David Cronenberg etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
David Cronenberg etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Eastern Promises



Cronenberg'in yönettiği '07 yapımı Eastern Promises'in "en" özelliğinden bahsederek başlayayım: Kariyeri boyunca "sadece kadın oyuncuların vücudunu gösteriyor.." diye eleştirilen yönetmen, Eastern Promises'teki antolojik hamam sahnesiyle eleştirilere son noktayı koydu..

Tatiana, 14 yaşında Rusya'yı terk ederek, bir arkadaşı sayesinde Londra'ya geliyor, ve tabii ki mafyanın eline/içine düşüyor.. Kirill'in başarısız tecavüz girişiminden sonra Semyon işi halledip, uyuşturucu verdikleri genç kadını fahişeliğe zorluyorlar, ve fakat Tatiana hamile kalıyor ve kaçıyor.. Olayların fitilini ateşleyen bu kaçış sonrası film, birçok koldan akmaya başlıyor, mafya içi hesaplaşmalar, Anna'nın verdiği mücadele, FSB ajanı Nikolai'ın mafyanın tepe noktasına çıkması vs..

Açıkçası filmi diyelim bir Gomorra gibi belgesel tadında izleyemiyorsunuz, çünkü soğuk savaştan beri Rus'lara (genelleyelim eski SSCB'ye) karşı oluş/turul/an önyargının izlerini bu filmde de sürmek mümkün.. Evet, film birçok gerçeği yüzümüze çarpıyor: Ekonomik zorluklar yüzünden ülkelerinden kaçıp başka ülkelerde fahişelik yapmak zorunda kalan/bırakılan kadınlara "Nataşa" kültürüne sahip bir ülke olarak biz de çok yakından tanıklık ediyoruz.. Oligarkların inşa ettikleri zengin dünyanın giderek mafyalaştığını da.. Filmin mekan olarak Londra gibi kozmopolit bir yeri seçmesi de bu açıdan sorgulanabilir: Çok-kültürlülük bağlamı, filmin bir yerinde Stepan'ın ırklar hakkında söyledikleriyle zıvanadan çıkıyor: Çeçenler hakkında söylenenler vs.. Kirill'in hakkındaki (ve alttan alta filmde de hissettirilen) "ibne"liği filan.. Filmdeki karakterlerin eylem/söylemleri, dediğim gibi belgesel tadından uzaklar.. Nikolai'ın aslında bir ajan olması da meseleye iyice tuz biber ekiyor.. Eh, çünkü soğuk savaştan beri biliyoruz ki, Ruslar -hep, "kötü adam"lar, öyle böyle değiller..

Filmin, tek ilginçliği şu: Ruslar'la savaşanlar da (Anna, Nikolai) Rus.. Ancak bu ilginçlik de sorunun "kültürel" olduğuna işaret etmek gibi dezavantaja sahip..

Evet, son derece sert bir film Eastern Promises, ancak bu, dünyada sadece Rus kültürü/ekonomisi/mafyasına ait bir olgu değil: Taylandlı çocuk-fahişeler, Çinli çocuk-işçiler, beyaz kadın ticareti, uyuşturucu ticareti, cins hayvan ticareti vs.. Liste uzayıp gidiyor.. Kimi zaman devletleşen organize örgütler hakkında konuşmak için meseleye ırk bazında değil de, daha geniş bir perspektiften bakmak gerektiğini düşünenlerdenim.. Çünkü bu örgütler tek başlarına çalışmıyorlar..

Oyunculukların hepsi üst düzey.. 
"Siktirin gidin.. Orospu.." 

Read more

A History Of Violence



[Kahve insanı olmama rağmen, bugün sabahtan beri içtiğim 4. Kupa çay bu..]

Cronenberg'in '05 yapımı filmi A History Of Violence gösterime çıktığında izleyenleri ikiye bölmüştü: Eski Cronenberg dünyasından izler bulamayanlar filmi eleştirirken, Cronenberg'in bu yeni halini beğenenler de olmuştu..

Seçki başladığından beri Cronenberg hakkında pek de konuşmadığımı fark ettiğimden böyle bir giriş yapmayı uygun buldum: Evet, Cronenberg beden üzerine çektiği onlarca filmle kült yönetmenler arasında kendine çok özel bir yer edinmişti.. Kariyerinin zirvesi bana göre Crash olsa da, kendisinin ilk (ve orta) dönemlerini arayanlar da yok değil.. Fimografisine baktığımızda yönetmenin kariyerini 3 döneme ayırabiliriz: İlkin görece düşük bütçeli saf body-horror üzerine yoğunlaştığı dönem, ki kendi adıma bu dönemki filmlerini sevmediğimi belirtmiştim ilgili filmlerle ilgili yazılarda..

İkinci dönemse benim Videodrome'la başlayan "büyüyen" Cronenberg dönemi.. Belli bir dikkat çeken yönetmenin mainstreame yaklaştığı bu dönem, sadece body-horror değil, felsefik, psikolojik ve sosyolojik donelerle zenginleştiği için Cronenberg'in en kayda değer işlerini  içeriyor..

Üçüncü dönemse Spider'la başlayan "yıldız stüdyo yönetmeni" dönemi.. Bunun getirileri kadar, götürüleri de oldu.. A sınıfı oyuncularla çekilmiş, dünya çapında gösterime giren filmler ödül sezonlarının değişmezleri arasına girmeye başlarken, Cronenberg'in alışıldık imgelerinden  uzaklaşmaya başladığının göstergesiydi.. Aslında buradaki şey, bana kalırsa Cronenberg'in meseleye salt "beden" üzerinden bakmaktan vazgeçmesi.. Zira psikolojik/felsefik altyapısının ne denli güçlü olduğunu bildiğimiz yönetmen "ruh"u da meselesine dahil ediyordu.. Ancak "somut" şeyler görmeye alışkın bünyeler bu yeni-Cronenberg'e uyum sağlamada zorlandılar..

A History Of Violence'sa çok iddialı bir isme sahip olma handikabı dışında herhangi bir falso içermeyen bir yapım-
geçmişe döndüğümde filmin bu iddialı isminden dolayı adeta antropolojik bir araştırma içereceğini düşünmüştüm, evet :((

Amerika'nın artık işlene işlene eprimiş, banliyö yaşamına, diğer banliyö filmlerine oranla çok daha kesif bir noktadan bakıyor A History Of Violence: Yıllardır aynı yastığa baş koyduğunuz, çocuklarınızın babası aslında "o" değilse neler olur?? Filmin finali bu açıdan çok manidar: Taşıdığınız onca acıya rağmen, aynı masaya oturup yemek yersiniz..

