Stephen Daldry etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Stephen Daldry etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Extremely Loud & Incredibly Close



'11 yapımı Stephen Daldry filmi Extremely Loud & Incredibly Close gerçekten de bomboş bir film.. Şimdiye kadar filmleri hep belli bir eşiğin üzerinde olan Daldry, bu filmde de yönetmenliğini konuşturuyor konuşturmasına ancak, filmin ele aldığı meselenin gölgesinde kalıyor.. 

11 Eylül'de, o "en kötü gün"de babasını kaybetmiş bir çocuğun bu travmayı atlatma sürecini anlatan Extremely Loud & Incredibly Close, uzun süredir izlemeye tahammül edemediğim Tom Hanks'in o son derece "bildik" yüzünü de arkasına alarak ilerliyor.. İkinci Dünya Savaşı'nda Alman zulmünden kurtulan dede figürünün de eksik olmadığı film gerçekten tam da Amerikalıların ihtiyaç duyduğu bir vicdan pornosu.. Buradan söz konusu acıları küçümsediğim anlamı çıkmasın, Extremely Loud & Incredibly Close hakikaten de yaşananları ve sonrasını pornolaştırarak ele alıyor çünkü.. Asperger Sendromu'ndan mustarip bir profil çizen çocuğun, metamfetamin bağımlısı gibi derisini çimdikleyip durması örneğindeki gibi yaşanan acıyı somutlaştırma çabası, gerçekten acınası duruyor.. Buna bir de fazlasıyla grotesk bir biçimde deneyimlenen hüzün/çaresizlik anlarını da eklediğimizde filmin show-biz kısmı tamamlanıyor.. 

Benim izlerken içim şişti sahiden, hala bu tür şeylerden etkilenen varsa da onlar için bu tür film-ürünlerin üretilmesine devam edileceğini belirteyim.. Filmin tek güzel yanı, olağanüstü müzikleri..



Read more

The Hours


[Filmdeki biseksüelliği çağrıştıran eylemlerle ilgili bikaç kelam etmek istiyorum sadece..]

karakter de, hemcinsleriyle öpüşüyorlar: '01'de yaşayan Clarissa, zaten lezbiyen: Ev arkadaşıyla yaşıyor ve çocuunun babasının kim olduğunu bilmiyor: Muhtemelen sperm bankasından aldığı spermle hamile kalmış..
'51'deki Laura'ysa, bi anda, adeta bilinçaltı egemenliğine girip, birden arkadaşlarından biri, birisini öpüyor..
'23'teki Virginia'ysa, ablasını öpüyor..
Aslında bunları seksüel sahneler olarak değerlendirmek bence pek mümkün diil: Zira, bu öpücükler destek olmak/almak için eyleme konuluyor..
Sebebiyse basit: Kitaptaki Mrs Dalloway de, yakın bi kadın arkadaşını "kaçan fırsat.." olarak değerlendiriyor..

Daha geniş bakalım: Virginia Woolf'un da bu tür dürtüleri var: Seksüel anlamda olmasa bile, evli olmasının diğer kadınlarla "derin ilişkiler.." kurmasını kolaylaştırdığını söylemiş (bu ayrıntı için, filmin dvdsindeki Virginia Woolf hakkındaki bölüme bakabilirsiniz..)

Film, güzel: İki anlamıyla da: Görsel açıdan muhteşem, hikaye kurgusu açısından da..
Oyunculuklar şahane: Ama Julianne Moore çok çok daha başka oynuyor.. Oteldeki sahnesiyse, bence filmin doruk noktası..
Read more

The Reader





Kitabını okumadım, o yüzden nasıl bi uyarlama olduğu hakkında yorum yapamiycam, lakin filmin bikaç sorunu var:
i) Fecii şekilde ağlatma üzerine oynuyor: Hakkaten daha duygusal bi insan olsaydım, ağlayacağım bi-iki sahne var filmde (Hanna'ya kasetlerin geldiği ve 5 kelimeyi sayıp, "the.."ları işaretlediği sahne misal..)
ii) Film mahkeme sahnelerinde hanna ile diğer suçluları keskin (adeta karikatürize..) bi şekilde birbirinden ayırıyor: Kimini örgü örerken görüyoruz ve hepsi gayet "normal.." görünürken, kamera sırası Hanna'ya geldiğinde solgun yüzüyle karşılıyor bizi: Okuma-yazma bilmediği ve bundan utandığı için suçu kabullenmesi ve akabinde hep bi ağızdan "o yaptı.." denmesi, Hanna'ya ciddi bi biçimde acımamıza sebep oluyor (bu meseleye gelicem tekrar..)
iii) Michael'ın durumu da ilginç: Kendisi Hanna'yı hala seviyor, bunun farkındayız: Ancak Hanna Nazi olduğu için bu durumdan utanıyor: Kendisini suçlu hissettiğini sanmıyorum açıkçası, zira film bununla ilgili herhangi bi işaret vermiyor: Filmde kanun-ahlak ikilemi üzerinde daha çok durulsaydı, biz de Michael'ın kendini nasıl hissettiğini daha ii öğrenebilirdik: Zira, şu haliyle kendisinin sadece yaşayamadığı aşkı için hayıflandığını çıkarsayabiliyoruz..
iv) Leitmotiflerin boku çıkmış: Cidden izleyeni aptal yerine koyan bu tür sahnelerde içim şiştikçe şişiyor-
hanna'nın okuma yazma bilmediğini kitap sahnelerinin hepsinde anlamak mümkünken, bi de mahkemede flashbacklerle bunu vurgulamanın, ya da Michael'ın kızına ikide bi "sürprizleri sevdiğini sanıyordum.." demesinin, ya da "flashback bitti.." demenin çeşitli yöntemleri de olmalı yani..

neysse,, Hanna'ya duyduğumuz sempatiye gelelim: Film, hanna'nın yaptıklarını kendince açıklamaya çalışırken, amfide kilit önemde bi sahne geliyor karşımıza: Mahkemede olanları tartışırken öğrencilerden biri, amfiyi terk ederken, diğeri "o altı kişiyi vururdum.." diyor: Meselenin toplumsal yapıda hala karmaşık duygulara sebebiyet verdiğini Daldry abimiz bu sahneyle gayet güzel özetlerken, sıra Hanna'ya geldiğinde bariz bi şekilde Hanna'nın tarafını tutup, onu romantize ederken, diğer Nazilerinse kötü olduklarını yüzeysel bi şekilde vurguluyor: Ne şiş yansın ne kebap şeklinde özetleyebileceğim bu durumsa, filmi gözümde tutarsız kılıyor: Hanna'ya karşı mesafesini koruyabilseydi çook daha ii film olabilirdi The Reader: Şu haliyle fazlasıyla kafası karışık görünüyor-
böylesine "ağır.." konuları işlerken daha dikkatli olmak gerekiyor yani Daldry'cim: zira anlattığın Virginia Woolf'un hikayesi diil..

*: Bi Nazi'ye aşık olma konusunu, The Reader gibi hesap kitap yapmadan, çok daha cesur anlatan film içinse Il Portiere di Notte'yi izleyip rehabilite olmak gerekiyor sanırım..
Read more
Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...
 
Creative Commons License
This work is licensed under a Creative Commons Attribution-NoDerivs 3.0 Unported License.