Michael Fassbender etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Michael Fassbender etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Shame



2011 yapımı Steve McQueen filmi Shame’i aylardır beklemekteydik. Bugün izleyince hüznümüz yerine geldi..

Film, merkezine her ne kadar nemfoman bir erkeği alsa da, genel olarak modern çağın insanları üzerine.. Çünkü, filmde yer alan merkezi karakterlerin hepsinin geçmişten gelen/şimdi yaşadıkları/geleceğe aktardıkları travmaları var..

Brandon, filmin merkezi: Porno izleyerek, fahişelere ücret ödeyerek, gay barlara giderek ihtiyaçlarını karşılamakta.. Bağımlılıktan/primitif bir fırsatçılıktan daha derinde sorunları var: O yüzden film, Brandon’ın karşısına patronu David’i yerleştiriyor.. 

David ise, son derece primitif bir karakter mesela: Zira evli, çocuğu var: Ancak eşinin uzakta olmasını fırsat bilerek çapkınlığa çıkıyor, gördüğü tüm kadınlara yazıyor, Sissy’yle “işi pişirdikten” sonra evli olduğunu gizlemek için Brandon’a yalan söylüyor..

Sissy ise gerçekten geçmişindeki travmalarından kurtulamamış bir karakter: Kollarındaki faça izleri, her ne kadar kaba bir sembolizm olsa da, seyircisine pek fazla bilgi vermeye niyeti olmayan filmin ipucu.. 


Ancak, blogda belki en çok alıntı yaptığım üç  insandan birer alıntı daha yapacağım:
Melanie Klein der ki: “Deliliğin birinci nesnesi, annedir..”
Sartre der ki: “Utanç, bir başkasının yargısı altında kişinin kendini, onun nesnesi olarak görmesi sonucunda hissettiği duygudur..”
Otto Kernberg der ki: “Aşk, bir birleşme ve kaynaşma çabasıysa eğer, nefret kendiliği nesneden ayırt etme çabasıdır..

Sonuncusundan başlarsam eğer: Aslında Sissy ve Brandon ne kadar farklı görünürlerse görünsünler, aynılar: Sadece travmalarıyla başa çıkma yöntemleri farklı: Brandon, kendini kurtarmış, işi, evi olan biri, birisiyken, Sissy tam anlamıyla bir kaybeden.. Sissy, travmasının etkisinden çıkamadığından olsa gerek, tüm hayatını “bu” şekilde yaşamış.. Oysa Brandon, travmasını (ve üzerindeki etkisini) en azından gündelik hayatının büyük bi bölümünde bastırabiliyor.. Brandon’ın anlam veremediğimiz nefreti işte bu noktada devreye giriyor: Brandon, Sissy’yle olan aynılığını kabullenmemek için bu denli çabalıyor.. Çünkü Sissy’nin her davranışını kendisine yönelik bir saldırı olarak algılıyor-
evindeki porno materyalleri attığı sahne bu açıdan anlamlı: Çünkü Brandon tek kişilik dünyasından vazgeçiyor.. Otto Kernberg’in cümlesiyle paragrafı kapayayım: “Nefret, aynı zamanda derinden gereksinim duyulan geçmiş ya da potansiyel bir sevgi nesnesine yoğun bir şekilde bağlanma anlamına gelir..”

Sartre’ın söylediklerine kulak verirsek, evet, filme de adını veren Utanç (özel isim olmamasına rağmen büyük harfle yazınca bi an Lacan tadı aldım..), birçok sahnede karşımıza çıkıyor: Ancak, karakterlerin hiçbiri (David dahil) kendi başlarınayken varoluşlarından utanmıyorlar: Ancak ikinci (üçüncü) bir kişi devreye girdiğinde bu hissi duyuyorlar.. Bu açıdan David’in “kardeşi” olarak tanıttığı çocuğun aslında “kendi oğlu” olduğu sahne, Brandon’ın Sissy’ye David’in evli olduğunu söylediği sahne, Brandon’ın yalnız olduğunu sandığı kadının partnerinden dayak yedikten sonraki sahneleri bunların en güzel örnekleri.. Bir sahne daha var ki, Melanie Klein’ın alıntısına geçeceğim buradan: Brandon’ın ya ereksiyon olamadığı ya da erken boşaldığı, flörtleştiği kadınla olan sahne..