Film de bu "aynı"lığı oldukça karamsar bir şekilde vurguluyor: Evin kızı çığlık atarak uyandığında tüm aile, son derece plastik bir samimiyet halesi altında bir araya geliyor.. Sabah kahvaltıları, beyzbol maçındaki "son dakikada" maç alma olayları, otelde gerçekleştirilen ponpon kız fantezileri filan: En kitschinden bir Amerikan ailesi izlediğimiz.. Tom'un dükkanına gerçekleştirilen saldırı sonrasında bu cilalı yüzeyden eser kalmıyor.. Başta inanılmayan şeyler (Tom'un Joey olduğu, çocuğun kendine olan güveni..), zamanla gerçekleşmeye başladığında aile büyük bir trajediye sürükleniyor.. Çocuk uzaklaştırma alıyor, Tom adam öldürmeye devam ediyor, Edie şerife yalan söylüyor.. Ailenin bireyleri, başlangıçtaki kitsch dünyalarına geri dönmek için insanüstü bir çaba sarf ediyorlar.. Dönüyorlar da..

Edie'nin yaşadıklarının çok da iyi ayrıntılandırılmadığını düşünüyorum, aslında bu denli testosterona bulanmadan, çok daha psikolojik bir film olabilirdi A History Of Violence: Edie'nin iç dünyası (ki, korkunç bir travma aslına bakarsanız, kocanızın eski bir mafya tetikçisi olduğunu öğrenmek) hakkında bir "kadın filmi" yapılabilirdi..


Read more

eXistenZ



[Kimse de demiyor ki aga kronolojik olarak gitmen gerekirken film atlamışsın diye..]

David Cronenberg'in '99 yapımı filmi eXistenZ, örneğine pek de sık rastlamadığımız bir gerçek/lik üzerine.. Ya dünya, bildiğimiz gibi değilse??

Biliyorsunuzdur: Second Life'ın artık gerçek hayattan hiçbir farkı yok.. Net erişiminiz yoksa bir benzerini Sims karakterlerinizle yaşayabilirsiniz: Uzun süredir ilk-orta-lise çağındaki kızlarımızsa Stardoll dünyasında yaşıyorlar, bir kısım gençlik günlük programlarını Ogame saatlerine göre yapıyorlardı.. Tabii, teknoloji de gelişti, Wii'yle joystick anlayışımız değişti, Guitar Hero enstrümanlarıyla virtüöz bile olduk (South Park'ın çok güzel bir bölümü vardı bununla ilgili), Microsoft'un şimdiye dek kullandığımız joystickleri devre dışı bırakan teknolojisi Kinect filan derken, oyun dünyası alıp başını gitti.. Haliyle böyle dönemlerde eXistenZ'in tartışmaya açtığı konulara daha fazla eğilmek gerekiyor-
ya da oyununuzu oynamaya devam edin..

eXistenZ'in başlangıcında oyun tasarımcısı Allegra'ya suikast girişiminde bulunuluyor ve Ted'le ikisi kaçmaya başlıyorlar.. Allegra eXistenZ'in yeni versiyonunun zarar görüp görmediğini anlamak için güvenebileceği bir "arkadaş"la oyuna bağlanmak istiyor, bununla birlikte Ted'in bioportu yok.. Ted, bioport sahibi oluyor ve oyuna bağlanıyorlar.. Orada yeni bir oyunu denemeye başlayan ikili, kendilerini adeta bir savaşın içinde buluyorlar: Gerçekçiler (underground oluşum) ve sanal gerçekçiler (oyunun 3. katmanındaki şirket..) arasındaki savaşta Allegra ve Ted de karşı karşıya geliyorlar finalde.. Ancak bu final, filmin finali değil.. Twistle asıl gerçe/kli/ğe dönüyoruz, ancak filmin muallak finaliyle "uygarlığın huzursuzluğu"nu yaşarken buluyoruz kendimizi..

Her şeyden önce filmle ilgili belirtmem gereken bir şey var: Ted'in Allegra'nın bioportunu dillediği sahne inanılmaz erotik ve fetişist-
en az bu sahne kadar erotik ve fetişist bir sahne de Shallow Grave'de vardı..

Twiste kadar bizzat sanal gerçekliği yaratan kişi olarak tanıdığımız Allegra, twistten sonra karşımıza son derece katı bir gerçekçi olarak çıkıyor.. Allegra'nın benzin istasyonundaki gerçekliği duyu organlarıyla kontrol ettiği sahne bu yönden öne çıkıyor: Ted içerideyken, Allegra duvara dokunarak, yerden toz kaldırarak, taş atarak adeta bir kör gibi eXistenZ'in evrenini keşfederken, ironik bir biçimde karşısına mutant çıkıyor.. Benzer şekilde Ted de Ski Club'da kaldıkları yerde sarı bir sandalyeye "dokunarak" gerçek olup olmadığını sorguluyor.. Beş duyumuzla algılayabildiğimiz için "gerçek" sandığımız evren, doğrudan sinir sistemimize bağlanan podlarla bir oyunun parçasına dönüşürse ne olur peki?? Öyle bir durumda hangi algımıza güvenebilir, gerçe/kli/ği nasıl tanımlayabiliriz?? Ucuz bir b-film tanıtımıyla devam edersek: Gerçe/kli/ğin Peşinde: eXistenZ, bu sorgulamayla da yetinmeyip konu ettiği savaşla iki grubu karşı karşıya getiriyor.. 

eXistenZ, makineyle insanın iç içe geçtiği bir singularity evreninde değil, muhtemelen ondan bir önceki dönem olacak makine-insan birleşimi hakkında öngörülerde bulunuyor.. Savaş da bu yüzden çıkıyor zaten: Bir sonraki evreye geçip makinelerle bilincimizi bütünleştirmek mi, yoksa "bu" şekilde kalmak mı?? Sonraki dönem üzerine birçok eser bulmak mümkün, ancak eXistenZ, öncesine odaklanarak geçişin o kadar da kolay olmayacağını imliyor.. Bu yönüyle aslında benzerlerinden son derece ayrıksı bir noktada duran bir film eXistenZ: Zira örneğin bir Matrix gibi apokaliptik siber dünyada geçen filmlerde bu geçiş "zaten" yaşanmıştır, isyan bu geçişten sonra çıkmıştır.. 

