Claude Chabrol etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Claude Chabrol etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

3. Yaş Kutlaması: La Cérémonie



yucinematek 3. yaşını doldurdu bugün, sene başından nisan ayına kadar iş yoğunluğu, sonra da hayatımın tepetaklak olması dolayısıyla yeteri kadar ilgilenemedim bu sene blogla. Çok sevdiğim İstanbul Film Festivali hakkında bile film yazamadım, falan filan. Öyle işte, film izlemeye devam edin.

3. yaş kutlaması için La Ceremonie'yi seçmemin sebebi, izlediğim ilk Isabelle Huppert filmi olması. Bunca senedir hayranlıkla izlediğim tek oyuncunun bu filmini her ne kadar pek sevmesem de ilk aşk unutulmadığı için özel bir yeri var.

Okuma yazma bilmeyen bir hizmetçi ile çocuğunu kaybetmiş yalnız bir kadının hikayesi kesişince ortaya ilginç ve de kafası karışık bir film çıkıyor.Tipik bir folie a deux vakası izliyoruz filmde. Benzer psikolojik sorunlara sahip iki karakter delüzyonlarını paylaşmaya, saçlarını benzer şekilde örmeye ve sonunda da öldürmeye başlıyorlar.

Filmin bir de sınıfsal okuması var: Chabrol her ne kadar "son Marksist film" diye dalga geçse de, filmin sınıfsal söylemleri fazlasıyla kör parmağım gözüne olduğu için ciddiye almak mümkün değil maalesef. Benzer bir karikatürizasyonu Haneke de ilk dönem filmlerinde bolca kullanıyordu biliyorsunuz-
bu paragrafı klişeseverler için yazdım.

Oyunculuklar ise muazzam: Özellikle hikayenin merkezindeki iki kadın kadar, evin "kokona" hanımı Jacqueline Bisset de rolünün altından başarıyla kalkıyor. Isabelle Huppert'in zaman zaman overactinge kayan, Sandrine Bonnaire'ninse minimal oyununa hasta olmamamk mümkün değil.

İzleyin ve deliliğinizi paylaşabildiğiniz insanların kıymetini bilin



Read more

Violette Nozière


Claude Chabrol'un '78 yapımı filmi Violette Noziere, gerçek bi vakayı konu alan bi suç filmi: Ancak, film bu "suç.." mevzuunu didik didik edip Violette'i tiksinilesi bi yaratığa ya da suçun derininde yatan travmayı da göz içine sokup onu kahramana da dönüştürmüyor-
ki, konusu düşünüldüğünde ikisi de son derece müsait olmasına rağmen..

Hikayesi şu: Ailesiyle birlikte yaşayan 14 yaşındaki Violette'in (anti..) süper-kahramanlar gibi "ikili.." bi hayatı var: Ailesinin yanında makyajsız, gayet "uslu.." bi profil çizen, ödevlerini günü gününe yapıyor görünmesine rağmen, geceleri (ve fırsat bulduğu başka zamanlarda..) gizlice evden çıkıp, "elegan.." kıyafetler giyerek fahişelik yapıyor.. Bi gün doktora gittiğinde frengisi olduğunu öğreniyor, doktor bunu ailesine söylemek "zorunda.." olduğunu söyleyince, Violette ailesinin kendisinin bakire olmadığını öğreneceği için paniğe kapılıyor ve annesinden fecii tepki görüyor: Birlikte olduğu tıp öğrencisi gençten frenginin genetik olabileceğini öğrendikten sonra doktor adına mektuplar ve ilaçlar (zehir..) ilk önce annesini öldürme girişiminde bulunuyor: Annesi kurtuluyor..

Bu sırada aşık olan Violette, sevdiği adama hediyeler almaya, ona paralar vermeye başlıyor.. Birlikte bi Bugatti alma ve buralardan gidip Amerika'ya yerleşme hayalleri kurmalarına rağmen, bu gerçekleşmiyor..

