Bilinç Akışı: Possession




Bir şarkının en sevdiğim riffinin olduğu bölümü kestim, 22 sn sürüyor toplamda: Repeate aldım, sadece onu dinliyorum bir süredir.. Bugün bayram, erken kalkmadım, kimseye el öpmeye gitmedim -hem gidecek kim var ki?? Hayır, depresyonda filan değilim, uzun zamandır yalnız kalamadığımın farkındayım sadece, o kadar: Bayram fırsata dönüştü, evdeyim, hiç çıkmadım, bayram boyunca da çıkmayı düşünmüyorum.. Yeni bir seçki hazırlıyorum hem, film izleyip, yazıyorum: Bugün iki yazıyı hazırladım bile.. Böyle back-upla çalışmak iyi oluyor, film izleyemesem bile, arada geçen günleri telafi edebiliyorum: Hem özlemişim günde 3-4 film izlemeyi.. Okula gidemiyorum bile bu sene iş yoğunluğundan, şikayetçi değilim de ne bileyim, tuhaf.. neysse,, herkese iyi bayramlar..

Possesion'u ilk izlediğimde sene kaçtı hatırlamıyorum ama, filmden nefret etmiştim: Hala da nefret ediyorum gerçi, değişen bir şeyin olduğunu söyleyemem.. Ama filmdeki tek fikir çok hoşuma gidiyor.. Sevdiğimiz insanların değişmesi, dönüşmesini kabullenmekte zorlanıyoruz, hatta La Pianiste hakkında yazarken bundan bahsetmiştim.. Ama Possession'da bundan fazlası da var: Her ne kadar taktıkları lensler yüzünden korkunç görünseler de, filmin asıl kahramanları, sevdiklerinin suretlerine (Hint kültürüne bulanırsam eğer, avatar) -yeniden, aşık oluyorlar.. Gerçeklerineyse katlanamıyorlar: Hem hangimiz yürümedik ki bu yollardan??

Nedenler önemli değil, ayrılmak istiyorsun ve bitiyor: Mark, her ne kadar 3 hafta boyunca kendini bir otel odasına kilitleyip abartı yoksunluk krizlerine girse de, artık ölümler için bile o kadar uzun yas tutulmadığı bir dönemdeyiz-
belki o kadar sevmiyoruz artık, ya da acı çekmeye zaman kalmayacak kadar çok yoğunuz: Ama hep bir tortu kalıyor: Anna'yı izlemesi için bir dedektif bile tuttun Mark, sonra ne oldu?? Gözlerine yeşil lens takmış Anna, bu defa "Helen'im ben.." diye çıktı karşına: Hem de en idea/l haliyle: Çocuğunun öğretmeni olarak-
kadın yerine, anne arayışı özleminiz hiç bitmeyecek değil mi??

Yatağa çıplak uzanma hissi: Artık Anna'yı özlemen/araman için bir neden bırakmıyor sana.. İkame nesneni buldun çünkü.. Hatta, bir adım daha öteye gidip, ketçap markası çağrışımlı Heinrich'e haber verdin adresi: Yüzleşecek cesaretin yok muydu, yoksa senin "düştüğün" durumun aynısına düşsün, sen aldatıldığını öğrendiğinde hissettiklerinin aynısını hissetsin diye mi yaptın bunu?? Bence ikincisi.. İşler çığrından çıktığında bir şeyler yapmak istedin, yaptın da.. Ama sorunu çözmek yerine, halı altına süpürmekle -"delilleri yok et", ondan kurtulacağını sandın..
Anna, karşına senin kopyanla çıkıp, grotesk bir intihar gösterine imza attığında-
ki, hep öyleydi değil mi?? Bu denli abartı jestler.. Dışarıda kaldın..

Anna'ysa tam ortadan ikiye bölünmüş gibi, çocuğuna bakmakta: Ama hangisine?? Şansını yalnız başınayken metro istasyonun koridorunda düşürüp, kaderini kabullenmesini anlattığı (ve bunun görseli) belki abartılı bir metafordu, ama yerini de buluyordu.. Filmi de ikiye ayıralım: Yaratıkla sevişiyor olması, seni aldatması seni sevmediği anlamına gelir (mi??) Eh, evlilik cüzdanıyla birlikte Anna'nın beden mülkiyetini senin üzerine yaptığını sanıyorsan, neden olmasın?? Oysa o yaratık sana dönüşüyor.. Sen de Anna'nın yeşil gözlüsüne aşık oldun.. Çember tamamlandı..
Anna, çocuğun ve yaratık-çocuğun arasında kalmak nasıldı?? Film boyu süren histerinin sebebi suçluluk duyman mı, yoksa ne kadar hızlı olsan da hiçbir yere yetişememen mi?? Kaderini kabullendiğinde, bu seni nereye götürdü?? Mark'a dönüşeceğini en başından beri biliyordun: Bu proje-yaratıkla sevişirken, zamanında sevdiğin adamın sana dokunmasına bile katlanamıyor olmanı kimse anlamıyor değil mi: Şah damarını doğrayacak noktada olduğunu?? Giderek delirdiğini, dahası seni yaratan film yönetmeninin bile durumunun tanımını "possession" olarak yapmışken sevgiyi nasıl tanımlayabiliriz?? "Filmin adı Possession, yaratığın etkisinde işte.."den başka bir fırsat bile verilmiyor ki seni izleyenlere.. Kuşatılmışsın Anna.. 

Çıkış yokken, tüm çıkış suretlere yükleniyor.. İki intihar sonrası, iki kopya öylece kalıyor, birinin kimliği bile yok.. Helen evde, çocuk küvette kendini boğmaya çalışıyor, Mark kapıda.. Sevdikleriniz ölürken, suretlerini sevmeye devam edebilir misiniz?? Ya da Anna ve gerçek-Mark için sorarsam, neden suretlere ihtiyaç duyuyoruz: Çünkü kafamızdaki imgelerin yaşamasını istiyoruz.. Hep tanıştığımızdaki, ya da belki ilk öpüştüğümüz, seviştiğimiz, birlikte uyuduğumuz, birbirimize en yakın olduğumuz "o an"daki gibi kalmasını istiyoruz insanların.. Sevgimizi sürdürebilmemiz için o imgelere ömür boyu ihtiyaç duyuyoruz belki, kim bilir?? İmge çatırdamaya, gerçek ortaya çıkmaya başladığında-
ya da, o imgenin yeniden canlanması/-abilmesi için çirkin ve igğrenç şeylere katlanma gücü bulabiliyoruz: Yeter ki eskisi -"o an", gibi olsun diye: Beklememiz de bu yüzden.. 

Ben beklemek istemiyorum artık.. 

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...
 
Creative Commons License
This work is licensed under a Creative Commons Attribution-NoDerivs 3.0 Unported License.