Oldukça etkili bir "şey" eXistenZ.. Ayrıca o podlardan ben de istiyorum.. Bir de çoğu kişinin tiksindiği Çin lokantasındaki sahne iştah açıcı olmasa bile oldukça "güzel.." İlginçtir, Jude Law'ın en "güzel" göründüğü sahne de o..

Read more

Spider


[Bir an kendimi şirket-içi mail yazıyormuş gibi hissettim..]

Cronenberg'in '02 yapımı filmi Spider, eşine çok az rastlanabilecek güçte bir film: Bu gücünü girift kurgusundan, gösterişli oyunculuklarından filan almıyor bana kalırsa: Uyarlandığı romanı, çok nadir anlarda yalpalasa da, büyük bir ustalıkla perdeye aktarabilmesinden alıyor..

Spider, şizofren bir çocuk.. Babasının annesini aldattığını, öldürdüğünü "görüyor.." Annesi öldürükten sonra yerine gelen fahişe-anneyi öldürüyor.. Akıl hastanesine kaldırılıyor, büyüyor; çıkınca bu defa rehabilitasyon merkezinde kalmaya başlıyor.. Ancak merkezin olayların geçtiği yere yakınlığından gün içindeki gezilerinde geçmişindeki travma/lar yeniden ortaya çıkıyor.. Bu defa merkezin sahibini öldürmeye teşebbüs ettiğinde, yeniden akıl hastanesine gönderiliyor..

Öyküsünü lineer olarak özetlemeye çalıştığım filmin kurgusuna zamanla alışılıyor -"parçaları birleştir.." Ancak, kimi anlarda kamera ikili oynuyor.. Olaylara sadece Spider'ın gözünden baktığımız anlar her ne kadar çoğunlukta olsalar da, kimi yerlerde kamera tarafsız hale geliyor: Her ne kadar seyirciye yardımcı olmak için böyle bir yöntem seçildiyse de, filmin o şizofrenik evrenine zarar veriyor bu tercih.. Zira ölen kadının "gerçek" anne olduğunu bize göstermesinin bir önemi kalmıyor bu sahnede..

Şeyleşen insanlar: Spider, farklı yüzde gördüğü (ve kötü olduğuna inandığı) karakterleri birer birer Yvonne'laştırıyor: Aslında bu (da) annesinin karanlık t/arafı.. Psikotik ve sınır durumların birincil savunma mekanizması splitting/bölme olduğundan aynı insanın iyi-kötü olarak bölünmesi klasik bir tablodur.. Çünkü psikotik ve sınır durumlar, nevrotik ya da diğer insanlar gibi insanları bütün olarak değerlendirme yetilerinden büyük oranda yoksundurlar..

Bu yüzden de filmde iki anne izliyoruz: Biri adeta azizeyken, diğeri adeta bir şeytan.. Barda göğsünü gösteren fahişe çabucak annenin suretine bürünüyor bir süre sonra, Mrs. Wilkinson da aynı şekilde.. Bu "kötü" anne, "iyi" annenin tüm iyiliğini/güzelliğini yok ediyor.. Oedipus evresinde babanın düşman olarak algılanmasıyla, anneye duyulan sevgi/çekimi filmde mevcut.. Bununla birlikte Spider bu kompleksi sağlıklı bir şekilde sonlandıramıyor, çünkü kökenleri çok daha eskilere, oral döneme, dayanan ve o zamandan beri etkisinde olduğu saldırganlık, gerçekleri çarpıtarak algılamasına ve handiyse gerçeklikten tamamen uzaklaşmasına yol açıyor: Böyle bir durumda da üzerine bir yılan gibi çöken Oedipus'un altında kalıyor.. Babaya duyulan nefret baki kalırken, anneye duyulan sevgi/özlem yerini yıkıcı bir nefrete bırakıyor: Gaz tankı..

Akıl hastanesinde geçen onca senenin ardından travma olduğu gibi karşısına dikilince bu defa, yine aynısı oluyor.. Wilkinson kötü-annenin suretinde canlanıyor yine ve -yine, aynı tablo çıkıyor ortaya..

Bir şizofrenin gerçeklik algısını son derece etkili bir şekilde sunan filmin en büyük artısı, kesinlikle Miranda Richardson'ın inanılmaz oyunculuğu: İyi-anneyken de, kötü-anneyken de müthiş.. Açılış jeneriğiyse çok şık ve klasik..

Read more

Crash





Cronenberg'in '96 yapımı filmi Crash'a bayılıyorum -her defasında.. 

Vampir mitine aşinayız hepimiz: Crash'taki "kabile"yi de benzer bir şekilde konumlandırıp, onların buram buram fetişizm kokan kurallarına göre filmi izlediğimizde Crash kültleşiyor; öyle ki kimi sahnelerde kendinizden geçmeniz bile olası.. 
Bununla birlikte "gerçek dünya" kabul ettiğinizde filmi saçma, dahası anlamsız bulmanız da mümkün: Ki, bunca seveni kadar, nefret edeninin olmasını da açıklıyor bu: Çünkü son derece dürtüsel bir şekilde hareket eden karakterlerin, "hani marjinal bizdik??" tandanslı yaklaşımları kimi bünyelere de son derece itici, bayağı gelebilir normal olarak..

Filmde, bir kaza sonrası adeta underground bir oluşumun parçası olan James ve o grubun yaşadıklarıyla, James'in eşinin "dışarıda" kalmışlığını izliyoruz.. Öncesinde de James ve eşi son derece açık bir ilişki yaşıyorlar: Birbirlerini aldatıyorlar, hatta bundan birbirlerine de bahsediyorlar.. James, kaza sonrasında gruba dahil olurken, eşi uzun süre dışarıda kalıyor: Hatta onlar gibi olmak/hissetmek için hem kendisi çabalıyor, hem de Vaughan ve James tarafından "zorlanıyor"-
bu kısma sonradan geleceğim..

Dürtüsel eylemleri kadar dudak uçuklatacak fetişizmleriyle de öne çıkan gruba uyum sağlamada James hiç zorlanmıyor, bu noktada da Vaughan'ın belirttiği, filmin de mottosuna dönüşen söylem devreye giriyor: Trafik kazaları seksüel enerjimizi özgür bırakmada katalizör görevi görüyor.. James bu süreçte bilinçaltı egemenliğine daha fazla giriyor, Vaughan'la eşcinsel deneyim, vücut yaralarına karşı fetişizm, röntgencilik; filmin başında James'te olup olmadığna dair pek de bilgi sahibi olmadığımız bu dürtüler kaza sonrası teker teker yüzeye çıkıyorlar.. Bu açıdan film James'in kendini bulması üzerine-
vampir mitiyle devam edersek: Vampir tarafından ısırıldıktan sonra vampire dönüşmek gibi..