Ailesini bi kez daha zehirleyen Violette, babasını öldürüyor, ancak annesi kurtuluyor-
violette babasına oranla 1/2 daha az zehir koyduğunu söylerken, annesi karışımın yarısını içtiği için kurtulduğunu söylüyor..

Tutuklanıp hapse konulan Violette, küçüklüğünde babasının tacizlerine maruz kaldığını söylediğinde annesi sadece bi gün Violette'i babasının kucağında gördüğünü söylüyor.. Violette, büyükannesinin tüm gerçeğin farkında olduğunu söyleyip, onun da mahkemeye gelmesini istiyor-
aslında o "taciz.."lerin Violette büyüdüğünde de devam ettiğini filmde görüyoruz: Ancak fiziksel bi şekilde diil de, gözle gerçekleştiriliyorlar..

Violette, sorunlu bi kız gibi görünüyor: Hayali arkadaşlar yaratıp, ailesine yalan söylüyor, onlara doktor reçeteleri yazıyor, annesinin eski bi ilişkisini şantaj malzemesi olarak kullanıp adamdan para koparıyor, fahişelik/hırsızlık yapıyor vs..
Bunların temelinde taciz yatmıyor tam olarak aslında: Violette korkunç bi baskı altında: Annesi sürekli onu kontrol altında tutmaya çabalıyor, bakire olmama ve frengi ihtimalinde ilk düşündüğü başkalarının ne düşüneceği oluyor ve Violette'i bu yüzden hırpalıyor, sokakta gördüğü komşusu "çok elegansın.." diyor vs..

Cinsellik konusuysa filmde önemli bi yer tutuyor: 14 yaşında, ergenliğin pençesindeki bi kızın fahişelik yapmaya "karar vermesi.."nin nedenleri üzerinde dururken, Violette'i aşağılamıyor film: Üzerinde durduğu iki şey var: Violette'in cinsel açlığı ve bu açlığı sürekli bastıran bi toplumsal yapı: Anne ve babasını sevişirken gözetlemesine flashbackle tanık oluyoruz.. Kırda gezintiye çıkan anne ve babasının kendisini götürmemesinden kendisinden bişii sakladıkları yönünde yorumlayan Violette, üzerindeki baskıya isyan ediyor.. Pasif-agresif gibi görünse de, aslında oldukça direkt bi saldırganlık sergiliyor..

Diğeriyse, yaşadığı taciz benzeri tecrübeler ve annesinin ikircikli tutumu: Flashbacklerden biri, birisi babasını yolcu etmeye giden Violette'i karşılayan gar görevlisinin "yılışık.." tavrı ve babasıyla arasındaki gizil erotizm.. Annesinin başka bi adamdan hala mektup alması, bunu kocasından gizlemesi de Violette'i bunu kullanmaya sevk ediyor.. Yani, kendisi kadar ailesi de "suçlu.."

Film, Violette'in ölüme mahkum edilmesine rağmen, cezasının affedilip, hapis cezasına dönüştürülmesi, sonra yine affedilip İkinci Dünya Savaşı'ndan sonra özgürlüğüne kavuşmasını, evlenip 5 çocuk yapmasını ve ölmeden kısa bi süre önce tüm sivil haklarının iade edilmesini bildirerek bitiyor..

Violette'in kurduğu hayallerse aslında daha farklı bi düzen istemesinden kaynaklanıyor: Sadece erkeklerden oluşan mahkeme jürisine onlardan ne kadar tiksindiğini söylemesi bile takdire şayan..

"Benimle uyumak ister misin??
"Orospu.."
"Bunu anlayamazsın.."

*: Bu yazıyı Bourbon Princess - Dark Of Days eşliğinde yazdım..
Read more

Madame Bovary


'91 yapımı Claude Chabrol filmi Madame Bovary, Gustave Flaubert'in klasik eserinden uyarlanmış, güçlü bi film.. Bunun tabii ki çeşitli sebepleri var: Isabelle Huppert ve hikayesi..

