdan taşıdığı onca ihtişama rağmen, son derece vasat..

Filmde, çoğu Almodovar filmindeki gibi bir "her şeyden bahsetmeliyim.." tadı alıyorsunuz.. İşte bu her şeyden bahsetme arzusu, filme zarar veriyor: Hiperaktif bir çocuk gibi odaklanma sorunu yaşıyor film: Evet, hepsinden birer tutam var: Bir kadının trajedisi, bir genç kızın trajedisi, bir baba-cerrahın trajedisi, tecavüz eden gencin trajedisi, bir anne-hizmetçinin trajedisi, intikam arzusu, baba-cerrahın eserine olan tutkusunun intikam tutkusunu yenmesi, tecavüz edenin tecavüze uğrama trajedisi, yeni kimliğin kabul edilme süreci, esere olan tutkunun gözleri kör etmesi, geçmişe dönüş arzusu vs.. vs.. Film o kadar çok şeyi konu ediyor ki, hepsini anlatmaya çalışırken odaklanamıyor.. Odaklanamadığı gibi, kimi zaman kaş yapayım derken göz çıkarıyor..

Her şeyden önce bireysel adalet tarafında saf tutarak son derece yanlış yapıyor film: Üstüne üstlük bunu cinsel kimlik üzerinden işleyerek son derece cinsiyetçi okumalara kapı aralıyor: Tecavüz gibi bir suça öngörülen "ceza", bir insanın cinsiyetini değiştirmek oluyor ki, 21. yy hadım etmesinden başka bir şey değil.. Filmin bu bölümleri "fikir.." olarak perdede son derece catchy dursa da, sorunlu olduğu gerçeğini değiştirmiyor.. Meseleye eleştirel bakabildiği tek nokta, Vera'nın Robert'ten intikam aldığı sahne.. Onun dışındaki 6 yıllık sürecin ayrıntılarını anlatırken, hiçbir eleştirel doneye rastlayamıyoruz.. Bir de tabii "hak" meselesi var: Zengin olmanız, evinizde ameliyathanenizin olması gerekiyor tabii hak aramak için.. Filmde polisin olduğu tek sahneyse, "fakir" bir annenin kaybolan oğlunu aradığı ve polisin "ceset ortadan kaybolmuştur.." beyanından ibaret.. Röh..

Falan filan..


Read more

Eastern Promises



Cronenberg'in yönettiği '07 yapımı Eastern Promises'in "en" özelliğinden bahsederek başlayayım: Kariyeri boyunca "sadece kadın oyuncuların vücudunu gösteriyor.." diye eleştirilen yönetmen, Eastern Promises'teki antolojik hamam sahnesiyle eleştirilere son noktayı koydu..

Tatiana, 14 yaşında Rusya'yı terk ederek, bir arkadaşı sayesinde Londra'ya geliyor, ve tabii ki mafyanın eline/içine düşüyor.. Kirill'in başarısız tecavüz girişiminden sonra Semyon işi halledip, uyuşturucu verdikleri genç kadını fahişeliğe zorluyorlar, ve fakat Tatiana hamile kalıyor ve kaçıyor.. Olayların fitilini ateşleyen bu kaçış sonrası film, birçok koldan akmaya başlıyor, mafya içi hesaplaşmalar, Anna'nın verdiği mücadele, FSB ajanı Nikolai'ın mafyanın tepe noktasına çıkması vs..

Açıkçası filmi diyelim bir Gomorra gibi belgesel tadında izleyemiyorsunuz, çünkü soğuk savaştan beri Rus'lara (genelleyelim eski SSCB'ye) karşı oluş/turul/an önyargının izlerini bu filmde de sürmek mümkün.. Evet, film birçok gerçeği yüzümüze çarpıyor: Ekonomik zorluklar yüzünden ülkelerinden kaçıp başka ülkelerde fahişelik yapmak zorunda kalan/bırakılan kadınlara "Nataşa" kültürüne sahip bir ülke olarak biz de çok yakından tanıklık ediyoruz.. Oligarkların inşa ettikleri zengin dünyanın giderek mafyalaştığını da.. Filmin mekan olarak Londra gibi kozmopolit bir yeri seçmesi de bu açıdan sorgulanabilir: Çok-kültürlülük bağlamı, filmin bir yerinde Stepan'ın ırklar hakkında söyledikleriyle zıvanadan çıkıyor: Çeçenler hakkında söylenenler vs.. Kirill'in hakkındaki (ve alttan alta filmde de hissettirilen) "ibne"liği filan.. Filmdeki karakterlerin eylem/söylemleri, dediğim gibi belgesel tadından uzaklar.. Nikolai'ın aslında bir ajan olması da meseleye iyice tuz biber ekiyor.. Eh, çünkü soğuk savaştan beri biliyoruz ki, Ruslar -hep, "kötü adam"lar, öyle böyle değiller..

Filmin, tek ilginçliği şu: Ruslar'la savaşanlar da (Anna, Nikolai) Rus.. Ancak bu ilginçlik de sorunun "kültürel" olduğuna işaret etmek gibi dezavantaja sahip..

Evet, son derece sert bir film Eastern Promises, ancak bu, dünyada sadece Rus kültürü/ekonomisi/mafyasına ait bir olgu değil: Taylandlı çocuk-fahişeler, Çinli çocuk-işçiler, beyaz kadın ticareti, uyuşturucu ticareti, cins hayvan ticareti vs.. Liste uzayıp gidiyor.. Kimi zaman devletleşen organize örgütler hakkında konuşmak için meseleye ırk bazında değil de, daha geniş bir perspektiften bakmak gerektiğini düşünenlerdenim.. Çünkü bu örgütler tek başlarına çalışmıyorlar..

Oyunculukların hepsi üst düzey.. 
"Siktirin gidin.. Orospu.." 