Beri yandaysa James'in eşi var: Kazayı "yaşamayan", bu yüzden de tutuk kalan Catherine, bunun olması /özgür hissetmek için Vaughan'a "kendini sunuyor.." Ancak araba yıkama ünitesinde geçen oldukça antolojik bu sahnede, Catherine bir yerden sonra vazgeçmek istemesine rağmen, Vaughan onu zorluyor ve "sunuş.."la başlayan sevişme, tecavüze dönüşüyor.. Bununla da bitmiyor, Vaughan onu kaza yapması için taciz ediyor defalarca, ancak Catherine kendini serbest bırakmıyor, filmin sonuna doğru bu defa James Catherine'i zorluyor, ancak kadın kaza sonrası bile o ruh haline giremiyor, James'in "belki başka sefere canım" demesi de bu yüzden..

Trafik kazaları ve orgazm arasında kurulan paralelliğin bir adım ötesi de var: Kaza yaparak ölmek:  Seagrave ve Vaughan'ın ölümlerinde adeta varoluşçu bir tat var: Tıpkı klasik mastürbasyon yöntemleri yerine daha extreme yollara başvurmak gibi (autoerotic strangulation, örneğin..) Hazzın sınırlarını keşfedebilmek için ikisi de giderek daha uç noktaları deniyorlar.. Hatta bunu gösteriye bile dönüştürmüş durumdalar, "daha fazlasını iste"dikleri anda, özenle hazırlanmış son gösterilerini yapıyorlar..

James'in giriştiği seksüel eylemlerden en tahrik edicisi elbette ki Gabrielle ile olanı: Buradaki eylemin kökenleri antropolojinin kendisinde yatıyor.. Ancak, son derece şık duruyor filmde, kabul edelim.. 

Filmde yer alan fetişlerle pek ilginiz yoksa film son derece itici gelebilir demiştik.. Filmi illa gerçeklikle bağdaştırmak istiyorsak travma sonrası stres bozukluğuna dair farklı bir yaklaşım olarak kabul edebiliriz: Alışılageldik kuramlarda travmaya maruz kalan kişilerin travmaya yol açan etkenlerden uzak durmaya çalıştıklarını biliriz: Bu bağlamda da James'in yeniden araba kullanmak için uzun bir süre beklemesi gerekirdi.. Oysa, travmanın çok kısa bir süre ertesinde kendisine aynı arabadan alıyor James.. Kaçış sendromu?? Belki, ancak filmin önemli bir bölümünün ayrıldığı James Dean (ve ölümüne yol açan trafik kazası) faktörü düşünüldüğünde film ilginç bir alegoriye de dönüşebiliyor-
altını deşmek size kalmış..

Ağız sulandıran bir film Crash, bunda James Spader ve görkemli yüzünün de payını inkar etmiyorum.. Ancak filmin en kötü yanı, kadın bedenlerini sergilemekte gösterdiği özeni, erkek bedenlerine göstermeyişi.. Müzikleri ise olağanüstü..


Read more

M. Butterfly




David Cronenberg'in '93 yapımı filmi M. Butterfly, oldukça güçlü temasıyla öne çıkan, nasıl diyelim, sansasyonel bir film..

'64 yılında Çin'de başlayan film/oyunda, Rene bir akşam gittiği opera dinletisindeki divaya aşık olur ve aralarında "yasak" bir ilişki başlar; zira adamımız evlidir, Çin'deyse (genelleyelim: Uzak Doğu'da) kadınlar o kadar özgür değillerdir.. Zaman geçtikçe opera sanatçısı Sono'ya daha çok bağlanan Rene, ondan aldığı bilgileri elçilikteki üstlerine bildirir; ancak Sono da aynısını yapmaktadır.. İki "ajan"ın çalışmasından galip çıkan Sono olur, Rene Paris'e gönderilir.. Eşinden boşanır, zaman geçer.. 4 yıl sonra Sono karşısına çıkar ve yeniden manipüle olan Rene yakalanıp, mahkemeye çıkarılır.. Tanık olarak Sono çağırılır ve işler değişir.. Rene erkektir.. Olaylar gelişir..

Yaşanmış bir olaydan esinlenen, oyun ve film, ünlü opera Madame Butterfly'daki rolleri ters-yüz etme gayesiyle yola çıkıyor: Uzun bir süre bunu başarıyor da: Operadaki aşkı ters çevirip, Batılı erkeği Doğulu kadına aşık etmek, dahası onun "yalan"larına inandırmak, hatta ona taptırmak dediğim gibi belli bir süreye kadar tıkır tıkır işliyor; öyle ki emperyalizm metaforu Sono'nun bedeninde ete, kemiğe bürünüyor.. Ve fakat, iyi-Batı imgesi peşimizden ayrılmıyor, sono "aşık" rolü yapabilecek kadar soğukkanlı olduğu gibi, üstelik bir de erkekmiş.. Cezaevine gönderilirken de kendinden emin tavrı filan..
Ne oluyor?? Finalde intihar eden Butterfly Rene için üzlüyoruz.. Oyun-film operayı başarılı bir şekilde ters-yüz etse de, simgesel açıdan yine (ve hep) Batı'nın yanında saf tutuyor..

Aşkın cinsiyetten bağımsız olduğu konusu ise film özelinde biraz karışık: Çünkü Rene karşısındakine "kadın" olduğu için aşık oluyor.. Eşcinsel olduğuna dair tek bir donemiz yok.. "Kadın" sandığı, bekaretini "aldığı, çocuk sahibi bile olduğu kadının erkek olduğunu öğrendiğinde sevgisini sürdürebilmesi konusu (genel anlamıyla) cinsiyetten bağımsız değil.. Çünkü Rene gerçek-Sono'ya değil, kadın-Sono'ya aşık olmayı sürdürüyor.. Gerçeğe değil de surete aşık olmaya Possesion hakkında yazarken değinmiştim biraz.. Eşcinsel bir aşk değil özünde M Butterfly..

Filmin müzikleriyse olağanüstü..

Read more

Naked Lunch



David Cronenberg'in '91 yapımı filmi Naked Lunch, her seferinde büyük bir iştahla izlediğim filmlerden..