Brandon bu kadının (imdb’ye bakmaya üşenmek..) boşanmış olduğunu öğreniyor.. Ve filmi açan/kapayan metro sahnelerindeki kadın/ın yüzüğü: Evli kadın imgesi Brandon’ın travmasını canlandırıyor: Metroda “evli olmasına rağmen” kur yapan kadın Brandon’a ne çağrıştırıyor olabilir?? Evliliğe karşı olmasının sebebi ne olabilir?? Film, cevap vermiyor bu sorulara, ancak anneleri tarafından terk edilmiş iki çocuğun dramına kapı açıyorum buradan.. Ve genel kanının aksine, iki kardeşin ensest bir geçmişleri olduğunu düşünmüyorum.. Sissy’nin tek istediği kendisini sevebilecek biri: Bu denli parazit bir profil sergilemesinin sebebi de bu ilgi açlığı.. Oysa Brandon, bu sevgi açlığını inkar ediyor.. Seks yoluyla kadınları aşağılayarak öz-saygısını belli bir düzeyde tutmaya çalışıyor.. 

Gerçekten şahane bir film Shame.. Bazı travmaların ne denli ağır olabildiğini bu kadar dürüst bir şekilde gösterdiği için..

*: Michael Fassbender’in penisi de dillere destan sahiden..

Read more

X-Men: First Class


[Emre için..]

Açıkçası X-Men hakkında Hugh Jackman'ın süper ötesi karizması dışında pek de bir şey bilmiyorum: Ian McKellen ve Halle Berry'nin de oynadığı dışında.. Nedense ilk fiminin fragmanını Jackman'a rağmen beğenmemiştim ve yine Jackman (ve kaslarına..) rağmen, X-Men evreninden uzakta durdum: Demin imdb'de bakarken gördüm ki, X-Men kendi üçlemesi dışında, Wolverine karakteri üzerinden bir üçlemeye daha başlamış: Eh, bir de konumuz olan prequel'i sayarsak basbayağı devasa bir seriye dönüşmüş durumda.. Girişi bu kadar uzun tutmamın sebebi de şu: "Bu.." filmi, üçleme ve diğer hikayeler hakkında bir bilgim olmadan izledim ve yorumum da ona göre olacak-
belki de seriye başlamak için en doğru hamleyi yapmışımdır: Ancak yine de, diğer filmleri merak edemedim..

Film, Soğuk Savaş sırasındaki füze krizini merkez alarak işin içine biraz da fantezi katıyor: Zira, o dönemde evrimleri (böyle söyleyince de bilimsel bir hava katılmış oluyor hem..) diğer insanlardan farklı tamamlanan mutantlar da ortalıkta cirit atmakta: Liderleri olduğunu anladığımız Xavier, krizi durdurmak için krizin perde arkasındaki Shaw'a ulaşmaya çalışıyor: Yanında dostlarıyla birlikte..

Filmin sözkonusu krizi ele alışı oldukça gerçekçi: Türk halkına yıllar sonra açıklanmasına rağmen, gizlice ülkeye yerleştirilen Jüpiter füzelerine karşılık SSCB de Küba'yla yakınlaşıp Küba'ya füze yerleştirmeye başlıyor: Film sadece burada biraz farklılaşıyor, zira kriz öncesi füzeler zaten Küba'ya gitmişti, sonradan montajda kullanılacak parçaları taşıyan bir gemi yüzünden kriz patlamıştı: neysse,, bu kısa tarih bilgisinden sonra devam edelim: Kriz esnasındaki Xavier yönetimindeki mutant "ordusu.." Shaw'ı etkisiz hale getirdikten sonra, işler karışıyor: Zira insanlar, mutantlara düşman oluyorlar: Ve Magneto bunu engellemek isterken Xavier'le karşı karşıya geliyor..

