Michael Haneke etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Michael Haneke etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Her Şeyiyle La Pianiste #10




"Pencereler ışıktan parlıyor.. Kanatları bu kadına açılmıyor.. Herkese açılmıyorlar.. Ne kadar istese de, iyi insan yok.. Birçokları seve seve yardım etmek ister, ama etmiyorlar.. Kadın boynunu yana eğmiş, hasta bir at gibi dişlerini gösteriyor.. Kimse ona el uzatmıyor, hiç kimse yükünü almıyor.. Omzunun üzerinden cansız gözlerle geriye bakıyor.."

Alışveriş merkezinde bir sahne var: Erika yürüken biri ona çarpıyor.. Arabalı sinema sahnesinde de aynısı: Erika koca kalabalığın ortasında.. Okul kayıtları sahnesinde de: Hocalar birarada otururken Erika tek başına.. Hep.. Kendini "üstün" görmesine rağmen, çevresinde dikkat çeken biri değil Erika, üstelik fark edilmiyor bile çoğu zaman.. Bilinçdışında hissettiği bu "değersiz Erika" imgesi; Klemmer'in de ona tecavüz edip, onunla ilgilenmeyişinin akabinde, artık kaçacak yer bulamıyor: Yüzeye çıkmaya, Erika'nın bilincine ulaşmaya başlıyor: Erika "artık" biliyor o kadar da "üstün" olmadığını.. Düşünceler bilincine çıkarken, kendisi külçe gibi dibe batıyor..

"Bıçak kalbine girmeli ve orada dönmeli!! Bunun için gerekli güç kalıntısı yetmiyor, Erika'nın bakışları boşluğa dalıyor ve Erika Kohut bir öfke, hırs, tutku coşkunluğu olmaksızın bıçağı omzunda bir yere saplar saplamaz kan fışkırıyor.. Yara zararsız, sadece pislik, cerahat içeriye girmemeli.. Dünya yara almamış, yerinde durmuyor.. Gençler bina içinde yitip gitmişler; uzun süre dönmeyecekleri kesin.. Evler dip dibe.. Bıçak tekrar çantaya konuyor.. Erika'nın omzunda bir yarık var, narin doku dirençsiz parçalandı.. Çelik içeri girdi ve Erika oradan gidiyor.. Taşıta binmiyor.. Bir elini yaranın üzerine koydu.. Kimse arkasından gelmiyor.. Karşısından gelen çok kişi var, onun yannda bölünüyorlar, içi boş bir gemi su alıyor sanki.. Her saniye beklenen korkunç acıların hiçbiri yok.. Bir arabanın camı çakmak çakmak oluyor.."

"Fermuarın bir parça açık bıraktığı Erika'nın sırtı ısınmakta.. Giderek güçlenen güneş sırtını hafifçe ısıtıyor.. Erika gidiyor, gidiyor.. GÜneş sırtını iyice ısıtıyor.. Erika'dan kan sızıyor.. İnsanların bakışı onun omzundan yüzüne kayıyor.. Hatta bazıları dönüp bakıyorlar.. Herkes değil ama.. Erika gitmesi gereken yönü biliyor.. Eve gidiyor.. Yavaş yavaş adımlarını hızlandırarark eve gidiyor.."

Yalnızlığın ne denli ağır/katlanılmaz olduğunu bilen ama yalnız olmaya/kalmaya alışmaktan da başka çaresi olmayanların filmi.. Filmim..

(Bitti..)
Read more

Her Şeyiyle La Pianiste #9



Daha bir gece öncesi: Kadın, "her şeyi" istediğini ifade etmiş, bağlanmayı, dövülmeyi, acı çekmeyi arzuladığını belirtmiş, annesini önemsememesi gerektiğini söylemiş: Ertesi gece erkek kapıyı yumruklayarak içeri -kısmen, zorla girmiş: Tokat atmış kadına, kadının annesini odaya kilitlemiş ve tekme, yumruk -artık, Allah ne verdiyse kadını "dövmüş" ve onu becermiş.. Özellikle bu son bölümde kadın adeta bir duvar gibi, bir et yığını gibi yerde -öylece, yatmış.. 

"İstediğin bu değil mi??"
"Hayır.."

Bir tecavüz izlediğimiz çünkü: "Bu" şekilde istememişti/m: Mazoşizmi kurbanlık koyun olmakla karıştıran bir acemi-çocuk-adam: İşlerin "bu" noktaya geleceğini belki de, tahmin etmeyen bir piyanist, "Erika, kır çiçeği.."

Aradaki kalın, hatta neredeyse ülke sınırlarındaki mayınlı bölgeler kadar "büyük" sınırdan bahsetmek gerekiyor öncelikle: Mazoşist, irade beyanı yaptığı zaman mazoşisttir: Bu, hayatının her alanında, 7/24 eziyet görmek/acı çekmek istediği anlamına hiçbir zaman gelmez: Bir kadın/erkek/lgbtt mazoşist olduğunu ifade/"itiraf" ettiğinde bu, büyük çoğunlukla yatak odasının sınırlarının içerisinde kalır/-malıdır.. Yanisi: Mazoşist biri, birisine sizden istemediği sürece acı çektirme hakkınız yoktur.. Sadistler için durum biraz daha karışık bundan: Zira irade beyanı yapan bir mazoşist bulamadıklarında başka "kurban"lar aramakta ve bulabilmektedirler.. Hatta kimisi bu alanda öylesine ustalaşabilir ki, politikaya atılıp milyonlarca insanı öldürebilir.. Klemmer için önceki yazılardan birinde "yarı-bilinçsiz bir şekilde içindeki sadisti ortaya çıkarıyor.." demiştim: Bu darp-tecavüz sahnesi sadist-Klemmer'in; Erika'ysa bu sahnede mazoşist-Erika değil, bir kurban..

Klemmer'in gerekçelerine baktığımızda son derece rasyonalize edildiklerini görüyoruz: Amiyane tabirle, Erika göstermiş ama elletmemiş, azdırıp azdırıp vermemiştir: Üstelik "normal" olmayan isteklerde bulunmuş, ertesi gün spor salonuna gelerek "normal" olanı denemek istemiş, ancak başaramamış: Aklından çıkmayan Erika fikriyle kapısının önüne kadar gelip, mastürbasyon yapmıştı: Zaten dün gece de "annemi boşver, bana vur.." dememiş miydi?? Ne duruyordu o zaman-
kitapta Erika'nın evine gitmesinden önce uzunca bir pasaj daha var: Parkta geçen..

Ama hayır, işte çocuk-adam: "Bu" şekilde olmuyor o/ a/nlar: Mazoşist Erika, acıya doysa da "o" gece "normal" olan "bu" değildi ve sen bunu hiçbir zaman anlayamadın.. Biten bir ilişki: Erika, geceliği kanlar içindeki kadın..
Read more

La Pianiste #8: Haneke'yi Nasıl Bilir/din/iz??



[Haneke'yi nasıl bilir/din/iz: Hep bu fotoğraftaki gibi di mi??]

Das Weisse Band hakkında yazarken, bu filmle birlikte Haneke'nin yönetmenliğinde yeni bir dönemin başladığını belirtmiştim: Aslında çoğunlukla toplumsal konularda kafa yoran yönetmenin stil tercihleri ve daha "klasik" bir sinemasal dil tutturmasıyla birlikte girdiği bu yeni dönem, çok radikal bir değişiklik gerçekleşmezse eğer Amour'la da devam edecek gibi görünüyor: Ancak öncesine dönmek istiyorum..