Read more

A History Of Violence



[Kahve insanı olmama rağmen, bugün sabahtan beri içtiğim 4. Kupa çay bu..]

Cronenberg'in '05 yapımı filmi A History Of Violence gösterime çıktığında izleyenleri ikiye bölmüştü: Eski Cronenberg dünyasından izler bulamayanlar filmi eleştirirken, Cronenberg'in bu yeni halini beğenenler de olmuştu..

Seçki başladığından beri Cronenberg hakkında pek de konuşmadığımı fark ettiğimden böyle bir giriş yapmayı uygun buldum: Evet, Cronenberg beden üzerine çektiği onlarca filmle kült yönetmenler arasında kendine çok özel bir yer edinmişti.. Kariyerinin zirvesi bana göre Crash olsa da, kendisinin ilk (ve orta) dönemlerini arayanlar da yok değil.. Fimografisine baktığımızda yönetmenin kariyerini 3 döneme ayırabiliriz: İlkin görece düşük bütçeli saf body-horror üzerine yoğunlaştığı dönem, ki kendi adıma bu dönemki filmlerini sevmediğimi belirtmiştim ilgili filmlerle ilgili yazılarda..

İkinci dönemse benim Videodrome'la başlayan "büyüyen" Cronenberg dönemi.. Belli bir dikkat çeken yönetmenin mainstreame yaklaştığı bu dönem, sadece body-horror değil, felsefik, psikolojik ve sosyolojik donelerle zenginleştiği için Cronenberg'in en kayda değer işlerini  içeriyor..

Üçüncü dönemse Spider'la başlayan "yıldız stüdyo yönetmeni" dönemi.. Bunun getirileri kadar, götürüleri de oldu.. A sınıfı oyuncularla çekilmiş, dünya çapında gösterime giren filmler ödül sezonlarının değişmezleri arasına girmeye başlarken, Cronenberg'in alışıldık imgelerinden  uzaklaşmaya başladığının göstergesiydi.. Aslında buradaki şey, bana kalırsa Cronenberg'in meseleye salt "beden" üzerinden bakmaktan vazgeçmesi.. Zira psikolojik/felsefik altyapısının ne denli güçlü olduğunu bildiğimiz yönetmen "ruh"u da meselesine dahil ediyordu.. Ancak "somut" şeyler görmeye alışkın bünyeler bu yeni-Cronenberg'e uyum sağlamada zorlandılar..

A History Of Violence'sa çok iddialı bir isme sahip olma handikabı dışında herhangi bir falso içermeyen bir yapım-
geçmişe döndüğümde filmin bu iddialı isminden dolayı adeta antropolojik bir araştırma içereceğini düşünmüştüm, evet :((

Amerika'nın artık işlene işlene eprimiş, banliyö yaşamına, diğer banliyö filmlerine oranla çok daha kesif bir noktadan bakıyor A History Of Violence: Yıllardır aynı yastığa baş koyduğunuz, çocuklarınızın babası aslında "o" değilse neler olur?? Filmin finali bu açıdan çok manidar: Taşıdığınız onca acıya rağmen, aynı masaya oturup yemek yersiniz..

Film de bu "aynı"lığı oldukça karamsar bir şekilde vurguluyor: Evin kızı çığlık atarak uyandığında tüm aile, son derece plastik bir samimiyet halesi altında bir araya geliyor.. Sabah kahvaltıları, beyzbol maçındaki "son dakikada" maç alma olayları, otelde gerçekleştirilen ponpon kız fantezileri filan: En kitschinden bir Amerikan ailesi izlediğimiz.. Tom'un dükkanına gerçekleştirilen saldırı sonrasında bu cilalı yüzeyden eser kalmıyor.. Başta inanılmayan şeyler (Tom'un Joey olduğu, çocuğun kendine olan güveni..), zamanla gerçekleşmeye başladığında aile büyük bir trajediye sürükleniyor.. Çocuk uzaklaştırma alıyor, Tom adam öldürmeye devam ediyor, Edie şerife yalan söylüyor.. Ailenin bireyleri, başlangıçtaki kitsch dünyalarına geri dönmek için insanüstü bir çaba sarf ediyorlar.. Dönüyorlar da..

Edie'nin yaşadıklarının çok da iyi ayrıntılandırılmadığını düşünüyorum, aslında bu denli testosterona bulanmadan, çok daha psikolojik bir film olabilirdi A History Of Violence: Edie'nin iç dünyası (ki, korkunç bir travma aslına bakarsanız, kocanızın eski bir mafya tetikçisi olduğunu öğrenmek) hakkında bir "kadın filmi" yapılabilirdi..


Read more

eXistenZ



[Kimse de demiyor ki aga kronolojik olarak gitmen gerekirken film atlamışsın diye..]

David Cronenberg'in '99 yapımı filmi eXistenZ, örneğine pek de sık rastlamadığımız bir gerçek/lik üzerine.. Ya dünya, bildiğimiz gibi değilse??