Emma Bovary, babasının çiftliğinde yaşıyor: Karşısına çıkan ilk erkek olan doktor Bovary'yle evlenip, kasabaya taşınıyor.. Ancak o kadar sıkılıyor ki, giderek kendini önce eşinden, sonra sevdiği şeylerden yalıtıyor.. Gittikleri bi balo, Bovary için adeta bi oksijen çadırı işlevi görüyor, orada mutlu olan Bovary, başka balo yapılmadığı için iice kötüleşiyor.. Ve eşi, durumu düzeltmek için, başka (ve daha büyük..) bi kasabaya taşınmayı teklif ediyor.. Yeni kasabaya gittiklerinde karşısına çıkan Leon Dupuis'den oldukça etkilenen Bovary, vaktini onunla geçirmeye başlıyor ve fakat aralarındaki çekimi inkar etmemekle birlikte, bişii yapmıyorlar.. Doğum yapıyor Bovary sonrasında, baloda duyduğu ismi kızına koyuyor-
bu ayrıntı bile çok şey anlatıyor aslında..
Dupuis'yle olan ilişkisinde zorlanan (fiziksel çekime karşı koymak..) Bovary, pederle konuşuyor, ancak hiçbi fayda sağlamıyor bu.. Ve Dupuis, gidiyor..
Kasaba şenliklerinde karşısına Rodolphe çıkıyor.. Ona karşı koyamayan Bovary, eşini de aldatmaya başlıyor.. Bu durum, semtin lüks ürünler satan kişisinin işine geliyor, zira Emma sürekli yeni (ve pahalı..) şeyler alıp, bi kısmını kendine, bi kısmını da Rodolphe'a hediye ediyor.. Ve fakat, tam da kaçacakları sırada terk ediliyor Emma..
Bununla başa çıkamayan Emma, çok kötüleşiyor ve eşi onu operaya götürüyor.. Orada Dupuis'yle karşılaşan Emma, yeni bi ilişkiye daha yelken açıyor.. Günleri güzel geçerken, lüks eşya satan adam Bovary'nin borçları için eve yazı gönderiyor ve bu, Bovary'nin sonunu hazırlıyor..

Aslında ben Madame Bovary'yi pek sevmem genel olarak: Hatta romanın sonunda Bovary intihar etmeseydi, nefret bile ederdim diye düşünüyorum: Zira, dünya edebiyatında da çokça örneği bulunan "toplumsal kuralların dışına çıkan kadının cezalandırılması.." ekolünden: Bu tür yapıtlardaki erkeklerin fecii "ii.." olmaları beni fena halde rahatsız eden bişiidir-
aslında bu kronik bi durum: Zira, "ilk insan.." öyküsünde bile "suçlu.." kadındır, "kutsal.." metinler bile kadının "yetinmez.." bi yapısı olduğunu söyler/öngörür: İşte bu anlayış, katıksız olarak Bovary'de de kendine yer bulur: Ve fakat, finalde Bovary toplum ya da başka bişiiyle cezalandırılmaz: Kendi sonunu kendini hazırlar.. Bu özelliğiyle biraz da olsa "normal.."leşmesi, görece ii olsa da, toplamda Bovary'yi sevmediğim gerçeğini değiştirmiyor..

Film, kendi yorumunu katmadan olanları anlatıyor: Oldukça ii kotarılmış bi şekilde hem de.. Filmin oyuncu kadrosu döktürse de, Isabelle Huppert'in oyunu ve oyun tercihleriyle kendisine -bi kez ve daha kim bilir kaçıncı kez, hayran bırakıyor: Rodolphe para vermeyi reddettiğinde tiradı olağanüstü.. Ayrıca oyun tercihleri de kendisine hayran bırakıyor: Dupuis'yle olan sahnelerinde gayet doğal bi oyun çıkaran Huppert, Rodolphe'la olan sahnelerinde bilinçli bi şekilde overactingi seçiyor.. Eşiyle olan sahnelerindeki yüzündeki buz gibi ifadeye hiçbişii diyemiyorum.. Nefes kesecek kadar olağanüstü çünkü..
Bi de ben de o bonelerden istiyorum..
Read more