Haneke'yi yönetmen olarak cidden seviyorum, hatta kelime anlamıyla da kendisini seviyorum: Uzaktan böyle nemrut filan görünse de, nedense bende hep çok şeker bir intiba uyandıragelmiştir.. Yönetmenlik kariyerinde tek bir kötü filmi bulunmayan nadir ve çağının/yaşayan en önemli yönetmenlerinden biri, birisi: Filmleri her ne kadar takdir edildiği kadar, "tereciye tere satmak"la da sıkça eleştirilir: Kendisi de burjuva köklerine sahip biri, birisi burjuva eleştirisini yine burjuvalara satar vs.. yucinematek'te yaptığım Haneke filmografisi yorumlarında da bu konuda herhangi bir cümle kurmayacağımı belirtmiştim, Haneke hakkında konuşurken de hala beni en çok sıkan iki şeyden biri bu "burjuva eleştirisi" cümlesi zira-
diğeri de "rahatsız seyirler dilerim" cümlesi: Hele bu cümleyi duyduğum/gördüğüm an o ortamdan/kişilerden tamamen uzaklaşıyorum..

neysse,, Der siebente Kontinent filmiyle başlayan üçlemesi kendi içinde oldukça tutarlı olmasının yanı sıra, stil bağlamında da oldukça cazip -hala: Hele hele yıl '11 olmuş ve film/dizilerin her saniyesini sahnenin bile önüne geçen müzikler işgal etmişken, kendisinin müziği "dışarıda" bırakan yönetmenliğine şapka çıkarmamız gerekiyor -hala: Evet, artık vebaya dönüşmüş bu soruna bir çözüm bulunması gerekiyor yani, artık yönetmen/kurgu direktörleri mi bir araya gelir, yoksa ışıkçısından set asistasına herkesin katıldığı bir genel zirve mi yapılır bilemem ama, ciddi anlamda sinemaya zarar vermeye başlayan bu tercihin sonlanması gerektiğini daha çok düşünüyorum: Yeri gelmişken belirteyim..

Üçlemesinden sonra çektiği La Pianiste son derece kişisel bir film olmasının yanı sıra, Haneke'nin yönetmenlik tercihlerinde de ciddi kırılmaların olduğu bir filmdi: Şiddetten başlayalım: O zamana kadar çektiği filmlerde şiddet her şeyiyle "ortada" olmasına, hatta konuları bizzat şiddetin kendisi olsa da, adeta bir Godot gibi, uygulanan fiziksel şiddeti Haneke bize göstermezdi: Oysa La Pianiste'te dakikalarca süren bir şiddet/tecavüz sahnesi izliyoruz-
hayır, Gaspar Noe kadar bayağı bir röntgenceliğe bulanmadan: Anne-kızın birbirlerine attığı tokatlar, kendini kesen bir kadın vs.. Eylemin "kendisi" tüm çıplaklığıyla ortada durmakta..
Müzik: Önceki filmlerinde toplasan 3-4 dk süren müzik kullanımı bu filmde zirve yapıyor-
eh, bunda bir piyanistin yaşamına odaklanmasının payı olduğunu da es geçmiyoruz haliyle..

Karakter kullanımı: Önceki filmlerinde oyuncularına kadrajdaki birer nesne muamelesi yapan ve genel olarak çalışılması en zor yönetmenlerden biri olduğu bilinen Haneke'nin bu filmde, kamerası adeta oyuncularına hayran bir şekilde onların etrafında dolaşıyor-
buna da her ne kadar "karakter filmi" deyip kestirip atmak mümkün olsa da, değil: Zira önceki filmleri de karakter filmleriydi: Daha farklı bir şey var: Huppert faktörü?? Uzun uzun Erika'nın yüzünü izletiyor Haneke bize: Klemmer'in.. Annenin.. 

Değişmeyen şeyler de var: Şiddet.. Haneke'nin şiddete teşneliği, daha doğrusu nedensiz şiddet üzerine kafa yorduğunu filmografisine bakarak anlamak mümkün: Bu açıdan La Pianiste de diğer Haneke filmlerinden çok da farklı bir noktada durmuyor: La Pianiste'te yaptığı çok daha ayrıntılı bir analiz-
sonradan Cache'de bir adım daha öteye götürerek mükemmelleştirdiği: Bu noktada Elfriede Jelinek'in payını da inkar etmemek lazım tabii.. Böylesi bir filme orijin olan o olağanüstü romanı ortaya çıkardığı için..

Başka bir yönetmenin elinde nasıl bir şeye dönüşeceğini merak etmediğim ender filmlerden La Pianiste: Çünkü "şu" haliyle öylesine kusursuz ki, bozulacak diye çok korkuyorum..
Read more

Her Şeyiyle La Pianiste #7



Kırmızı şapkasıyla Erika eve doğru yürüyor, köşeden Walter onu takip ediyor ve birlikte eve gidiyorlar.. Çocuk-adam hala "klasik" numaralarla bu işin üstesinden geleceğini düşünüyor: Israrcı, kimi zaman buyurgan bir tatlı dil.. Odaya giriyorlar, Erika ısrarla mektubu okumasını istiyor..

Mektup -ki, hep söyleyemediğimiz şeyler için: Yazılanların şaka olduğunu düşünüyor Walter en başta, sonra tavrı değişip yadsımadan inkara dönüşüyor, gerçekle yüzleşince aşağılayıp çekip gidiyor.. Oysa Erika, başka kimseye olmadığı kadar dürüst o anda.. İstediklerini en açık şekilde ifade ediyor..

Hepimiz kısmen de olsa yaşamışızdır bunu: En tipiğinden bir örnekle başlarsam eğer, erkek futbol maçı izlemek isterken kadın bunu istemez; kadın mini etek giymek isterken erkek bunu istemez vs.. Karşımızdakini "olduğu gibi" kabullenme konusunda konuşurken mangalda kül bırakmaz ve ilişkinin başlangıcında bu yönde irade beyanı yaparken; zamanla kabul ettiğimiz şeylerden rahatsız olmaya başlarız: Sevgilimizin maç izlemesi/mini etek giymesi bize batmaya başlar , sonra başka "kusurlarını" da fark ederiz: Sanki zamanla değişiyor giderek tahammül edilmesi zor biri, birisine dönüşüyormuş gibi: Bir zaman sonra artık "katlanılmaz" bulmaya, eleştirmeye, tartışmaya ve kavga etmeye de başlarız.. Çünkü "ilkel idealleştirme" dönemi sona ermiştir, başlangıçta görme/k isteme/diğimiz şeyleri fark etmeye ve bunlar bize acı vermeye başlar.. "Ben hep böyleydim.."i kabul etmekte zorlanırız, "sonradan böyle oldun"u daha inandırıcı buluruz.. Eh, ikili ilişkilerde ilkel idealleştirme benzer dönemlerde devreye girdiğinden başlangıçta daha "şirin" ve pozitif olan poz kesmeler de yerini daha doğal bırakmaya başlayınca son, kaçınılmaz olur..

Walter ve Erika'yla alakalı görünmeyen bu paragrafı yazma sebebim konuya daha yavaş girme isteğimden kaynaklanıyor: Çünkü o ilk/el dönemde karşımızdaki kişiyi normal sınırlar içinde değerlendiririz, bu normal bize öğretilmiştir, ya da farkında olmadan içselleştirmişizdir.. Erika gibi "dışarıda" kalanlar içinse tepkilerimiz üç aşağı-beş yukarı aynıdır: Walter da Erika'yı "normal" olarak kodlayarak başlıyor "bu" ilişkiye: Hayran olunası bir piyano profesörü ne kadar uçlarda olabilir ki zaten??  Ona karşı devreye soktuğu ilkel idealleştirme öylesine güçlü ki, onun gibi olmak/onunla daha çok vakit geçirmek için okula kaydını yaptırıyor.. Erika ise -hep, temkinli.. Sadistik davranışlarının onu kendinden uzak tutmakla da bir ilişkisi var: Ancak bu Walter'a işlemiyor.. Ve perde açılıyor..

Erika, kafasındaki normale hiçbir şekilde uymuyor, "hasta" olarak yaftalayıp işin içinden sıyrılıyor.. Karşısındaysa her anlamıyla çıplak bir Erika duruyor: Tüm sosyal normları sıyırmış üzerinden, tek kişilik inşa ettiği dünyasına ikinci bir kişiyi almaya hazır.. İçinden bunlar geliyor, bunları istiyor.. Bunları açıkladığında yargılanmayacağını düşünüyor -ki, sana yazabilmiş.. Çocuk-adamın sessizliği karşısında bocalıyor bir süre: Sonra "evet" olarak algılıyor-
içimi dağlıyor -hep.. "Bundan sonra ne giyeceğime sen karar ver.." diyor, "istersen bana vur" diyor son bir çırpınışla: Ama, olmuyor.. "Normal" bulunmadığını anlıyor..