Biliyorsunuzdur: Second Life'ın artık gerçek hayattan hiçbir farkı yok.. Net erişiminiz yoksa bir benzerini Sims karakterlerinizle yaşayabilirsiniz: Uzun süredir ilk-orta-lise çağındaki kızlarımızsa Stardoll dünyasında yaşıyorlar, bir kısım gençlik günlük programlarını Ogame saatlerine göre yapıyorlardı.. Tabii, teknoloji de gelişti, Wii'yle joystick anlayışımız değişti, Guitar Hero enstrümanlarıyla virtüöz bile olduk (South Park'ın çok güzel bir bölümü vardı bununla ilgili), Microsoft'un şimdiye dek kullandığımız joystickleri devre dışı bırakan teknolojisi Kinect filan derken, oyun dünyası alıp başını gitti.. Haliyle böyle dönemlerde eXistenZ'in tartışmaya açtığı konulara daha fazla eğilmek gerekiyor-
ya da oyununuzu oynamaya devam edin..

eXistenZ'in başlangıcında oyun tasarımcısı Allegra'ya suikast girişiminde bulunuluyor ve Ted'le ikisi kaçmaya başlıyorlar.. Allegra eXistenZ'in yeni versiyonunun zarar görüp görmediğini anlamak için güvenebileceği bir "arkadaş"la oyuna bağlanmak istiyor, bununla birlikte Ted'in bioportu yok.. Ted, bioport sahibi oluyor ve oyuna bağlanıyorlar.. Orada yeni bir oyunu denemeye başlayan ikili, kendilerini adeta bir savaşın içinde buluyorlar: Gerçekçiler (underground oluşum) ve sanal gerçekçiler (oyunun 3. katmanındaki şirket..) arasındaki savaşta Allegra ve Ted de karşı karşıya geliyorlar finalde.. Ancak bu final, filmin finali değil.. Twistle asıl gerçe/kli/ğe dönüyoruz, ancak filmin muallak finaliyle "uygarlığın huzursuzluğu"nu yaşarken buluyoruz kendimizi..

Her şeyden önce filmle ilgili belirtmem gereken bir şey var: Ted'in Allegra'nın bioportunu dillediği sahne inanılmaz erotik ve fetişist-
en az bu sahne kadar erotik ve fetişist bir sahne de Shallow Grave'de vardı..

Twiste kadar bizzat sanal gerçekliği yaratan kişi olarak tanıdığımız Allegra, twistten sonra karşımıza son derece katı bir gerçekçi olarak çıkıyor.. Allegra'nın benzin istasyonundaki gerçekliği duyu organlarıyla kontrol ettiği sahne bu yönden öne çıkıyor: Ted içerideyken, Allegra duvara dokunarak, yerden toz kaldırarak, taş atarak adeta bir kör gibi eXistenZ'in evrenini keşfederken, ironik bir biçimde karşısına mutant çıkıyor.. Benzer şekilde Ted de Ski Club'da kaldıkları yerde sarı bir sandalyeye "dokunarak" gerçek olup olmadığını sorguluyor.. Beş duyumuzla algılayabildiğimiz için "gerçek" sandığımız evren, doğrudan sinir sistemimize bağlanan podlarla bir oyunun parçasına dönüşürse ne olur peki?? Öyle bir durumda hangi algımıza güvenebilir, gerçe/kli/ği nasıl tanımlayabiliriz?? Ucuz bir b-film tanıtımıyla devam edersek: Gerçe/kli/ğin Peşinde: eXistenZ, bu sorgulamayla da yetinmeyip konu ettiği savaşla iki grubu karşı karşıya getiriyor.. 

eXistenZ, makineyle insanın iç içe geçtiği bir singularity evreninde değil, muhtemelen ondan bir önceki dönem olacak makine-insan birleşimi hakkında öngörülerde bulunuyor.. Savaş da bu yüzden çıkıyor zaten: Bir sonraki evreye geçip makinelerle bilincimizi bütünleştirmek mi, yoksa "bu" şekilde kalmak mı?? Sonraki dönem üzerine birçok eser bulmak mümkün, ancak eXistenZ, öncesine odaklanarak geçişin o kadar da kolay olmayacağını imliyor.. Bu yönüyle aslında benzerlerinden son derece ayrıksı bir noktada duran bir film eXistenZ: Zira örneğin bir Matrix gibi apokaliptik siber dünyada geçen filmlerde bu geçiş "zaten" yaşanmıştır, isyan bu geçişten sonra çıkmıştır.. 

Oldukça etkili bir "şey" eXistenZ.. Ayrıca o podlardan ben de istiyorum.. Bir de çoğu kişinin tiksindiği Çin lokantasındaki sahne iştah açıcı olmasa bile oldukça "güzel.." İlginçtir, Jude Law'ın en "güzel" göründüğü sahne de o..

Read more

Hugo



Martin Scorsese'nin '11 yapımı filmi Hugo'yu ancak bugün, ve hatta A Dangerous Method yerine seçerek, izleyebildim-
çalışmak kötüdür..

Filmin hikayesini özetlemekle uğraşmayacağım.. Bahsetmek istediğim şey Martin Scorsese'nin tutkusu-
başka bir şey daha var, ona sonra geleceğim..

İlk olarak '90'da sonrasında da '07'de kar amacı gütmeden sinema vakıfları kurarak eski filmlerin restorasyonunu üstlenen bir figür her şeyden önce Martin Scorsese: Hatta ülke sinemamızın önemli filmlerinden Susuz Yaz'ın ve Hudutların Kanunu'nun restorasyon işlemleri için gerekli ücreti de World Cinema Foundation sağlamıştı..  Sinemaya ne kadar değer verdiğini de takip ediyorsanız, biliyorsunuzdur.. Açıkçası belli bir dönemdir (Gangs Of New York'la başlayan bir süreç diyelim) Scorsese filmi izlemek istemiyordum.. Gangs Of New York'u beğenmemiştim, sonra ne olduysa Oscar muhabbetinin cılkı çıktı, Departed bana göre tam bir fiyaskoydu.. Oscar sonrası da Scorsese sinemasına uzak kalmaya devam ettim.. Ta ki Hugo'ya kadar.. 