Film, karısını "öldüren" William Lee'nin yazma serüvenine odaklanıyor: Filmin hikayesinde pek de bir şey yok.. Ancak bir yazarın bilinçaltı-ülkesinde tura çıkıyoruz.. Ve bunlar o denli güzeller ki, başta belirttiğim oburluğumun sebebini açıklıyor..

İlk cinayetle Interzone'un sınırlarına giriyoruz: Tuhaf bir dünya, herkes herkesi tanıyor, bilgiler çok hızlı ulaşıyor ve ajanlar her yerdeler: İlkel bir coğrafya..  William aldığı direktiflerle ilerliyor.. Böcek-daktilolar, rent-boylar, Fadela, şu bu derken, kendisi hakkında genel bir kanıya varabiliyoruz: Hadımlık endişesi (Kiki'nin öldüğü sahne, birden çok "çıkıntısı" olan, sperm-benzeri sıvı akıtan daktilolar), homofobi-eşcinsel doğayı kabullenme ikilemi (örnek vermeme gerek yok sanırım), cinsel kimlik sorunları ("fallik kadın-anne" Fadela'nın penis/i yerine kullandığı kırbacı, purosu; Benway'e dönüşümü), oral dönem ağız-anüs-vajina ortaklığı, meme-penis yer-değiştirmesi gibi g/örüntülerle hakikaten çok klasik ve ayrıntılı bir "bilinçaltı portresi"yle karşı karşıyayız..

Filmdeki sembolleri çözmekle uğraşmak istemiyorsanız da, filmin içine girmek için çabalamanız gerekiyor: Çünkü Naked Lunch, seyircisinin katılımını istiyor.. Eminim ki, başka bir yönetmen bol bol dış sesle hikayeyi "anlaşılır" bir düzleme çekerdi, ancak Cronenberg her zamanki soğuk (ve kimi zaman sırf bu yüzden itici görünen) üslubunu koruyor.. Bununla birlikte film, circle kurguya sahip olduğundan "başka" bir ölümle, "başka" bir evrene geçip, başladığımız yerden pek de uzaklaşamadığımızı hatırlatıyor.. 

Beri yandaysa kitabı perdeye aktarırken zaman/sızlık konusunda hataları da yok değil: İlk tarih olarak '53 yılını veren  filmde '55 tarihli Allen Ginsberg şiirinin ne işi var misal?? Kitapta yerini bulan pasajları filme eklemlerken sıkıntılar da baş gösteriyor:  William S. Burroughs'un kitabındaki ağır Allen Ginsberg etkisi filmde de fazlasıyla hissediliyor, bu anlarda filmden uzaklaşmak mümkün (özellikle de William'ın Yves'e hikaye anlattığı sahnelerde..) Bu uzun monologlar filmin fizik-ötesi haline zarar veriyor bana kalırsa..
Her mide için uygun bir seçim olmasa da herkese afiyet olsun..


Read more

Dead Ringers



'88 yapımı Cronenberg filmi Dead Ringers, nedense bana hitap etmeyen filmlerinden.. İkiz gibi bir şeye tahammül edemeyeceğimden de olabilir bu..

Film, tek yumurta ikizi jinekolog kardeşlerin ayrılma-birleşme hikayesi üzerine kurulu: Bev "sakin" olanı, Elly'yse dışa dönük.. Claire'in hayatlarına girmesiyle işler iki kardeş için değişiyor: O zamana kadar kadınları ortak kullanan kardeşler, bundan pek de şikayet etmezken, Bev'in Claire'e aşık olması durumu değiştirmeye başlıyor..  Uyuşturucu problemi, aldatılma, mesleki çöküş derken iki kardeş ayrılıyor..

Filmde en çok öne özellikle Bev'in bilinçdışında kardeşine karşı hissettiği haset ve etkileri çıkıyor: Elly'deyse "bağımlı" bir figür görüyoruz.. "Mağdur" görünen Bev, aslında hiç de öyle değil, aksine oldukça da manipülatif olduğunu söyleyebiliriz.. Kardeşini kendi suyuna çektikten sonra yarı-bilinçli bir şekilde öldürmesi sonrasında ona sarılması pek de bir anlam ifade etmiyor-
oral dönem saldırganlığı..

Ki ikiz ol/arak doğ/mak bu açıdan son derece örseleyici bir şey bana kalırsa: Paylaşamamanın azabı..

Filmse anlatmaya kalkıştığı öykünün gereklerini yerine getirse de, üzerine ölü toprağı serpilmiş gibi, son derece yavan bir şekilde ilerliyor.. Bir de Jeremy Irons doğru bir seçim değil bana kalırsa..

Read more

The Fly



Cronenberg'in '86 yapımı filmi The Fly, pesimist bir süper kahraman filmi.. Aslında Scanners gibi "çılgın bilim insanı tanrıcılık oynamaya kalkar ve cezalandırılır" deyip işin içinden çıkabilirdim ancak, filmi ciddiye aldığımdan dolayı biraz daha didiklemek istiyorum..

Klasik süper kahraman hikayelerini biliriz: Mutasyon sonucunda üstün yetenekler kazanan biri, birisi iyilik için savaşır.. The Fly'da da başlangıçta benzer bir tablo hakim: Sosyal açıdan pek başarısız olan dahi-bilim insanımız ışınlanmayı mümkün hale getirdikten sonra elbette ki, bunu kendi üzerinde (de) deniyor: Ancak ışınlanma kabinine giren sinekle dnaları birleşiyor ve adamımız sinek-insana dönüşmeye başlıyor: Başlangıçta her şeyden memnun, zira fiziksel güçleri artıyor, kendine güveni geliyor vs.. Tam da bu noktada film kırılıyor, mutasyon ilerlemeye başladıkça durum tersine dönmeye, yıldız-çocuk ucubeleşmeye başlıyor..

Film, bahsettiğim gibi süper kahraman film türüne uygun bir şekilde ilerliyor, dahası türe özgü öğeleri bünyesinde barındırıyor, climaxte iyi-kötü savaşı bile var: Ancak roller değişmiş bir şekilde izliyoruz bunu; çünkü The Fly süper-kahramanların yıllar süren çizgi roman, tv, sinema gibi mecralarındaki "klasik" bakış açısına sahip değil.. Bu dönüşümün altını kazıyor, derine indikçe ortaya bir dram çıkıyor.. "Aa, ne güzel" diye düşünerek izlediğimiz diğer süper kahraman filmlerinden farklı olarak çeşitli süper güçlere sahip olmanın getirdiği sorunlara eğiliyoruz: Ölümü seçen bir süper kahraman var karşımızda.. "Bu" şekilde yaşamak istemeyen.. Cronenberg, kendine özgü yöntemiyle insan olma özlemini dolaba saklanan kopmuş uzuvlarla gösterdiğinde üzülüyorsunuz.. Üzülüyorum..