Annesine "seni seviyorum" deyip, kadının üzerine çıkıp onu öpücüklere boğması, sonra haykırarak ağlamaya başlaması bu yüzden: Dışarıda, bu dünyada ona yer olmadığını biliyor Erika, annesine, rahmine, amniyon kesesine geri dönmek istiyor..
Read more

Her Şeyiyle La Pianiste #6


Erika eve girip odasına doğru yöneldiğinde kapıyı anne açıyor: Açar açmaz bir tokat yapıştırıyor kızının yüzüne.. Kızı "sen delirdin mi??" diye sorarken bir tane daha.. Bu defa kız annesine bir tokat atıyor.. Anne bekledi çünkü: Kızı gecikince doğrudan odasına dalıp eşyalarını yerlere attı, yırtmaya çalıştıkları oldu.. Bu sırada Erika sevişen bir çifti gözetlemekteydi.. Babanın ölüm yıldönümünde bu yaptığı neydi??

Erika'nın odasının kapısının bir kilidi yok: Olmadığı için Walter eve geldiğinde odanın kapısının arkasına dolap çekiyorlar.. Çünkü anne kızını kendisinden "ayrı" bir birey olarak görmüyor, göremiyor.. Birlikte aynı yatakta uyuyorlar; ikisi de dışa kapalı.. Ev, adeta annenin rahmi..

Anne sadist ve narsisist: Kızının mükemmel olduğuna inanıyor, küçüklüğünden beri onun da öyle düşünmesini sağlamış.. Kızını sürekli kontrol altında tutuyor.. Çünkü kendi hayatı çöp vaziyetinde: Elinden yemek yapmak vs.. dışında herhangi bir iş geldiğine dair bilgimiz yok: Bununla birlikte kızının her şeyi başarmasını istiyor: Kızı ünlü olmak yerine, öğretmen olarak kalınca bu defa okuldaki konumunu koruması için çeşitli öğütler vermeye başlıyor: Kontrolsüz bir figür çünkü: Kızını (Otto Kernberg'in tespiti) ayrı bir birey olarak görmek yerine adeta vücudunun bir uzantısı olarak algılıyor.. Bunun için uygun yöntemleri de var.. Modası geçmeyen klasik şeyler giymesi için kızını uyarmasının altında harcanacak para kadar, hatta belki daha çok kızının dikkat çekmemesi isteği var: Erika eve gecikince onun kıyafetlerine saldırması ise tipik bir anne-kadın kıskançlığı/psikozu: Kendisinden daha kadın olması.. Anne, zamanının geçtiğinin farkında: Ve kızının başka bir erkekle olmasını istemiyor: Bunu kızının kendine bağımlı kalması için arzuladığı kadar, kızının onu "geçmemesi" için de arzuluyor.. Çünkü Erika her anlamda ondan daha "fazla.."

Ancak, anne kızının hep yetersiz olduğunu hissettiriyor bir yandan ona: Odasının kilidini alarak, elbiselerini parçalayarak, eleştirerek/öğütte bulunarak, sürekli arayarak, resital sonrası üşütmemesi için omzuna hırka geçirerek vs.. Erika ne yaparsa yapsın annesinin yanında/gölgesinin altında.. Bununla birlikte öylesine ustalıkla/kurnazca kızıyla iletişim kuruyor ki: Aslında bunları hep kızını korumak istediği-
iyiliği için yapıyor.. Erika çoğu zaman dayanamasa da buna, "tam anlamıyla" itiraz edemiyor buna, duruma: Sıkılsa, yeri geldiğinde bağırsa/tokat atsa da, belli ki annesiyle olan mutual ilişkisinin alternatifinin olmadığını "biliyor.." Bilinçdışında kendisini bu denli değersiz hissetmesinin sebebinin annesi olduğu halde/rağmen..

Ve Walter: Annesi başından beri kaba davrandığı bu çocuk devreye girince kendi iktidarının sarsılacağını hissediyor, günden güne ellerinden kayan Erika, bir akşam çocuk-adamla çıkageldiğinde içtiği kanyaktan güç almasına rağmen bir şey yapamıyor.. Çocuk-adam kızına tecavüz ederken çaresiz kalmasına rağmen, ertesi sabah hiçbir şey olmamış gibi davranabiliyor.. Belki de aralarındaki "şey" bittiği, kızı -yeniden, kendisine kaldığı için seviniyordur; kim bilir??

Erika, annesinin eseri: Hayatta övünebileceği tek şey çünkü o: Başkalarını bu yüzden küçümseyebiliyorlar ikisi de: Parazitleri birbirlerinin..
Read more

Her Şeyiyle La Pianiste #4



Okuldaki diğer iki hocayla Schubert'in (belki de şu an dinlediğiniz) Piano Trio No. 2'sunu çalarken, sahne değişiyor ve Erika'nın "gizli" dünyasına dalıyoruz: Kasadan alınan jetonlar giriş biletimiz: Üç kabin de dolu.. Olsun, bekleriz.. Annemize bu "an" için yalan söylemedik mi zaten??

Erika, pendulum: Röntgenciliğin sadizmi, kendini-kesmenin mazoşizmi.. Kitapta her şey, Erika'nın elinin üst kısmına 4 kesik atmasıyla başlıyor; ancak o jileti, "damadın geline güldüğü gibi gülen jileti" her yere yanında götürdüğünü biliyoruz.. Sonra, kendi evinde vajinasını kesiyor Erika: Diğer insanlar gibi "normal" sevişmek yerine, bağlanmak, dövülmek, saatlerce hareketsiz kalmak/bırakılmak istiyor.. En sonunda omzuna yakın bir bölgeye bıçağı saplıyor..
Beri yandaysa peep-show dükkanlarına, arabalı sinemalara gidip "gözetliyor" Erika..

Sadizm/in/den başlayalım: Sevişen bir çifti gözetlemek, ya da porno izlemek "hastalıklı" bir şey değil her şeyden evvel: Seksüel güdüleri sadece röntgenlerken harekete geçen biri, birisiyle karşı karşıyaysak "bozukluk"tan söz edebiliriz diyor DSM IV.. İşin normal/hastalıklı boyutuna girmeden, röntgenciliğin sadistik tonu üzerine yoğunlaşacağım biraz.. İlişkiye giren çift, ya da çıplak bir kadın/erkek/lgbtt "nesne"dir ve röntgenci "göz"üyle onu kontrol altında tutar.. Sadizmin gizil biçimi: Ancak kişiyi röntgenciliğe sürükleyen şeyler cinsel birleşmeye karşı duyduğu isteksizlik olabileceği gibi, kötü bulması da olası.. Ki, Erika'nın durumunu bu tanımlıyor daha çok..

Seksüel eylemlerde illa acı çekmek, "aşağılanmak" isteyen Erika'nın cinsel birleşmeye ancak böyle durumlarda "izin" vermesi, genel olarak seksi "kirli" ve kötü olara kodlamasından kaynaklanıyor.. Her ne kadar çok az sahnede görünse de, Erika temizlik konusunda handiyse obsesif.. Avm'de kendisine bir adamın çarpmasından sonra omzunu siliyor, deri eldivenleriyle genellikle elinde oluyor.. Kitapta çok daha ayrıntılı işlenen temizlik saplantısının ucu "insanların birbirlerinin içine girmesi"ni tiksindirici bulmasına değin uzanıyor..

Profesör olmasına vakit varken daha, bu titri kullanmaya başlayan; annesinin (de) gazıyla kendisini müzik alanında mükemmel görmesine rağmen, dünyaca ünlü bir piyanist yerine konservatuarda öğretmen olan, parlak bir kariyer yerine vasatla yetinmek zorunda kalan Erika'nın başkalarına karşı bu denli acımasız olmasının sebebi de bu arada kalmışlık: Hep daha fazlasına layık olduğunu düşünen karakterin daha fazlasını elde edemeyeceğinin farkındalığı bunları yaptırıyor ona: Bilinçdışında "biliyor" çünkü bunu, henüz bilincine ulaşmadığı için Erika hala kusursuz sanıyor kendini.. Bilinçdışı bu inkar bizi şuraya götürüyor: "Erika, kır çiçeği.." Süperegosunun kölesi.. Baskıcı ve katı süperegosunun kontrolündeki karakter, bu yüzden "cezalandırılmaya" ihtiyaç duyuyor, bağımlı hale geliyor..