Hugo'yu izleme sebebimse üstteki paragrafın giriş cümlesinde yatıyor: Bir sinema-sever olarak Martin Scorsese figürü.. Bu figür bana "yönetmen" Scorsese'den daha çok hitap ediyor.. Hugo'da da işin teknik kısmını bir yana bırakırsak, filmin ruhuma dokunduğu anlar da tam olarak "yönetmen"  Scorsese'nin değil, sinema-sever Scorsese'nin devrede olduğu anlara denk düşüyor.. Melies'in -kendi ağzından- geçmişini anlattığı o olağanüstü bölüm mesela: Gözlerim doldu.. Benzer şekilde teşekkür konuşmasını yaptığı sahnede de.. Çünkü oradaki şey -nasıl desem, saf-sinema-sevgisi.. Scorsese'nin de bir yönetmen olarak Melies'e karşı duyduğu sevgi-saygıyı hissedebiliyorsunuz o sahnelerde.. Ben hissettim, hatta teşekkür ertesinde perde açıldıktan sonra ağlamaya başladım..

Öte yandan, Melies'i sinema-tv öğrencilerinden daha fazlasına tanıtma gibi bir işlev görüyor Hugo.. Ki, değinmek istediğim diğer konu da bu: Artık çoğu şeyi sinemadan öğreniyoruz: Yunan mitolojisi, Facebook'un kuruluşu, önemli şahsiyetlerin hayatları, uzak-yakın geçmişteki kültürel/siyasi olayları vs.. Evet, modern insanın vakti pek yok belki, ama; filmler aracılığıyla öğrendiklerimiz yeterli mi?? Dahası bu filmlerde edinilen "hap" bilgilerin, şöyle bir zararı olabilir mi: Aynı şeyleri bilen/konuşan bir toplum.. Ortadaki handikap bu: Melies'i geniş kitlelere -yeniden, tanıtmak evet büyük bir güzellik; fakat bununla birlikte Melies hakkında hep "aynı" şeyleri konuşacak bir kitle de oluşturuyor bu.. Bunu filmi eleştirmek adına söylemedim, genel olarak Hugo'dan bağımsız bir tespit..

Film görsel açıdan müthiş: Açılış sahnesinden itibaren içinden çıkamıyorsunuz-
3-dli yorum oldu :)) 
Ben Kingsley ve Helen McCrory ışıl ışıllar.. Saatin dev sarkacının sallandığı sahnelerse olağanüstüydüler.. 
Sinemayı seven herkesin de izlemesi gerektiğini düşünüyorum: Melies'in modasını "geçiren" zaman, "şu anki" tekniklerin modasını da geçirdiğinde birileri de Martin Scorsese hakkında film yapar mı??

"Hepsine hükmedecek tek sinema, hepsini o bulacak: Hepsini bir araya getirip, salonda birbirine bağlayacak.."

Read more

Persona



Ingmar Bergman'ın '66 yapımı filmi Persona, La Pianiste hakkında yazarken, adını andığım filmlerden biriydi: "Bana göre sinema tarihinin en iyi/ayrıntılı işlenmiş s&m portresiyle karşı karşıyayız.. Eylemleri belki "tuhaf" geliyor Erika'nın, ancak öylesine gerçek ki, bir noktadan sonra biyopsi seansındaymışsınız gibi hissediyorsunuz: Erika'dan alınan parça/lar patolojiye gönderilip inceleniyor: Filmin/kitabın beni en çok etkileyen yönü de tam olarak bu-

filmi/kitabı başyapıt seviyesine yükselten de: Benzer bir hissi de Ingmar Bergman'ın Persona'sında yaşıyorum: Elisabeth Vogler karakteri de bana göre sinema tarihinin en iyi/ayrıntılı işlenmiş narsisist portresi.."

Önce Vogler: Kimseyle konuşmaması bir savunma biçimi aslında: Bağımlı (olduğu) ilişkileri inkar etmek için.. Eşini ve çocuğunu terk ediyor, dahası kendisini seven/beğenen onca seyircisini, kariyerini.. Film sürecindeyse Alma'ya karşı olan bağımlılığını.. Soğuk ve ilkel.. Alma'nın başlangıçtaki iyi niyetli yaklaşımlarına, arkadaş olma çabalarına uyumlu yanıt veriyor gibi görünürken "yüzeyde", derinde ona karşı "hiç"ten başka bir şey hissetmediğini anlıyoruz, Alma anlıyor.. Alma'nın her türlü "sen de beni önemsiyorsun.." çabalarının karşısına yüksek bir duvar gibi dikiliyor: "Hayır.." 
Çünkü Vogler, derin ilişkiler kurabilen biri değil.. Onu adeta psikopatlaştıran bir sömürü sistemi de var üstelik.. Gece Alma'nın yanına gitmesi, ona "masada uyuyakalacaksın.." demesi, ertesi sabahki reddi.. Her şeyden önemlisi: Alma hakkında yazdığı mektubu Alma'nın okumasını istemesi.. 

Alma'ysa, işinde ve açıkçası hayatta da yeni bir kadın: Süregiden bir ilişkisi var, evliliği düşündüğü.. Gayet iyi niyetli olduğunu da anlıyoruz.. Ancak, Vogler'in yanında tükenmeye başlıyor ve biz "normal" bir karakterin çözülüşünü izliyoruz.. Her şeyi o mektup başlatıyor.. "Gerçek"leri öğrenen Alma, çaresiz bir umutla Vogler'in onunla konuşmasını -varlığını onaylamasını, istiyor: Bunun içinse kaynayan suyu Vogler'in üzerine dökme noktasına kadar ileri gidebiliyor.. Alabildiği tek yanıt ise bir "hayır.." oluyor..