Ancak, bununla bitmiyor: Tam bir '80ler filmi The Fly, süresi ilerledikçe dozu azalsa da mizahı güldürmeyi başarıyor..  Bir de kopan kulak sahnesinin Peter Jackson'ın Braindead'inin en komik sahnelerinden birine ilham kaynağı olduğunu düşünmekteyim.. 


Read more

Scanners



Cronenberg'in '81 yapımı filmi Scanners, tipik bir "çılgın bilim insanı" filmi.. Ve türle aramdaki uzlaşmazlıktan dolayı vasat bir film-
gerçi şu yukarıdaki afiş de bas bas bağırıyor "ben kötüyüm" diye..

Gizemleri sonra açıklansa da, hikayenin lineer düzlemi şu şekilde ilerliyor: Dr. Paul, bir psiko-eczacı: Ve Epheremol adlı bir ilaç üzerinde çalışıyor: İlacın lansmanı yapılıyor ve fakat bebekler üzerindeki yan etkisi yüzünden piyasadan geri çekiliyor.. Paul, şirketini daha büyük bir şirkete satıyor ve el altından projesini yürütüyor: Zira Tarayıcı denilen bebeklerin dünyaya gelmesini, anlaşmalı doktorlarla sağlıyor.. Doktorlar gözetimlerindeki hamile kadınlara bu ilaçları vererek telepatik güçleri olan bebeklerin doğmasına yardımcı oluyorlar.. Ve fakat "ben bu oyunu bozarım" diyen Revok, devreye girip projede görev alanları öldürmeye başlıyor.. İşte bu noktada da devreye esas oğlan Cameron giriyor..

Filmin uzun twist bölümünden anlaşılacağı gibi, aslında "kötü" olan Paul'un kendisi.. Yıllarca evsiz bir şekilde yaşayan Cameron'u alıp, planını bozan Revok'un üzerine salıyor.. Tabii, hikayeyi biz de Cameron'la takip ettiğimizden bu bilgilere vakıf oluşumuz oldukça sonrasına denk düşüyor.. Film, klasik bir "doğanın dengesine müdahale etmeyin" mesajına sahip olduğu ve şaşılmayacak şekilde bunu gerilim/korku öğeleriyle servis ettiğinden pek vasat.. Hatta altında.. Ancak video piyasasında iş yaptığı için iki devam filmini de peşinden sürüklemiş-
neysse,, ki Cronenberg'in bu filmlerle alakası yok..


Read more

The Brood



'79 yapımı The Brood, psikolojik referanslarıyla  Cronenberg'in sonradan çok daha iyi örneklerini vereceği bir film: Bi neviinden Cronenberg'in psikolojiye bu denli referans yaptığı, dahası alametifarikasına dönüşen beden ve bilinç/dışı ilişkisine etkili bir bakış at/maya çalış/tığı bir iş.. 

Filmin hikayesi şöyle: Frank ve Nola evli bir çift: Ve fakat Nola'nın sorunları var ve izole bir şekilde psikoplazmik adı verilen bir terapi (yaklaşımı) görmekte: Raglan'ın adeta o/kült bir tören şekilde gerçekleştirdiği terapiler, kimi zaman halka açık gerçekleşiyor.. Nola'ysa annesiyle sorunlu bir geçmişe sahip.. Annesinden küçükken eziyet görmüş ve babasını da sürece müdahil olmadığı, kendisini korumadığı için kızgın.. Nola ve Frank'in bir de kızları var: Candice.. Candice'se bir gün annesinin yanından dönünce, Frank kızın vücudunda çeşitli darp izleri görünce araştırmalara başlıyor.. Bundan sorumlu tuttuğu Nola'nın kızını görmemesi için Raglan'ın "işletmesi"ne dava açmaya hazırlanıyor..
Olaylar gelişiyor filan..

Filmin en büyük meziyeti bilinçdışını somutlaştırması: Nola'nın çocukken hissettiği öfke, Raglan'ın provokatif terapi yöntemiyle birleşince Nola öfke-çocuklarını (Bad Seeds) doğurmaya başlıyor: Ve fakat bu rahimde değil de, kelimenin tam anlamıyla dış gebelik şeklinde oluyor: Zira amniyo kesesindeki çocuklar Nola'nın vücudunda değil de, dışarısında gelişiyorlar.. Gelişen çocuklar, adeta bir ordu gibi, telepati yardımıyla Nola'nın öfkesi kime yönelirse ona saldırıyorlar.. Fikir gerçekten olağanüstü.. 

Bununla birlikte filmin sorunları da yok değil, bu bilgiyi vermeye başlayana kadar film çok zaman kaybediyor.. Yeteri kadar işlenememiş lenf kanserinden mustarip hasta gibi yan karakterler filme zaman kaybettiriyorlar: Mike ise, tamamen filmin finali için yaratıldığından ona herhangi bir şey söylemeye gerek yok.. 
Zira filmin finalinde Candice'in durumu, açılıştaki Mike'ın durumuna dönüşüyor..

Bir diğer taraftaysa filmin tartışmaya çalıştığı psikanaliz var: Raglan'ınki her ne kadar film için yazılmış bir terapi yöntemi olsa da, "psikanaliz nedir/nasıl olmalıdır??" konusunda çeşitli tartışmalar da yapılabilir bu yöntem üzerinden: Zira Lacan'ın kimi zaman 3 dk'yı bile bulmayan seansları, Klein ve Kernberg gibi terapistlerin "sert" yaklaşımları çeşitli çevreler tarafından eleştirilmiştir.. Hatta Freud'un bizzat kendisi de bu tür eleştirilerle karşı karşıya kalmıştır.. Eh, tabii bir de hastalara uygulanan yöntemler var-
ki, bunlara hiç girmeyelim..