Daha ayrıntılı yazacağım sonra ama, annenin rolünü de es geçmemek gerek: Kendisi de bir sınır bozukluğa sahip olan anne özelinde şunu belirtmem gerekiyor: Narsisizm ve diğer sınır bozukluklar adeta bir "genetik bozukluk" gibi kuşaktan kuşağa aktarılırlar: Çünkü kendisi de narsisist/sınır bozukluğa sahip anne (ya da bakıcı, diğer ebeveyn vs) çocuğu da -genellikle farkında olmadan, "bu" şekilde yetiştirir, daha doğrusu "böyle" olmasında rol oynar.. Zira çocuğun taleplerine yeterince cevap veremez.. "Anne, deliliğin birinci nesnesi.." Erika'nın annesi de, kendi sadizmini korkunç bir kılıfla geçiriyor kızının üzerine: Adeta nefessiz bıraktığı kızını sürekli kontrol eden, başkalarına karşı uyaran, kendisinden başkasına ait olmasını -asla, istemeyen annenin Erika'yı daha da delirttiğini-
peki ya baba?? Çok az yer verilse de, babanın da akıl hastanesinde ölmesinin işaret ettiği "genetik şüphe" var, girmek istemediğim..

yucinematek'teki ilk La Pianiste yazımda yanlış imlediğim bir noktayı düzelteyim: O yazıda şöyle demiştim: "Ayrıca, sadece iki sahneye dayanarak genel bi yoruma ulaşmak istemiyorum ve fakat, Erika'nın, işemeye erotik bi anlam yüklediği açık: Arabalı sinemada seks yapan çifti gözetlerken, olduğu yere çömelip işemeye başlıyor: Anna'nın sağ eli parçalandıktan sonra, hemen tuvalete koşuyor ve işiyor-
belki de, işemek orgazmına (tam olarak cinsel anlamını kastetmiyorum: Tatmin diyelim..) eşlik ediyor.."
Halbuki düşündüğümden farklı çıkmıştı olay: Erika'nın hep "en" heyecanlı yerde çişi geliyormuş ve bu küçüklüğünden beri böyleymiş.. Erotik herhangi bir anlamı filan yokmuş yani.. Bunu da düzelteyim yeri gelmişken..

Bilinçdışında hissettiği bu "cezalandırılması gereken" imgenin işaretçisinin peşine düşersek, penis haseti karşılar bizi.. Ancak değinmek istemiyorum.. 
Read more

Her Şeyiyle La Pianiste #3



"Oğlancık Erika'ya bakıyor dikkatle, ona biraz gülmesini öğütlüyor delikanlı.. Neden her zaman bu kadar ciddi??
..
Şimdi neşelenmesi istenen kuzene kendisine ait güreş numarasını gösterme zamanı geldi..

Onun için yolculuk başladı, aşağıya doğru son hızla, elveda.. Dönüşü olmayan yolculuk.. Uzunlamasına batıyor dibe.. Başaşağı gidiyor her şey, asansör iniyor aşağıya; ağaçlar, yaban gülü çalısının sardığı küçük merdiven korkuluğu yaydan fırlamış ok hızıyla geçip gözünün önünden kayboluyor.. Birdenbire yukarı çekildi Erika.. Kaburgaları birbirinin içine geçmiş gibi, Oğlancık'ın göğüs kılları görünmez oldu başının üzerinde.. Sınır çizgisi yer değiştiriyor.. Artık oğlanın hayalarının yer aldığı kesenin bağları göründü bile.. Hemen sonra küçük kırmızı Everest Tepesi çıkıyor ortaya acımasızca, büyük planda, hemen altında uzun açık renkli uyluk tüyleri.. Asansör aniden duruyor.. Zemin katı.. Sırtında bir yerde kemikleri çatırdıyor şiddetle, menteşeler gıcırdıyor, birdenbire öylesine sert sıkıştırıldı ki.. İşte diz çöktü bile, yaşasın.. Oğlancık bir kez daha bir kızı alt etmeyi başardı.. Yaz tatilinin getirdiği kuzeninin önünde eğilmiş duruyor şimdi kız; tatil çocuğu, öteki tatil çocuğunun önünde.. Erika'nın neredeyse dikişlerinden patlayıp çıkacakmış gibi duran bu gülen maskeye bakmak için kaldırdığı yüzünde, gözyaşlarının olduğu hafif bir cila parlıyor.. İyi oldu.. Oğlancık zaferinden çok memnun.. Kızı iyice bastırıyor çayıra.. Anne, çocuğunun, herkesin hayran olduğu yetenekli kızının, köylü bir gençten gördüğü muameleye karşı çıkıyor bağırarak.. Erkeklik organıyla dolu kırmızı kese sallandı, onun gözlerinin önünde baştan çıkarırcasına döndü, bir topaç gibi.. Kimsenin karşı koyamadığı baştan çıkarıcının o.. Kısa bir an için sadece yanağını dayıyor oraya.. Neden böyle davrandığını kendisi de bilmiyor.. Sadece bir kez hissetmek arzusunda, bu parıltılı Noel ağacı topuna sadece bir kez dudaklarıyla dokunmak istiyor.. Bir an için bu paketin alıcısı o.. Dudaklarını gezdirdi üzerinde, yoksa çenesi miydi?? Kendisi istedi bunu.. Oğlancık, kuzeninin içindeki bir çığı harekete geçirdiğini bilmiyor.. Erika gözlerini alamıyor bir türlü oradan.."

Bu alıntı filmde yer almayan kuzenle ilgili: Tıp okuyor, spor (güreş/judo) yapıyor, canlı, capcanlı.. Diğer erkek karakter Walter Klemmer'e ne kadar da benziyor değil mi: Prolog ve açılış jeneriğinin ardından devreye giren sarı saçlı, mavi gözlü güzel çocuğa: Erika ve annesi asansörle çıkarken, merdivenleri yürüyerek çıkmasına rağmen onlarla aynı hızda giden/güç gösterisi yapan, teknik okulda okurken bir yandan da klasik müzikle ilgili, iyi bir piyanist olmasının yanı sıra, spor yapan, Erika'nın aksine sosyal becerileri son derece gelişmiş çocuğa??

Daha önceki La Pianiste entry-yazımda belirttiğim gibi, Walter hiçbir Haneke karakterine benzemiyor:  Kusursuz, çok, çok ama çok fazla hem de.. Bünyesinde topladığı özellikler Erika'da bazı şeyleri harekete geçiriyor: Tuhaf bir kıskançlık -aşkla beraber, genç ve gelecek vaat eden bir çocuk..

Ancak iki erkek karaktere baktığımızda aslında birbirlerinden pek de farklı olmadıklarını görüyoruz: Jelinek'in yer verdiği iki erkek karakterin de bu denli "güçlü" (spor yapması), "akıllı" (tıp ya da teknik okulda okumaları), çekici, seksi olmasının Erika'yla alabildiğine kontrast yaratmak için olduğunu düşünmekten ziyade, farklı okumalar da yapabiliriz: "Ulaşılmaz erkek" imgesine: Psikolojide bilhassa histerik kadınların ısrarla kendileri için "ulaşılmaz" olan erkeklere aşık oldukları görüşü yaygındır: Ki, Oedipus çözümlemesine baktığımızda bunun belli bir gerçekliği de içinde barındırdığını görebiliriz.. Erika histerik değil, bunda mutabıkız.. Ancak aynı semptom, babasıyla sorunlu bir Oedipus dönemi geçiren çocuklarda da gözlemlenebiliyor.. Kitaptaki iki erkek karakterin de her açıdan (Walter'ın penisinin 17cm olduğu bilgisini de öğreniyoruz misal) bu denli kusursuz olmasının işaret ettiği nokta bu bana kalırsa: Ancak bunu Jelinek özelinde değil, kitap özelinde imlediğimi de belirteyim.. Erika'nın dikkatini sadece bu denli kusursuz erkekler çekebiliyor: Çünkü Erika da kendisini "kusursuz" olarak değerlendiriyor-
daha sonra yeniden ayrıntılandıracağım..