Persona, son derece incelikli bir şekilde narsisist bir aktarımın/ilişkinin anatomisini çıkarıyor.. Vogler Alma'ya yönelik yıkıcı tondaki değersizleştirme tavrı/tarzını Alma'ya aktarıyor: Filmin climaxinde Alma'da vücut bulan yıkıcı tarz da aslında Vogler'in yıkıcılığından başka bir şey değil: Aktarım.. Vogler, bağımlı olmadığını, yardıma muhtaç olmadığını hissedebilmek zorunda -kişisel bütünlüğünü koruyabilmek için.. Bu yüzden Alma'nın değer verdiği "iyi" şeyleri yıkıyor; zaman zaman cinsel bir boyut da kazanan arkadaşlıklarını sabote etmesi de bu yüzden.. "Bu" şekilde devam ederse çözülen kendisi olacak zaten.. Kendini korumak için Alma'ya saldırıyor.. Alma'nın kırdığı bardakla giriştiği ufak suikast da benzer bir yaklaşım içeriyor.. Ancak, finalde "bütünlüğünü" koruyan yine Vogler oluyor.. Tecrübesizliğinden ziyade "normal" olması dolayısıyla yenik düşüyor Alma, narsisizmin o kötücüllüğüne..

Filmin ışıkları, oyunculukları, yönetimi her şeyi olağanüstü güzellikte.. Narsisizmin karanlık doğası üzerine bir etüt..

Read more

Spider


[Bir an kendimi şirket-içi mail yazıyormuş gibi hissettim..]

Cronenberg'in '02 yapımı filmi Spider, eşine çok az rastlanabilecek güçte bir film: Bu gücünü girift kurgusundan, gösterişli oyunculuklarından filan almıyor bana kalırsa: Uyarlandığı romanı, çok nadir anlarda yalpalasa da, büyük bir ustalıkla perdeye aktarabilmesinden alıyor..

Spider, şizofren bir çocuk.. Babasının annesini aldattığını, öldürdüğünü "görüyor.." Annesi öldürükten sonra yerine gelen fahişe-anneyi öldürüyor.. Akıl hastanesine kaldırılıyor, büyüyor; çıkınca bu defa rehabilitasyon merkezinde kalmaya başlıyor.. Ancak merkezin olayların geçtiği yere yakınlığından gün içindeki gezilerinde geçmişindeki travma/lar yeniden ortaya çıkıyor.. Bu defa merkezin sahibini öldürmeye teşebbüs ettiğinde, yeniden akıl hastanesine gönderiliyor..

Öyküsünü lineer olarak özetlemeye çalıştığım filmin kurgusuna zamanla alışılıyor -"parçaları birleştir.." Ancak, kimi anlarda kamera ikili oynuyor.. Olaylara sadece Spider'ın gözünden baktığımız anlar her ne kadar çoğunlukta olsalar da, kimi yerlerde kamera tarafsız hale geliyor: Her ne kadar seyirciye yardımcı olmak için böyle bir yöntem seçildiyse de, filmin o şizofrenik evrenine zarar veriyor bu tercih.. Zira ölen kadının "gerçek" anne olduğunu bize göstermesinin bir önemi kalmıyor bu sahnede..

Şeyleşen insanlar: Spider, farklı yüzde gördüğü (ve kötü olduğuna inandığı) karakterleri birer birer Yvonne'laştırıyor: Aslında bu (da) annesinin karanlık t/arafı.. Psikotik ve sınır durumların birincil savunma mekanizması splitting/bölme olduğundan aynı insanın iyi-kötü olarak bölünmesi klasik bir tablodur.. Çünkü psikotik ve sınır durumlar, nevrotik ya da diğer insanlar gibi insanları bütün olarak değerlendirme yetilerinden büyük oranda yoksundurlar..

Bu yüzden de filmde iki anne izliyoruz: Biri adeta azizeyken, diğeri adeta bir şeytan.. Barda göğsünü gösteren fahişe çabucak annenin suretine bürünüyor bir süre sonra, Mrs. Wilkinson da aynı şekilde.. Bu "kötü" anne, "iyi" annenin tüm iyiliğini/güzelliğini yok ediyor.. Oedipus evresinde babanın düşman olarak algılanmasıyla, anneye duyulan sevgi/çekimi filmde mevcut.. Bununla birlikte Spider bu kompleksi sağlıklı bir şekilde sonlandıramıyor, çünkü kökenleri çok daha eskilere, oral döneme, dayanan ve o zamandan beri etkisinde olduğu saldırganlık, gerçekleri çarpıtarak algılamasına ve handiyse gerçeklikten tamamen uzaklaşmasına yol açıyor: Böyle bir durumda da üzerine bir yılan gibi çöken Oedipus'un altında kalıyor.. Babaya duyulan nefret baki kalırken, anneye duyulan sevgi/özlem yerini yıkıcı bir nefrete bırakıyor: Gaz tankı..

Akıl hastanesinde geçen onca senenin ardından travma olduğu gibi karşısına dikilince bu defa, yine aynısı oluyor.. Wilkinson kötü-annenin suretinde canlanıyor yine ve -yine, aynı tablo çıkıyor ortaya..

Bir şizofrenin gerçeklik algısını son derece etkili bir şekilde sunan filmin en büyük artısı, kesinlikle Miranda Richardson'ın inanılmaz oyunculuğu: İyi-anneyken de, kötü-anneyken de müthiş.. Açılış jeneriğiyse çok şık ve klasik..

Read more

Crash





Cronenberg'in '96 yapımı filmi Crash'a bayılıyorum -her defasında.. 

Vampir mitine aşinayız hepimiz: Crash'taki "kabile"yi de benzer bir şekilde konumlandırıp, onların buram buram fetişizm kokan kurallarına göre filmi izlediğimizde Crash kültleşiyor; öyle ki kimi sahnelerde kendinizden geçmeniz bile olası.. 
Bununla birlikte "gerçek dünya" kabul ettiğinizde filmi saçma, dahası anlamsız bulmanız da mümkün: Ki, bunca seveni kadar, nefret edeninin olmasını da açıklıyor bu: Çünkü son derece dürtüsel bir şekilde hareket eden karakterlerin, "hani marjinal bizdik??" tandanslı yaklaşımları kimi bünyelere de son derece itici, bayağı gelebilir normal olarak..