Bu kadar metafor yeter: Filmin finalindeki bölünme bana sorarsanız son derece yanlış: Zira bu, Xavier'in ekibini doğrudan Amerika'ya bağlarken, hedeflediği bu olmamasına rağmen diğer mutantları "kötü.." olarak kodlamaktan başka bir şeye hizmet etmiyor: Çünkü filmin Mystique ve Hank (biraz da Angel..) üzerinden işlediği kimlik sorunu son derece dikkate değer: Zira "farklı.." olmayı her tür şekilde okuyabilir ve insanların mutantlara füzelerini doğrultmasını bu farklılığa karşı duyulan korku/nefret olarak görebilirken, finaldeki bölünme bunun önemini azaltıyor: Zira bana sorarsanız, filmdeki en doğru tercihi Mystique Magneto'nun ekibini seçerek yapıyor: Kimliğini nerede yaşayabilecekse oraya gidiyor.. Peki ya Xavier ve diğerleri??

*: Hugh Jackman'ın göründüğü sahne, filmin zirvesiydi..

Read more

Hunger




[Hazır İrlanda'dan bahsetmişken..]

Film episodik ilerliyor, bu episodları da kullanılan voice-over ayırıyor.. İlk bölümde hapishanedeki direnişi izlerken, ikinci bölümde Bobby'yle rahip arasında geçen konuşmaları ve son bölümdeyse açlık grevini izliyoruz..
Hunger her ne kadar yaşanmış bi olaya odaklansa da, sadece açılış ve finalindeki yazılarla bilgi veriyor: Onun dışında herhangi bişii öğrenemiyoruz-
yani filmin, Bobby Sands ve o dönemdeki Ira-İngiliz hükümeti arasındaki gerginlik hakkında geniş bilgi verme bi amacı yok(muş, izlediğimde anlamıştım: Gerçi bu tür beklentiler içine girme sebebimden vazgeçebilsem, dünya eminim, daha yaşanılası bi yer olacak benim için..)
Hapishane direnişinin bastırılmasıyla ilk bölüm bitiyor: Polislerin hapishaneye geldikleri andan itibaren sadece bi polisin yüzüne odaklanıyor kamera, işkencelerin başladığı sıradaysa aynı polisi ağlarken görüyoruz.. Ne şiş yansın ne kebap diyebilir miyiz, sayın McQueen??

Filmin ikinci bölümündeyse, Bobby'yle rahip arasındaki konuşmalarla plan sekans başlıyor: Açıkçası Stranger Than Paradise ve Russkiy Kovcheg gibi iki tane taptığım örneği varken, bu sahneye ayılıp bayılamadım-
ama kilise'nin "bu.." tür eylemlere nasıl baktığını anlatması bakımından gerekli, ve fakat tüm bu "teknik şov.."a değer mi, tartışılır..

Sonrasında da, filmin ismini aldığı açlık grevine geliyoruz: Bobby hapishanedeki işkenceden sonra hücresine atıldığında nasıl "huzurlu.." bakıyorsa, finalde de gözlerindeki o huzuru görebiliyoruz-
şimdi burada da, yönetmenlik açısından garip bi tercih var: Sands'in bu "huzurunun.." sebebinin ideallerine bi adım daha yaklaşması olduğunu biliyoruz..
Ancak, McQueen bu sahneye bobby'nin 12 yaşında olduğu halini flashback olarak ekliyor-
ne kadar gerekli olduğuna siz karar verin..

Hunger, hapishanede yaşananları olanca gerçekliğiyle perdeye taşıması bakımından takdire şayan ve görsel açıdan muhteşemken, ele aldığı konunun politik yönünü bikaç cümleyle özetlemeye çalışıyor, ki bu da -yaptığı tercihlerle birlikte, ne yazık ki doyurucu olamıyor.. Fassbender'se olağanüstü..
Read more
Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...
 
Creative Commons License
This work is licensed under a Creative Commons Attribution-NoDerivs 3.0 Unported License.