Walter daha ilk görüşünde Erika'dan etkileniyor.. Bununla birlikte çok çabalasa da, Erika ona istediği gibi davranmıyor, ancak bu sadece görünürde: Çocuğu ders çıkışında takip ediyor, her hareketini gözlüyor, Walter'ın yakınlık gösterdiği (filmde oldukça yakın davranırken, kitapta sadece göz kırpıyor) kıza hiç düşünmeden zarar verebilecek düzeneği hazırlayabiliyor..

Okul tuvaletindeki yakınlaşmalarının akabinde, Erika açılıyor -mektupla.. İşte bundan sonra Walter da giderek sadistleşiyor.. Erika'nın durumunu igğrenç bulurken, işi dalga geçmeye dek vardırması, Erika'nın oral seks yaparken kusması sonrasındaki "ağzın kokuyor" (ki, kitapta oldukça uzun sürüyor bu) eleştirisi ve hepsinden önemlisi Erika'nın mektupta yer verdiklerini yaptığı sahne.. Ve sonrası.. Her ne kadar s&m ilişkiler kendisine göre değilmiş gibi davransa da, Walter yarı-bilinçsiz bir şekilde içindeki sadisti ortaya çıkarıyor..

Çünkü Erika'yı elde edemediği her an değersizleştirmeye başvuruyor: İkili-karşıtlık.. Çevresindeki kadınları çok rahat bir şekilde etkileyen Walter da "ulaşılmaz" Erika'ya ulaşmak istiyor.. Her ne kadar filmde yer verilmese de, Erika günden güne daha "süslü" (gözü rahatsız edecek kadar) giyinmeye başlıyor-
walter için.. Çocuk da bunun farkında.. Ve tek isteği Erika'nın üstündekileri çıkarmak: Ancak bunu, Erika'nın rüküşlüğüne dayanamadığı için mi, yoksa Erika'nın içine girmek için mi istediğini bilmiyoruz..

Bildiğimiz tek bir şey var: Walter, Erika'ya aşık değil.. Sadece çok iyi rol yapıyor.. Erika'ya tecavüz ettikten hemen sonraki gün: Nasıl da rahat, hiçbir şey olmamış gibi davranabiliyor..
Her şeyi yapmayı göze alan-
annesinden vazgeçmeyi bile: Herkesten gizlediği (her anlamıyla) içini, açmak.. Yargılanmamayı, dahası bunun için kaygılanmamayı ummak.. Beni hep ağlatan "bundan sonra ne giyeceğime sen karar ver.." demek/-ebilmek: Bunların ne anlama geldiğini, senin için ne anlam ifade ettiğini bile bilmeyen ve asla öğrenemeyecek bir çocuk-adama aşık olmak.. Sabırla, bir gün kullanacağını düşünerek, umutla satın aldığın/biriktirdiğin bdsm aletlerine küçümseyerek bakan bir çocuk-adam var karşında.. Yazdığın mektubu suratına fırlatan.. Geri dönüşsüz.. Dönüşümsüz: Ve seni terk eden-
hiç birlikte olmamıştı/k ki.. 
Buz pistindeki topuklu ayakkabılı kadın, "Erika, kır çiçeği.."
Read more

Her Şeyiyle La Pianiste #2



"Piyano öğretmeni Erika Kohut, annesiyle birlikte yaşadığı eve kasırga gibi daldı.. Erika bazen olağanüstü hareket ettiği için annesi kızına "kasırgam" derdi.. O günkü niyeti annesine görünmemek olan Erika, otuzlu yaşlarının sonlarını sürmekte olan bir kadındı.. Annesi ise neredeyse onun büyükannesi olacak yaştaydı.. Erika, zorlu yılların ardından dünyaya gelmiş, babası ise sırasını hemen Erika'ya devrederek sahneden çekilmişti.. Anlayacağınız, Erika gelmiş, babası gitmişti.. O günkü hızlı hareketinin nedeniyse, zorunluluktu; sonbahar yaprakları gibi hızla kapıdan içeri girmişti ve görünmeden odasına ulaşmanın derdindeydi.. Oysa anne, tüm heybetiyle Erika'nın yoluna dikilmişti bile; devletin ve ailenin oy birliğiyle, hem engizisyoncu hem de idam mangası sıfatıyla kızını sorgulayacak ve infaz edecekti.. Erika'nın evin yolunu neden bu kadar geç bulduğunu öğrenmek istiyordu.. Son öğrencinin, Erika'nın alaylarını yüklenerek süklüm püklüm evine gitmesinden beri nedereyse üç saat geçmişti.. Nerede olduğunu öğrenemeyeceğimi sanıyorsun herhalde, Erika.. Yalan söylediği için sözüne inanılmayan bir çocuk bile hesap vermelidir anneye, hem de kendiliğinden.. Bak, anne bekliyor seni: Bir, iki, üç, Erika.."

Böyle başlıyor Die Klavierspielerin, sonra akıyor, akıyor, yüksek bir noktadan dökülüyor.. Film de orijin olarak kendine bu sayfaları alıyor, sonrasını biliyoruz: Anne kızının, Erika'nın, geç gelmesinin sebebinin pahalı bir elbise olduğunu öğreniyor-
giyilmeden yırtılan -daha: Birbirine giriyorlar, anne duygu sömürüsü yapıyor, kızı ağlıyor, kızgınlığını unutup annesinden özür diliyor.. Anne de yumuşuyor.. Sarılıyorlar: Anne kahve yapmayı teklif ediyor.. Birlikte uyuyor anne-kız: Aynı yatakta..

Açılıştaki bu sahne, her şeyi özetliyor: Annesinin gölgesinde yaşayan bir kadın: Kızını -"kendi" izin verdiği anlar dışında, gölgesinden bir an bile çıkarmak istemeyen bir anne: Her ikisi de patlamaya her an hazır: Anne koruma kılıfına saklarken sadizmini, kızı kendini ifade etmek için saldırıyor..  Biliyorlar ama, bir yandan: Kendilerinden başka kimseleri yok.. Baba/kocayı akıl hastanesi-bakım evi karışımı bir yere bıraktıktan sonra sadece kendi başlarınalar, kaldılar: Komşuları yok, zaten istemiyorlar: Erika'nın arkadaşları pek az, anneyse yapayalnız.. Tek hayalleri yeni bir eve taşınmak -ücretinin büyük bir bölümünü Erika'nın ödediği.. Zaruri ihtiyaçlar dışındakiler yasak: Erika yine de buluyor bir yolunu -zaman zaman.. Varoşlardaki ucuz peep-showlar, açık sinemalar/parklar.. 

Bana göre sinema tarihinin en iyi/ayrıntılı işlenmiş s&m portresiyle karşı karşıyayız.. Eylemleri belki "tuhaf" geliyor Erika'nın, ancak öylesine gerçek ki, bir noktadan sonra biyopsi seansındaymışsınız gibi hissediyorsunuz: Erika'dan alınan parça/lar patolojiye gönderilip inceleniyor: Filmin/kitabın beni en çok etkileyen yönü de tam olarak bu-
filmi/kitabı başyapıt seviyesine yükselten de: Benzer bir hissi de Ingmar Bergman'ın Persona'sında yaşıyorum: Elisabeth Vogler karakteri de bana göre sinema tarihinin en iyi/ayrıntılı işlenmiş narsisist portresi..

Nasıl oluyor (da oluyor) peki?? Elfriede Jelinek'in konuşmaktan pek de hazzetmediği otobiyografik öğeleri var kitabın: Benzer şekilde babasını akıl hastanesinde kaybetmiş, piyano eğitimi almış yazarın -en azından, karaktere yaratım sürecinde kendi hayatından bir şeyler kattığını düşünebiliriz: Ancak s&m konusuna asla girmiyor Jelinek-
ben de girecek değilim..