Filmde, bir kaza sonrası adeta underground bir oluşumun parçası olan James ve o grubun yaşadıklarıyla, James'in eşinin "dışarıda" kalmışlığını izliyoruz.. Öncesinde de James ve eşi son derece açık bir ilişki yaşıyorlar: Birbirlerini aldatıyorlar, hatta bundan birbirlerine de bahsediyorlar.. James, kaza sonrasında gruba dahil olurken, eşi uzun süre dışarıda kalıyor: Hatta onlar gibi olmak/hissetmek için hem kendisi çabalıyor, hem de Vaughan ve James tarafından "zorlanıyor"-
bu kısma sonradan geleceğim..

Dürtüsel eylemleri kadar dudak uçuklatacak fetişizmleriyle de öne çıkan gruba uyum sağlamada James hiç zorlanmıyor, bu noktada da Vaughan'ın belirttiği, filmin de mottosuna dönüşen söylem devreye giriyor: Trafik kazaları seksüel enerjimizi özgür bırakmada katalizör görevi görüyor.. James bu süreçte bilinçaltı egemenliğine daha fazla giriyor, Vaughan'la eşcinsel deneyim, vücut yaralarına karşı fetişizm, röntgencilik; filmin başında James'te olup olmadığna dair pek de bilgi sahibi olmadığımız bu dürtüler kaza sonrası teker teker yüzeye çıkıyorlar.. Bu açıdan film James'in kendini bulması üzerine-
vampir mitiyle devam edersek: Vampir tarafından ısırıldıktan sonra vampire dönüşmek gibi..

Beri yandaysa James'in eşi var: Kazayı "yaşamayan", bu yüzden de tutuk kalan Catherine, bunun olması /özgür hissetmek için Vaughan'a "kendini sunuyor.." Ancak araba yıkama ünitesinde geçen oldukça antolojik bu sahnede, Catherine bir yerden sonra vazgeçmek istemesine rağmen, Vaughan onu zorluyor ve "sunuş.."la başlayan sevişme, tecavüze dönüşüyor.. Bununla da bitmiyor, Vaughan onu kaza yapması için taciz ediyor defalarca, ancak Catherine kendini serbest bırakmıyor, filmin sonuna doğru bu defa James Catherine'i zorluyor, ancak kadın kaza sonrası bile o ruh haline giremiyor, James'in "belki başka sefere canım" demesi de bu yüzden..

Trafik kazaları ve orgazm arasında kurulan paralelliğin bir adım ötesi de var: Kaza yaparak ölmek:  Seagrave ve Vaughan'ın ölümlerinde adeta varoluşçu bir tat var: Tıpkı klasik mastürbasyon yöntemleri yerine daha extreme yollara başvurmak gibi (autoerotic strangulation, örneğin..) Hazzın sınırlarını keşfedebilmek için ikisi de giderek daha uç noktaları deniyorlar.. Hatta bunu gösteriye bile dönüştürmüş durumdalar, "daha fazlasını iste"dikleri anda, özenle hazırlanmış son gösterilerini yapıyorlar..

James'in giriştiği seksüel eylemlerden en tahrik edicisi elbette ki Gabrielle ile olanı: Buradaki eylemin kökenleri antropolojinin kendisinde yatıyor.. Ancak, son derece şık duruyor filmde, kabul edelim.. 

Filmde yer alan fetişlerle pek ilginiz yoksa film son derece itici gelebilir demiştik.. Filmi illa gerçeklikle bağdaştırmak istiyorsak travma sonrası stres bozukluğuna dair farklı bir yaklaşım olarak kabul edebiliriz: Alışılageldik kuramlarda travmaya maruz kalan kişilerin travmaya yol açan etkenlerden uzak durmaya çalıştıklarını biliriz: Bu bağlamda da James'in yeniden araba kullanmak için uzun bir süre beklemesi gerekirdi.. Oysa, travmanın çok kısa bir süre ertesinde kendisine aynı arabadan alıyor James.. Kaçış sendromu?? Belki, ancak filmin önemli bir bölümünün ayrıldığı James Dean (ve ölümüne yol açan trafik kazası) faktörü düşünüldüğünde film ilginç bir alegoriye de dönüşebiliyor-
altını deşmek size kalmış..

Ağız sulandıran bir film Crash, bunda James Spader ve görkemli yüzünün de payını inkar etmiyorum.. Ancak filmin en kötü yanı, kadın bedenlerini sergilemekte gösterdiği özeni, erkek bedenlerine göstermeyişi.. Müzikleri ise olağanüstü..


Read more

M. Butterfly




David Cronenberg'in '93 yapımı filmi M. Butterfly, oldukça güçlü temasıyla öne çıkan, nasıl diyelim, sansasyonel bir film..

'64 yılında Çin'de başlayan film/oyunda, Rene bir akşam gittiği opera dinletisindeki divaya aşık olur ve aralarında "yasak" bir ilişki başlar; zira adamımız evlidir, Çin'deyse (genelleyelim: Uzak Doğu'da) kadınlar o kadar özgür değillerdir.. Zaman geçtikçe opera sanatçısı Sono'ya daha çok bağlanan Rene, ondan aldığı bilgileri elçilikteki üstlerine bildirir; ancak Sono da aynısını yapmaktadır.. İki "ajan"ın çalışmasından galip çıkan Sono olur, Rene Paris'e gönderilir.. Eşinden boşanır, zaman geçer.. 4 yıl sonra Sono karşısına çıkar ve yeniden manipüle olan Rene yakalanıp, mahkemeye çıkarılır.. Tanık olarak Sono çağırılır ve işler değişir.. Rene erkektir.. Olaylar gelişir..