The Brood'da gerçek olmayan bir terapi yöntemi izlediğimizi "bildiğimiz" için bu denli rahatız: Ancak mesela, psikoplazmik yaklaşım yerine elektroşoku konu eden bir film olsaydı The Brood?? Ya da atıyorum 60-70 yıl sonra günümüzden çok farklı yaklaşımlara sahip olacak psikoloji/psikanaliz.. Günümüzdeki yaklaşımlar hakkında bu tür filmler yapılsa?? O zaman bu kadar rahat izleyebilir miydik?? Bence filmin en önemli noktası da burası.. 

Read more

Rabid



David Cronenberg'in '77 yapımı filmi Rabid, beden (et??) üzerine kafa yormaya başladığı filmlerden.. Filmografisinde çok da üst noktalarda yer almayan filmi seçkiye dahil etme sebebim, yönetmenin kendisini geliştirmesini görmek için..

Filmin hikayesi şu şekilde: Rose ve Hart sevgililer, birlikte çıktıkları motosiklet yolculuğunda kaza yapıyorlar ve en yakındaki hastaneye (aslında bir estetik cerrahi kompleksi) götürülüyorlar.. Rose'a deri nakli yapılıyor ve olayların fitilini de bu ateşliyor.. Mutasyon geçiren nakil-deri adeta bir silaha dönüşüp Rose'un sadece kanla beslenmesine hizmet ediyor.. Rose komadan çıktıktan sonra karşısına ilk çıkan kişiye virüsü bulaştırıyor ve zamanla yeni bir kuduz virüsü handiyse tüm şehri ele geçiriyor..

Açıkçası filmin eğildiği konu güzel olsa da, hikaye oldukça sarkıyor, zira aslında hiçbir işlevi olmayan Hart karakteri yüzünden film zaman zaman merkezini kaybediyor; onca yolu tepip geldikten sonra hiçbir şey olmaması (misal atıyorum çocuk kendini sunabilir ve kan da aşklarının güzel bir metaforu olabilirdi, Hart Rose'u öldürmek zorunda kalabilirdi vs..) ve fakat, hiçbir şey olmuyor; biz de boşu boşuna Hart'ın Rose'a ulaşma çabalarını izliyoruz..
Eh, dağınık senaryo yüzünden film çok kan kaybetse de (sana metafor yaptım), Cronenberg'in takıntılarını görmemiz bağlamında işlevsel oluyor ve fakat hepsi de bu..

Beri yanda olayların fitilinin ateşleyen şeyin "yeni" bir plastik cerrahi yöntemi oluşunun getirdiği bir "yeni kötüdür" yaklaşımı var: Plastik cerrahi operasyonlarının o denli güvenilir olmayışını, film daha açılış sahnesindeki üçlü konuşmada vurguluyor.. Ardından beden-terörüne yönelen filmin "bu" tercihi belki sıçrama tahtası olarak iş görüyor ama, diğer yanda da filmin sıkıcı bir konservatif kimliğe bürünmesine yol açıyor..

Oyunculukların kötü olduğunu belirtmeme gerek yok sanırım..

Read more

Beden, Bilinç ve David Cronenberg: Shivers




Yeni bir seçki: David Cronenberg.. Seçkiye başlama sebebimse bu ayın sonuna doğru gösterime gireceği yeni filmi: A Dangerous Method: Freud ve Jung arasındaki "ilişki"yi de kendisinden başkası peliküle aktaramazdı -bundan eminim.. Filmografisi düşünüldüğünde de yönetmenin "bu" noktaya er-geç geleceği de aşikardı: Zira bir-iki filmini izlemiş olsanız bile, Cronenberg'in bilinç (genelleyelim: psikoloji/psikanaliz) ve beden kavramlarına adeta saplantılı bir şekilde ilgi duyduğunu fark etmek çok da zor değil.. Filmekimi'nde kişisel yoğunluğumdan dolayı A Dangerous Method'u kaçırdığım için, vizyon tarihini beklemekten başka bir seçeneğim olmadığından eski filmlerine göz atalım istedim..

Yönetmenin ticari gösterime çıkan ilk filmi '75 yapımı Shivers, her şeyden önce garip bir film: Zira, film son derece yoruma açık bir şekilde ilerliyor: Kişisel yorum, kişisel film..

Hikayesi şöyle: Oldukça lüks bir residans tanıtımıyla açılıyor film: Her şey düşünülmüş.. Fakat zamanla bir parazit içine girdiği vücutlarda değişikliğe sebep oluyor: Fakat bu, bedensel bir mutasyon değil, psikolojik.. Zamanla tüm residans ahalisi bu parazitle tanışıyor, residansın sınırları dışına taş/ın/an parazit bir epidemiye yol açacak: Bunu görmek zor değil..

Parazitin etkisiyse oldukça ilginç: Geliştirilme amacı her ne kadar, vüdutta işlev göremez hale gelmiş organların yerini almak olsa da, çok farklı bir etkiye sahip: İnsanların biliçaltlarını özgür bırakıyor: Ve bu yüzden de, tacizler, tecavüzler, "normal" olmayan cinsel ilişkiler ve elbette ki şiddet kaçınılmaz oluyor..

Filmin açılış sahnesi sonrasında, bu parazitin cinsel ilişki yoluyla bulaştığına dair işaretler aldığımda, eh, elbette ki "evlilik dışı seksin zararlarını anlatan, tek-eşliliği özendiren tipik bir muhafazakar vaizi" diye düşünmek son derece olası: Ve fakat, parazit daha sonra kendi konaklarını bulmaya başlayınca bu teori/m geçerliliğini yitiriyor..

Bununla birlikte filmin, seksle bir sorunu olduğu açık: Öncelikle "izole" bir yerden etrafa yayılması, akla bazı şeyleri getirebilir.. Misal?? Hımm, '68 ve ardından gelen cinsel özgürlük dalgasını?? Çok daha eskiye gitsek?? Olabilir.. Sonradan tüm topluma yayılma "tehlikesi"nin başgöstermesini de buna eklediğimizde ele avuca gelir bir noktadayız.. Ancak bununla da bitmiyor: Filmdeki ensest, pedofili, eşcinsel ve grup seks gibi "normal" olmayan seksüel eylemlerin işaret ettiği başka bir nokta da var: Bilinçaltımızda bunlar var, ancak, bastırılmazsa nasıl bir kaosa yol açacağını da görmüyor musunuz??

Peki ya bilinçaltı: Sürekli bastırdığımız bu yapının, uygun ortam, alkol/uyuşturucu, özel kulüpler, seks turizmi, ya da filmdeki gibi bir parazit metaforuyla özgür kalmasından neden bu kadar rahatsızız?? Bu eylemlerin "yasak" kabul edildiği tarihlere gitmek gerekiyor.. neysse,, ki gitmemize gerek yok, Shivers binlerce yıl sonra aynı yasakları kutsamak için çekildi çünkü: Bizim adımıza düşündüğü ve karar verdiği için..