Her kitap uyarlamasında adet olduğu üzere kitap ve film arasındaki farklılıklardan da bahsedelim biraz: Kitapta yer alan bazı kısımlar (Erika'nın annesiyle gittiği tatil, metrodaki davranışları vs..) filmde yer almıyorlar: Tatil kısmının çıkarılması bana kalırsa son derece iyi olmuş, zira kitapta da (kuzenle deneyimlenen ufak bir an dışında) pek de bir anlam ifade etmiyor.. Metroda yaşanan bölümler filmde yer alabilirdi..
 Erika'nın ellerinin parçalanmasına sebep olduğu öğrencisinin (ve annesinin) filmdeki rolü artırılmış: Tenor çocuk ise kitapta yer almıyor..
Walter Klemmer hakkında daha fazla bilgiye sahip oluyoruz kitapta: Ancak kitapta zaten Erika'nın öğrencisi olarak tanıtılan Walter, filmde Erika'yla sonradan tanışıp okula kaydoluyor.. Beri yandan kendisi buz hokeyi oynamıyor, kürek çekiyor.. Ve Erika'ya karşı o kadar da "aşık" değil: Elde edememenin güdüsüyle harekete geçiyor..
Bunlar dışında aslına oldukça sadık bir uyarlama La Pianiste.. Kullanılan müzikler bile kitapta geçen müzikler.. 

Haneke ve Huppert'i ilk kez bir araya getiren film sonrasında, ikili iki filmde (Le Temps Du Loup ve '12 gibi izleyeceğimiz Amour) daha bir araya geldiler: Bununla birlikte Haneke, daha Funny Games zamanından beri Huppert'le çalışmak istiyormuş: Funny Games için Huppert'e teklif götüren Haneke, reddedilince Susanne Lothar'la çalışmış-
ki, kendisi La Pianiste'teki diğer anne..
Isabelle Huppert, Funny Games'teki rolü filmi çok teorik bulduğu (insanların ekrandaki şiddeti deneyimlemesi) için reddetmiş.. Acaba o oynasaydı nasıl olurdu, diye düşünmeden edemiyor insan..
Read more

2. Yaş Kutlama-Tefrikası: Her Şeyiyle La Pianiste



yucinematek ikinci yaşına giriyor 11 Ekim'de -yarın: Toplamda 29 kısa, 6 orta ve 349 uzun metrajlık bir arşive sahip olan blogum, geçen sene artan iş yoğunluğum (ve kimi zaman ters-yüz olan hayatım) sebebiyle bir önceki seneye göre, görece daha az yoruma ev sahipliği yapsa da, hayatımda en çok keyif aldığım şeylerin başında geliyor:  Kutlama niyetine uzun süreden beri yapmayı çok arzuladığım şeyi bugün için bekletiyordum.. Elfriede Jelinek'in '83 tarihli romanı Die Klavierspielerin ve Michael Haneke'nin '01 yapımı filmi La Pianiste'i incelemek.. 

Filmi öylesine seviyorum ki, "en sevdiğin film nedir??" diye bir soruyla karşılaştığımda bilincime ilk düşen film La Pianiste oluyor-
handiyse bir refleks.. Romanı konusunda bu kadar kesin konuşacak değilim, zira ondaysa hep Sartre geliyor aklıma.. Ancak '02 yılında La Pianiste'i ilk izlediğimde içimde oluşan duygu durumu/yoğunluğu beni kitabına da yöneltti, fakat kitabı uzun bir süre bulamadım: Hakkında açılan dava sonrası satışının durdurulup/kitabın toplatılması, ikinci baskında birçok satırın sansürlenmiş bir halde çıkması, mahkeme sonucunda "yayımlanmasında sakınca yoktur" kararıyla birlikte sansürlü kısımların kitabın sonuna eklenmesi gibi olaylar zincirinin etkisi vardı bunda: Sadece iki baskı yapan kitabın ikinci el bir kopyasına ulaştığımda sene '08'di -düşünün..  O zamana kadar kitabı Taksim ve Kadıköy'deki her sahafçıya sormama, hatta abartıp yayınevini aramama rağmen kitabın bir kopyasına ulaşmak mümkün olmamıştı.. Ta ki bir arkadaşım bana hediye edene dek-
ki, onun da bulana kadar canı çıkmış: Kitabı bir günde yalayıp yutmuş ve filmdeki kimi sahneleri çok daha iyi kavramıştım: Bununla birlikte değiştirilen bölümler de vardı-
klasik uyarlama eleştirimi de yapayım..

yucinematek'in ilk dönemlerinde Ekşi Sözlük'teki entrylerimi taşıdığımdan La Pianiste için '07'de yazdığım entry duruyor hala: Güncellemenin zamanı geldi artık hem..

Her şeyden öte Isabelle Huppert'in en iyi oyunu hala bu filmde: Bu sene kaybettiğimiz Annie Girardot anne rolünde muhteşem bir şekilde parlıyor.. Haneke'nin yönetmenliğinde ikinci bir dönemin başladığını mimliyor.. Olağanüstü müzikleri.. Benzersiz ve incelikli ayrıntılarla süslenmiş teması.. Girardot ve Huppert'in ikinci kez anne-kız olduğu.. Benoit Magimel'in de ustalıkla oynadığı: Ama Huppert -hep..

Herkese iyi seneler..
Read more

Das Weisse Band - Eine Deutsche Kindergeschichte


Michael Haneke'nin şimdilik son filmi Das Weisse Band, olağanüstü olmasının yanı sıra, Haneke'nin sinemasında ikinci bi dönemin de başlangıcını işaret ediyor bana kalırsa..

Hikayesi şu: Almanya'nın bi köyünde önce bi doktor atından düşerek yaralanıyor, sonra türlü çeşitli "kötü.." olay meydana geliyor, halk (ve baron..) suçlu avına çıkıyor, olaylar kontrolden çıkınca başka dedektifler de geliyor ve fakat, kimse bu olayları kimin yaptığını bilmiyor.. Aslında çok da önemli diil bu.. Köydeki üç kişi oldukça iktidar sahibi: Baron zengin olduğu için, papaz din adamı olduğu için, doktorsa insanları tedavi ettiği için-
öğretmeninse bi iktidarı yok..
Baron'un ahırı ve oğlu bu "kötülük.."ten zarar görünce, ilişkisi de sekteye uğruyor..
Peder, kendi çocuklarını eve geç geldiği için fecii şekilde cezalandırırken, onların bu kadar "kötü.." olabileceğini inkar ediyor..
Doktorsa köyün ebesiyle "gizli.." bi ilişki yaşarken, aynı zamanda kızıyla ensest soslu bi ilişki deneyimliyor..

Film, iki kuşağı karşı karşıya getirirken, dönüşümü olağanüstü bi şekilde resmediyor.. Kendi kurallarını din ve sınıf bilinciyle oluşturmuş toplumun yaşlı bireyleri, imzaladıkları o görünmez sözleşmeye uygun davranır ve bu şekilde "düzenli.." bi hayat sürerken, yeni kuşak, açık açık olmasa da, gizli ancak olağanüstü güçlü bi dirence sahip bi şekilde buna karşı çıkıyor.. Çocukların hedef aldıkları "şey.."ler bu yönüyle oldukça sembolik anlamlar taşıyor: Olaylar doktorun geçeceği yola tel gerilmesiyle başlıyor.. Baronun oğlu kaçırılıp dövülüyor, ahırı kundaklanıyor, ebenin çocuu da dövülüyor, hatta neredeyse kör oluyor, papazın kuşu öldürülüyor-
çiftçinin eşinin ölümüne ve sonra yaşananlara ayrı bi parantez açıcam..

Aralarında güçlü bi iletişim olduğunu düşündüğüm çocuklar, çeşitli dürtülerle (kendilerini korumak, mesaj vermek, sınıf kini vs..) eyleme geçiyorlar: Olaylar kontrolden çıkmaya başladıklarında çocuklardan biri, birisi dayanamıyor ve öğretmenine anlatıyor bu olayı.. Ve fakat, iki çocuk ve iki sahne kilit öneme sahip..
Martin'in "Tanrı'ya beni öldürmesi için bi şans verdim.." repliği.. Martin'in inanılmayacak kadar soğukkanlı söylediği bu cümle, aslında onun için bi dönüm noktası: Tanrı'ya inanmaktan vazgeçiyor..
Diğer çocuksa, papazın küçük oğlu: Bulduğu yaralı serçeye bakmak için babasından izin isteyen ve olur alan çocuk (adını unuttum..) serçe eski haline geldiğinde onu öldürülen kuş yerine babasına takdim ediyor.. Babası tarafından hiç cezalandırılmamasının, beyaz kurdele takmamasının sebebi bu: Kurulu düzene itaat etmeyi "öğrenmiş.." olması..