Yaşanmış bir olaydan esinlenen, oyun ve film, ünlü opera Madame Butterfly'daki rolleri ters-yüz etme gayesiyle yola çıkıyor: Uzun bir süre bunu başarıyor da: Operadaki aşkı ters çevirip, Batılı erkeği Doğulu kadına aşık etmek, dahası onun "yalan"larına inandırmak, hatta ona taptırmak dediğim gibi belli bir süreye kadar tıkır tıkır işliyor; öyle ki emperyalizm metaforu Sono'nun bedeninde ete, kemiğe bürünüyor.. Ve fakat, iyi-Batı imgesi peşimizden ayrılmıyor, sono "aşık" rolü yapabilecek kadar soğukkanlı olduğu gibi, üstelik bir de erkekmiş.. Cezaevine gönderilirken de kendinden emin tavrı filan..
Ne oluyor?? Finalde intihar eden Butterfly Rene için üzlüyoruz.. Oyun-film operayı başarılı bir şekilde ters-yüz etse de, simgesel açıdan yine (ve hep) Batı'nın yanında saf tutuyor..

Aşkın cinsiyetten bağımsız olduğu konusu ise film özelinde biraz karışık: Çünkü Rene karşısındakine "kadın" olduğu için aşık oluyor.. Eşcinsel olduğuna dair tek bir donemiz yok.. "Kadın" sandığı, bekaretini "aldığı, çocuk sahibi bile olduğu kadının erkek olduğunu öğrendiğinde sevgisini sürdürebilmesi konusu (genel anlamıyla) cinsiyetten bağımsız değil.. Çünkü Rene gerçek-Sono'ya değil, kadın-Sono'ya aşık olmayı sürdürüyor.. Gerçeğe değil de surete aşık olmaya Possesion hakkında yazarken değinmiştim biraz.. Eşcinsel bir aşk değil özünde M Butterfly..

Filmin müzikleriyse olağanüstü..

Read more

Naked Lunch



David Cronenberg'in '91 yapımı filmi Naked Lunch, her seferinde büyük bir iştahla izlediğim filmlerden..

Film, karısını "öldüren" William Lee'nin yazma serüvenine odaklanıyor: Filmin hikayesinde pek de bir şey yok.. Ancak bir yazarın bilinçaltı-ülkesinde tura çıkıyoruz.. Ve bunlar o denli güzeller ki, başta belirttiğim oburluğumun sebebini açıklıyor..

İlk cinayetle Interzone'un sınırlarına giriyoruz: Tuhaf bir dünya, herkes herkesi tanıyor, bilgiler çok hızlı ulaşıyor ve ajanlar her yerdeler: İlkel bir coğrafya..  William aldığı direktiflerle ilerliyor.. Böcek-daktilolar, rent-boylar, Fadela, şu bu derken, kendisi hakkında genel bir kanıya varabiliyoruz: Hadımlık endişesi (Kiki'nin öldüğü sahne, birden çok "çıkıntısı" olan, sperm-benzeri sıvı akıtan daktilolar), homofobi-eşcinsel doğayı kabullenme ikilemi (örnek vermeme gerek yok sanırım), cinsel kimlik sorunları ("fallik kadın-anne" Fadela'nın penis/i yerine kullandığı kırbacı, purosu; Benway'e dönüşümü), oral dönem ağız-anüs-vajina ortaklığı, meme-penis yer-değiştirmesi gibi g/örüntülerle hakikaten çok klasik ve ayrıntılı bir "bilinçaltı portresi"yle karşı karşıyayız..

Filmdeki sembolleri çözmekle uğraşmak istemiyorsanız da, filmin içine girmek için çabalamanız gerekiyor: Çünkü Naked Lunch, seyircisinin katılımını istiyor.. Eminim ki, başka bir yönetmen bol bol dış sesle hikayeyi "anlaşılır" bir düzleme çekerdi, ancak Cronenberg her zamanki soğuk (ve kimi zaman sırf bu yüzden itici görünen) üslubunu koruyor.. Bununla birlikte film, circle kurguya sahip olduğundan "başka" bir ölümle, "başka" bir evrene geçip, başladığımız yerden pek de uzaklaşamadığımızı hatırlatıyor.. 

Beri yandaysa kitabı perdeye aktarırken zaman/sızlık konusunda hataları da yok değil: İlk tarih olarak '53 yılını veren  filmde '55 tarihli Allen Ginsberg şiirinin ne işi var misal?? Kitapta yerini bulan pasajları filme eklemlerken sıkıntılar da baş gösteriyor:  William S. Burroughs'un kitabındaki ağır Allen Ginsberg etkisi filmde de fazlasıyla hissediliyor, bu anlarda filmden uzaklaşmak mümkün (özellikle de William'ın Yves'e hikaye anlattığı sahnelerde..) Bu uzun monologlar filmin fizik-ötesi haline zarar veriyor bana kalırsa..
Her mide için uygun bir seçim olmasa da herkese afiyet olsun..


Read more

Dead Ringers



'88 yapımı Cronenberg filmi Dead Ringers, nedense bana hitap etmeyen filmlerinden.. İkiz gibi bir şeye tahammül edemeyeceğimden de olabilir bu..

Film, tek yumurta ikizi jinekolog kardeşlerin ayrılma-birleşme hikayesi üzerine kurulu: Bev "sakin" olanı, Elly'yse dışa dönük.. Claire'in hayatlarına girmesiyle işler iki kardeş için değişiyor: O zamana kadar kadınları ortak kullanan kardeşler, bundan pek de şikayet etmezken, Bev'in Claire'e aşık olması durumu değiştirmeye başlıyor..  Uyuşturucu problemi, aldatılma, mesleki çöküş derken iki kardeş ayrılıyor..