Merci Pour Le Chocolat


Isabelle Huppert'in alıp götürdüğü, aslında gerçekten zorlama bi film: De üstelik.. neysse,, filmin en güzel ayrıntısı misal, Huppert'in muhteşem oyununun yanı sıra, Christian Louboutin ayakkabıları..


Huppert, psikolojik sorunları olan, insanların sevgisini kazanmak için didinip duran, clinging s/avunma mekanizmasının yardımıyla yaşayan biri, birisi.. Bi cinayet işlemişken: Pat: Bi gün genç bi kadın ortaya çıkıp, "ben sizin kızınız olabilirim.." diyor, Mika'nın pek ünlü piyanist kocasına..
Başlangıçta zararsız bi şekilde, ona yakın, hatta yardımcı olma çabasının altındaki zararsızlaştırma çabası, kızın annesi, ve sonra: hem üvey-oğul, hem de genç kadını: Ölüme yollaması (ilk cinayetini işlerken üzerine aldığı şal da eksik diil tabii: Huppert'in -hep, muhteşem oyunuyla izletiyor kendini..)


Ve filmin sonunda, cenin pozisyonu alıp -yeniden, yapışmak istemesi..
Read more

Home





Ursula Meier'ın ilk kurmaca filmi: Şimdi kendisinin önceki işlerini bilmiyorum ve fakat, bu film sonrasında hakkında şöyle bi intiba uyandı bende: Kendisi Isabelle Huppert-sevicilerinden, ahah-
hiç de yalnız olmadığımızı biliyorum: Bi sonraki filminde de Isabelle Huppert'le çalışıyor-
bu yönünü fecii takdir ediyorum, taptığım oyuncuyu ikna etmek o kadar kolay diil: Tarantino'ya "hayır.." demişliği var..

Ve fakat, filmini izlediğinizde Meier'ın Chabrol-Haneke kırması bi iş çıkardığını görüyorsunuz: Üslup bakımından Haneke'yi fazlasıyla andırıyor bir, ikincisi Haneke ve Chabrol'un da -hep, tercih ettiği mesafeli bi yaklaşımı benimsemiş görüyorsunuz-
belgeselcilikten geliyor oluşunun da etkisi vardır tabii bunda, ve fakat daha başka bişiiler de var-
sonraki filminde kendi üslubunu daha ii oturtur, umarım..

Filmin yarattığı karakterler fazlasıyla tek boyutlu: Aynı karakterler Haneke filminde sizi rahatsız etmez, bilakis anlatıyı desteklerken, bu filmde evin büyük kızının sürekli sigara içiyor oluşu, fecii karikatürize kalıyor-
ya da küçük kızın tehlikeyi kontrol edişi filan..
Anne-baba karakterleri de fazlasıyla yüzeysel-
babanın krizlerini inandırıcı bulamıyorsunuz misal..

Diyelim film, bunları önemsemiyor (ki, öyle..) ve fakat, anlatısı da yeterince inandırıcı diil, dahası olamıyor: Karakterler Der Siebente Kontinent'i fazlasıyla andıran bi "her şeyden kurtulmalıyız.." hissiyatına bürünmüşken, siz kendinizi kaptıramıyorsunuz: Chabrol-Haneke kırması buz gibi anlatım bi zaman sonra zorlamaya dönüşüyor: Marthe gibi, elinize balyoz alıp, her şeyi yıkmak istiyorsunuz..

Isabelle Huppert'se, olağanüstü -hep..
Read more
Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...
 
Creative Commons License
This work is licensed under a Creative Commons Attribution-NoDerivs 3.0 Unported License.