Çiftçinin eşinin ölümü ve akabinde yaşananlarsa, klasik suç-intikam düzleminde ele alınabilir: Kadının oğlu buna karşı gelir ve kendince intikam alırken, her defasında babasının engellenmesiyle karşılaşıyor.. Sınıfsal farklılığı içselleştirmiş babaya karşılık, "çılgın.." bi oğul..

Haneke'nin küçük bi köyden Avrupa tarihine kendi gözünden baktığı bu çalışmayla, Haneke'nin filmografisindeki değişimleri de incelemek gerektiğini düşünüyorum: La Pianiste'e kadar, şiddeti göstermeyi tercih etmeyen Haneke, bu filmle birlikte şiddeti (özellikle de Cache'deki o olağanüstü intihar sahnesinde misal..) "saklı.." tutmak yerine, göstermeyi tercih etmeye başlamıştı-
ancak gösterdiği "porno.." sınırına hiç girmedi, o ayrı..

Das Weisse Band'sa, daha çok Le Temps Du Loup, Cache ve 71 Fragmente Einer Chronologie Des Zufalls'a yakın duruyor, ancak şu farkla: Haneke'nin şimdiye kadar hiç olmadığı kadar stilize.. Hikayesini klasik bi akışla sunması, voice-over kullanması da şimdiye kadar pek tercih etmediği anlatım teknikleriydi.. Ana-akım sinemaya göz kırpma olarak yorumlanabilecek (özellikle de Funny Games U.S. düşünüldüğünde daha bi anlam kazanıyor..) bu tercihi , "sakinleşmek.." olarak da yorumlamak mümkün-
olgunlaşmak diyecektim de, "ohaa.." dedim bi an kendime..

Haneke ne düşünüyordu bilmiyorum ama, bu tercihleriyle Das Weisse Band, hiç olmadığı kadar "klasik.." bi film olmuş.. Kendisinin başyapıtı bana göre hala La Pianiste ve fakat, filmografisindeki en "olgun.." (dedim..) ve başarılı filmi olmuş..
Olağanüstü teknik işçiliği, mükemmel görüntüleri ve müthiş oyuncu performansları da cabası..
Read more

Cache


aile.. anne, baba, çocuk.. okul.. tv.. yayınevi.. sokak.. bi kaset.. beyaz poşet.. yves'lerde geometri.. akşam yemeği.. "merhaba anne.." karanlıkta bi çocuk.. bi resim.. bi kaset.. yüzme dersi.. arkadaş grubu.. reenkarnasyonla ilgili bi şaka.. zil.. kan tüküren bi çocuk.. bi kaset.. çocukluk evi.. "bahçede oturup oturamamanın yalnızlığınla bi ilgisi yok.." şüphe.. anne.. lenin bulvarı.. "bilmiyorum.." 47 numara.. tehdit.. gözyaşları.. bi kaset.. "özür dilerim.." sinema.. pierre'le dertleşme.. euronews.. "pierre'e sor, o herr şeyi biliyor.." suçluluk.. eminem.. yüzmede birincilik.. asansör.. tuvalet.. "şu sahte kibarlıktan vazgeçer misin??" iki hap.. boğazını kesen bi adam.. başı kesilen bi horoz.. horozun başını baltayla kesen bi çocuk.. babasının horozu kesmesini istediğini söyleyen bi çocuk..horozun başını kendisini korkutmak için kestiğini söyleyen bi çocuk.. "gitmek istemiyorum.." diyen bi çocuk.. evden, sosyal hizmetlere zorla götürülen bi çocuk.. okul çıkışında konuşan iki çocuk: seine'de yüzen 200 ceset..
Read more

Le Temps Du Loup




[Filmin afişlerine bakarken demin fark ettim: Avrupa için hazırlanan afişlerde "A film by Michael Haneke.." yazarken, Amerika için hazırlanan afişlerde "A film by Michael Haneke: Director of The Piano Teacher.." yazıyor, neysse,,]

Filmde, her türlü asgari ihtiyacına erişimi kısıtlanmış insanların çaresizliğini ve bunun için buldukları çözümleri izliyoruz: Zaman tersine akmış gibi -bi anda: Paranın, mahkemelerin, özel mülkiyetin, benzinin olmadığı bi dönem, hiçbirinin anlamı yok: Eşyalar takas ediliyor; Bea'nin dediği gibi saatin pek bi değeri yok.. Kadınlar bişiiler alabilmek için vücutlarını kullanıyor.. Kocanı öldüren adamla karşılaştığında onu cezalandıracak bişii yok..

Sonra misal, güç dengeleri: Koslowski'yse sadece silahı olduğu için grubun lideri oluyor, olabiliyor: Çünkü seni öldürebilir.. Anne'se hala özel mülkiyet fikrinden kurtulabilmiş diil..
Bu çıkışsızlıkta kimisi çözümü dua etmekte buluyor sürekli, kimi trenin geleceğini umuyor, kimisiyse hayatta kalmanın derdinde, kimisi umursamıyor..
Benny hiç konuşmuyor, Eva'ysa konuşacak pek kimse bulamadığı (bulduğuysa yalnız ve gururlu takıldığı için..) babasına mektup yazıyor..
Haneke bu defa "rahatsız etmek.." için seyirciyle oynamıyor, belgesel/kehanetmiş gibi izliyor/duyuyorsunuz Georges'un öldürülüşünü, tecavüze uğrayıp intihar eden kadını, bebeğin ölümünü, atın öldürülüşünü, kavgaları, sinir/ağlama krizlerini, Benny'nin intihar girişimini-
-belki de, trenin gelişini..

Eva rolünde Anais Demoustier ışıl ışıl parlıyorken, Isabelle Huppert'se olağanüstü -hep.
Read more

La Pianiste


Haneke'nin en sevdiğim filmi: Öyle böyle diil..

Gayet pasif-agresif olan Erika'nın annesiyle olan hastalıklı ilişkisiyle açılıyor film.. Ardından Walter, Erika'ya aşık oluyor (ben de ben de..) ve sırf onun yüzünden konservatuvara kaydoluyor.. Erika ise cinsel tatminini peep showlarda spermli selpakları koklayarak, ya da arabalı sinemalarda başkalarını röntgenleyerek ya da kadınlığını (kendini??) keserek gideriyor: Walter'a karşı duyduğu ilgi yüzünden pasif-agresifliği devreye giriyor ve Walter'ın yakınlık kurduğu kızın ellerine zarar veriyor-
en hassas yerin neresiyse, düşmanında da o bölgeye saldırırsın..
Walter'la Erika'nın aşkı çıkmaza giriyor ve film mazoşist bi finalle bitiyor..

- Her aşkta böyle bayağılıklar vardır..

Ayrıca, sadece iki sahneye dayanarak genel bi yoruma ulaşmak istemiyorum ve fakat, Erika'nın, işemeye erotik bi anlam yüklediği açık: Arabalı sinemada seks yapan çifti gözetlerken, olduğu yere çömelip işemeye başlıyor: Anna'nın sağ eli parçalandıktan sonra, hemen tuvalete koşuyor ve işiyor-
belki de, işemek orgazmına (tam olarak cinsel anlamını kastetmiyorum: Tatmin diyelim..) eşlik ediyor..

Filmi her izlediğimde beni ağlatan sahnede, bi an var: Erika yerinden kalkıp, gardrobunu açıyor ve "bundan sonra ne giyeceğime sen karar ver.." diyor: bu sahne neden bu kadar içimi eziyor, neden bu kadar yaralıyor beni, bilmiyorum.. o an..

Erika'nın annesi (ve kendisi..) yüzünden erkeklerle olan ilişkilerinde tecrübesiz olduğunu fark ediyoruz: Walter'a (ki, hiçbi Haneke filminde olmadığı kadar kusursuz bi karakter kendisi: Hem fiziksel, hem mental..) duyduğu ilgi yüzünden çok bocalıyor, istese bile ilk adımı atamıyor.. Walter kendisine geldiğindeyse tuvalette öpüşmeyi keserek, ona mastürbasyon yapıyor: Mesleki hayatındaki sadizmi ilk cinsel tecrübesinde de uygulamak istiyor, ama sonuç alamıyor..