Filmde en çok öne özellikle Bev'in bilinçdışında kardeşine karşı hissettiği haset ve etkileri çıkıyor: Elly'deyse "bağımlı" bir figür görüyoruz.. "Mağdur" görünen Bev, aslında hiç de öyle değil, aksine oldukça da manipülatif olduğunu söyleyebiliriz.. Kardeşini kendi suyuna çektikten sonra yarı-bilinçli bir şekilde öldürmesi sonrasında ona sarılması pek de bir anlam ifade etmiyor-
oral dönem saldırganlığı..

Ki ikiz ol/arak doğ/mak bu açıdan son derece örseleyici bir şey bana kalırsa: Paylaşamamanın azabı..

Filmse anlatmaya kalkıştığı öykünün gereklerini yerine getirse de, üzerine ölü toprağı serpilmiş gibi, son derece yavan bir şekilde ilerliyor.. Bir de Jeremy Irons doğru bir seçim değil bana kalırsa..

Read more

The Fly



Cronenberg'in '86 yapımı filmi The Fly, pesimist bir süper kahraman filmi.. Aslında Scanners gibi "çılgın bilim insanı tanrıcılık oynamaya kalkar ve cezalandırılır" deyip işin içinden çıkabilirdim ancak, filmi ciddiye aldığımdan dolayı biraz daha didiklemek istiyorum..

Klasik süper kahraman hikayelerini biliriz: Mutasyon sonucunda üstün yetenekler kazanan biri, birisi iyilik için savaşır.. The Fly'da da başlangıçta benzer bir tablo hakim: Sosyal açıdan pek başarısız olan dahi-bilim insanımız ışınlanmayı mümkün hale getirdikten sonra elbette ki, bunu kendi üzerinde (de) deniyor: Ancak ışınlanma kabinine giren sinekle dnaları birleşiyor ve adamımız sinek-insana dönüşmeye başlıyor: Başlangıçta her şeyden memnun, zira fiziksel güçleri artıyor, kendine güveni geliyor vs.. Tam da bu noktada film kırılıyor, mutasyon ilerlemeye başladıkça durum tersine dönmeye, yıldız-çocuk ucubeleşmeye başlıyor..

Film, bahsettiğim gibi süper kahraman film türüne uygun bir şekilde ilerliyor, dahası türe özgü öğeleri bünyesinde barındırıyor, climaxte iyi-kötü savaşı bile var: Ancak roller değişmiş bir şekilde izliyoruz bunu; çünkü The Fly süper-kahramanların yıllar süren çizgi roman, tv, sinema gibi mecralarındaki "klasik" bakış açısına sahip değil.. Bu dönüşümün altını kazıyor, derine indikçe ortaya bir dram çıkıyor.. "Aa, ne güzel" diye düşünerek izlediğimiz diğer süper kahraman filmlerinden farklı olarak çeşitli süper güçlere sahip olmanın getirdiği sorunlara eğiliyoruz: Ölümü seçen bir süper kahraman var karşımızda.. "Bu" şekilde yaşamak istemeyen.. Cronenberg, kendine özgü yöntemiyle insan olma özlemini dolaba saklanan kopmuş uzuvlarla gösterdiğinde üzülüyorsunuz.. Üzülüyorum..

Ancak, bununla bitmiyor: Tam bir '80ler filmi The Fly, süresi ilerledikçe dozu azalsa da mizahı güldürmeyi başarıyor..  Bir de kopan kulak sahnesinin Peter Jackson'ın Braindead'inin en komik sahnelerinden birine ilham kaynağı olduğunu düşünmekteyim.. 


Read more

Scanners



Cronenberg'in '81 yapımı filmi Scanners, tipik bir "çılgın bilim insanı" filmi.. Ve türle aramdaki uzlaşmazlıktan dolayı vasat bir film-
gerçi şu yukarıdaki afiş de bas bas bağırıyor "ben kötüyüm" diye..

Gizemleri sonra açıklansa da, hikayenin lineer düzlemi şu şekilde ilerliyor: Dr. Paul, bir psiko-eczacı: Ve Epheremol adlı bir ilaç üzerinde çalışıyor: İlacın lansmanı yapılıyor ve fakat bebekler üzerindeki yan etkisi yüzünden piyasadan geri çekiliyor.. Paul, şirketini daha büyük bir şirkete satıyor ve el altından projesini yürütüyor: Zira Tarayıcı denilen bebeklerin dünyaya gelmesini, anlaşmalı doktorlarla sağlıyor.. Doktorlar gözetimlerindeki hamile kadınlara bu ilaçları vererek telepatik güçleri olan bebeklerin doğmasına yardımcı oluyorlar.. Ve fakat "ben bu oyunu bozarım" diyen Revok, devreye girip projede görev alanları öldürmeye başlıyor.. İşte bu noktada da devreye esas oğlan Cameron giriyor..

Filmin uzun twist bölümünden anlaşılacağı gibi, aslında "kötü" olan Paul'un kendisi.. Yıllarca evsiz bir şekilde yaşayan Cameron'u alıp, planını bozan Revok'un üzerine salıyor.. Tabii, hikayeyi biz de Cameron'la takip ettiğimizden bu bilgilere vakıf oluşumuz oldukça sonrasına denk düşüyor.. Film, klasik bir "doğanın dengesine müdahale etmeyin" mesajına sahip olduğu ve şaşılmayacak şekilde bunu gerilim/korku öğeleriyle servis ettiğinden pek vasat.. Hatta altında.. Ancak video piyasasında iş yaptığı için iki devam filmini de peşinden sürüklemiş-
neysse,, ki Cronenberg'in bu filmlerle alakası yok..


Read more
Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...
 
Creative Commons License
This work is licensed under a Creative Commons Attribution-NoDerivs 3.0 Unported License.