Read more

Chacun Son Cinema




Cannes'ın 60. yılı için hazırlanmış bi seçki.. Aslında "Chacun Son Cinema Ou Ce Petit Coup Au Coeur Quand La Lumiere S'eteint Et Que Le Film Commence.." gibi olağanüstü uzun bi ada sahip.. Seçkiyi, 7 haziran '07'de CNBC-e yayımlamıştı (o zamanlar tv izliyordum, eet..), ben de izlerken notlar almıştım..

Bazıları oldukça sıkıcıydı, önce bunlardan başlamak lazım: Nanni Moretti'nin yönettiği Diaro Di Uno Spettatore şüphesiz, samimi olma kaygısıyla çekilmiş olmasına rağmen, serinin en igğrenciydi.. Sürekli kendinden bahsetmesi filan..
Aynı şekilde Jane Campion bölümü The Lady Bug da fazlasıyla iticiydi, Die Verwandlung'u anımsatan yapısı, sonlara doğru iyice farklılaşıp, saçmalıyordu..
Lars von Trier, yine şovunu yapıyor: Ve bu adam, sırf bu tavrı yüzünden git gide katlanılmaz birine dönüşüyor, sevmiyorum.. Ancak cinayet sahnesi, tüm film içindeki en kusursuz çekilmiş sahnelerden biri, birisiydi, hakkını yememek lazım..
Elia Suleiman'ın Irtebak'ı da, Mr. Bean'i fazlasıyla çağrıştırıyordu ki, bu tarz hikayelerin modasının geçtiğini birileri bu adama söylesin..

Vasat olarak nitelenebilecek bölümlerin temel sorunuysa benzer temalar çevresinde dolaşması: Agop Egoyan'ın çektiği bölüm, nedense etkileyici olmuyor, aynı şekilde Dans l'obscurite adlı iki yönetmenin çektiği bölüm de fazlasıyla klişe, müziği ise oldukça başarılı..
Yine benzer temaları işleyen Youssef Chahine'in filmi, Claude Lelouch'un filmi ile, David Cronenberg bölümü de beklenen etkiyi yapmıyor..
Kendini fazla zeki sanan senaryosuyla Olivier Assayas da o kadar etkileyici olamıyor..
Gus Van Sant'ın ilk öpücüğü (filminin Türkçe karşılığı buydu..) ve Roman Polanski'nin erotik sineması (-yine, aynı şekilde filminTürkçe karşılığı buydu..) da o kadar güzel değiller..

Muhteşem olanları da vardı:
Alejandro Gonzalez Inarritu'nun Anna'sı kesinlikle, Babel'den çok daha etkileyici..
Zhang Yimou'nun En Regardant Le Film'i ise o kadar pozitif, o kadar sıcak ki.. O çocuk gibi uykuya dalası geliyor insanın..
Takeshi Kitano'nun bölümüyse, kendine özgü mizahı, göndermeleriyle çok başarılı, genel planları ise muhteşem..
Aki Kaurismaki ve Theo Angelopoulos'sa, yine bildiğimiz gibi..
Abbas Kiarostami'nin Romeo'sunu arayan kadınları'nın (-yine, filmin Türkçe karşılığı buydu..) performansları muhteşem..
Wim Wenders'in kongo'daki barışın ilk yılını görselleştirmesi, insanın için oturuyor..

Ve bence tüm bölümlere bedel iki bölüm vardı:
Amos Gitai'nin Varşova ve Hayfa'nın bombalanmasını muhteşem bi şekilde birleştiren Le Dibbouk De Haifa'sı, inanılmaz görselliğinin yanında, politik sularda dolaşmasıyla da benzersizdi..

Ve Wong Kar Wai'nin orgazm güzelllemesi: I Travelled 9000km To Give It To You.. Aşkın filmini bu adamdan başkası çekmesin.. Hiçbiri onun kadar etkileyici olamıyor çünkü..
Read more

Videodrome





Filmin jeneriğinde "Deborah Harry as Nicki.." diye gördüğümde bi an şok oldum itiraf ediym: Battlestar Galactica'daki Number Six gibi, bi işlevi var filmde, ancak, filmin söylemek istediklerini düşününce bu rol için onun seçilmesi, medya (daha çook tv..) eleştirisini çook daha anlamlı kılıyor; zira, rolünü "gerçek.." kimliğinden ayıramıyorsunuz-
film de ayırmıyor; eğer "gerçek.." kimliği film için önemsiz bi ayrıntı olsaydı, belirtilme ihtiyacı duyulmazdı..

neysse,, medya yoluyla insanların (bilinçaltlarının..) yönetilmesi olarak konuyu özetleyebiliriz-
seks ve şiddet arzusu, bilinçaltının enn temel iki öğesi olduğu için ayrıca belirtmeye gerek yok..
Nicki'yle tanıştıktan sonra; Videodrome olarak adlandırılan snuff bi yayının, Max'ı etkilemesiyle açılıyor film ve bu etkinin Max'ı adeta bi şizofrene dönüştürmesini izliyoruz: Neyin "gerçek..", neyin halüsinasyon olduğunu biz de Max'la aynı anda öğreniyoruz.. Max, Videodrome'un yapısını öğrendiğindeyse, iş işten geçmiş oluyor..
Karnında oluşan vajinadan vücuduna sokulan kasetler aracılığıyla yönlendiriliyor; Bianca'nın yardımıyla kurtulup, gemiye sığınıyor; ancak, Nicki, Videodrome'un yok edilemeyeceğini söylüyor..
Sonra final..

Medya eleştirisi açılış sahnesinden final sahnesine kadar tek bi an dahi nefes almadan, adeta bi tez filmi gibi izliyormuşuz gibi işliyor-
bu bağlamda tvnin algıya etkisi bakımından Max'ın hikayesi, requiem for a dream'deki sara'nın hikayesinin daha bi S&M versiyonu gibi..
Efektlerse oldukça başarılı..

*: Max'ın Nicki'nin kulağını deldiği sahne, Björk'ün Pagan Poetry klibine de esin kaynağı olmuş diye düşünürüm hep: Muhteşem bi film..

Read more
Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...
 
Creative Commons License
This work is licensed under a Creative Commons Attribution-NoDerivs 3.0 Unported License.