Psikoloji der ki: "Sadistik eğilimler mazoşist eğilimlerle yan yanadır.."-
splitting sağolsun..
Erika'nın ilk sadizm denemesi çuvallıyor, ve yıllardır başkasına açamadığı sırrını Walter'a açıyor.. Aşağılanıyor.. Öfkesini, cinsel ihtiyacını annesine "yansıtıyor.."-
ne kadar çok s/avunma mekanizmamız var böyle-
ki, annesiyle olan o sahne de içimi dağlıyor benim -hep..

Erika çıkış yolu bulmak için "normal.." davranmayı bile deniyor, ama hayır: Spor salonundaki oral seksler ona göre diil: Tecrübesizlik?? Belki, ama vücudun istemediği şeylere karşı gösterdiği tepkiler de var..
Walter geliyor sonrasında: Erika'nın istediklerini yapmak için: Ama hayır, "tam olarak.." bunu istemiyordu, el ve yüze vurmak yasaktı, oysa sen burnunu kırıyordun neredeyse, tecavüzdü eet istediği, ama "bu şekilde.." diil..

Yolunu kaybediyor Erika.. Bi bıçak yardımına geliyor: Kendini bi kez daha kesiyor..

Olağanüstü bi film.. Isabelle Huppert.. Chopin..
Read more

Code Inconnu: Recit Incomplet De Divers Voyages



Eö, açıkçası Haneke'nin en az sevdiğim filmi bu: Aklımda bölük börçük sahneler var hep: Episodik ilerleyen film 71 Fragmente Einer Chronologie Des Zufalls'ı fecii şekilde andırıyor: Çok da uzun yazmayacağım, çünkü cidden en az bunu hatırlıyorum: Bi de bu film, dvdsine sahip olmadığım tek Haneke filmi: TRT2'de tesadüfen karşılaşmıştım '08'de ağustos ayında-
hatırlatma metotları: la mort..
Hatta programın konuğu La Pianiste'i sevmediğini belirtince kızmıştım, ahah..

neysse,, filmden aklımda kalan/lar, Juliette Binoche (ve güzelliği..) ve tabii ki, kırmızı-beyaz kıyafetli bando takımının müthiş performansı..

*: Filmi yakın zamanda yeniden izlemem lazım..
Read more

Funny Games/Funny Games U.S.



Haneke'nin yönetmen olarak en sadist olduğu film bu sanırım: Özellikle kaydın geri alınması karşısında filmi ilk kez izleyen herkesler sağlam bi "ohaa.." çekmiştir, hiç boşuna itiraz etmeyin..

Her şey, iki beyaz, bembeyaz giyinmiş iki çocuun yumurta istemesiyle başlıyor: Yumurta kırıldıktan sonra Anna, "tamam sorun diil.." gibisinden şeyler söyleyecek ve yenilerini verecek kadar kibar ve fakat onlar da kırılınca bazı şeylerin yolunda gitmediğini anlıyor tabii, ve fakat her şey için çok geç.. İki genç, evin köpeği dahil tüm fertlere çeşitli "oyunlar.." oynarken, anksiyete sarıyor tüm vücudumu: Aşağılanma, işkenceler de/vam ede../rken, çıkışsızlık/boğulma hissiyle baş etmek de zorlaşıyor ve bir an önce film bitsin istiyorum.. Bitmiyor, tam "hah, bu sefer olacak galiba.." derken yeni bişii umutlarımı alıp götürüyor, o duygusal ve fiziksel terör sanki bana uygulanıyor.. İşleri bittiğinde yeni bi eve gidiyorlar.. Ki, nasıl bi fasit daire içine hapsolduğumu anlıyorum..

Filmle ilgili klasik "burjuvayı eleştiriyor, kendimizi güvende hissetmek için bulduğumuz önlemlerle aslında kendi hapishanemizi inşa ediyoruz.." gibi şeyleri yeniden tekrarlamanın anlamı yok: Arnı Frisch olağanüstü: Tam bi piç ve inanılmaz karizmatik.. Susanne Lothar da süfer..

Filmin U.S. versiyonunu izlememek için uzun bi süre direndim ben: Haneke her ne kadar "koşullar filmi çekmem için uygun: Hem Amerikalılar da rahatsız olmalılar.." diye briflese de, para için filmi yeniden çektiği aşikar: Tabii, katı kurallarını kabul edecek yapımcıyı da buldu, Naomi'yi de ikna ettiler, ve fakat film ticari anlamda tam olarak yerlerde süründü: 15 milyonluk bütçesinin 10%'unu bile zar zor toparlayabilen film sonrası, Haneke rotasını yeniden Avrupa'ya çevirdi.. Hiç hayata geçmemiş olsa çok daha ii olacaktı her şey..

Filmin bu versiyonu ilkini izleyenler için hakkaten pek de bi anlam ifade etmiyor, sosyopat çocuk rollerinde Tim Roth ve diğer abimiz (adına bakmaya üşendim..) vasatı aşamıyorlar: Naomi de..
Read more

71 Fragmente Einer Chronologie Des Zufalls



Film, bilgilendirici bi yazıyla açılıyor: Bi banka şubesinde gencin biri, birisi 3 kişiyi öldürüp, intihar ediyor.. Sonrasında film boyu birkaç kez izleyeceğimiz haber bültenine geçiyoruz..

Bi çocuun beyaz eşya taşıyan kamyonun kasasındaki yolculuğu esnasında filmin de fragmanı akıyor; sonrasında silah çalan bi adamı izliyoruz: Çocukları 39 derece ateşle yatan bi aile: Üniversitede okuyan iki öğrenci: Evlatlık edinmek isteyen bi çift: Bankada çalışan bi memur ve babası takip ettiğimiz hikayeler..

Sonradan Romanya'dan kaçak yolla Avusturya'ya kaçtığını öğreneceğimiz çocuk, kah hırsızlıkla, kah çöpten bişiiler bulmakla yaşamını devam ettiriyor-
çöpten yemek yeme sahnesinde, yoldan geçen bi araçtaki adamın bakışını ve çocuun utanıp yürümeye başlamasını, Sartre'ın utanç hakkındaki söyledikleriyle birlikte değerlendirmek lazım sanki..
Kırmızı bi mont çalıyor önce, sonra Donald Duck çizgi romanı, muz ve fotoğraf makinesi.. Sigara istiyor kuryeden, bi kere de dilenmeyi deniyor.. Polise sığınıyor sonunda..
Silah çalan adamın hikayesi filmin ortalarında son buluyor: İsteyenlere silah temin eden ve bunu yaparken de askeriyedeki görevini suistimal eden biri, birisi..
Çocuu hasta olan ve kahvaltı hazırlayan kadının kocasıysa, banka görevlisi: Zırhlı araçla şubelere para transferi yapıyor: Yemek yerken durup dururken eşine "seni seviyorum.." diyor, küçük bi tartışmanın ("bana bi daha seni seviyorum deme demedim mi??") ardından eşine tokat atıyor: Öylesine uzaklar ki birbirlerinden, yemeklerini yemeye devam ediyorlar..
İki arkadaş öğrenciyse bilgisayar okuyorlar, projeleri için puzzle geliştirip, onun origami versiyonu üzerine iddiaya giriyorlar, sonrasında daha çok Max'ı takip ediyoruz: Annesiyle konuşuyor, silah alıyor-
silah alması da -yine, Sartre'ın Erostrate öyküsüyle birlikte değerlendirilebilir, hatta daha ii olur :))
Banka memuresi ve yılgın babasının yalnızlık/huysuzluk/kıskançlıkla geçen ayrı hayatları iç burkuyor..
Evlatlık almak isteyen hatta Annie'yle anlaşmak için didinip duran ailemizse, Romanyalı çocuu evlat ediniyor..

Sonrası: her şey paramparça.. 3 kişiyi öldürüyor Max, sonrasında kendini..

Haneke'nin meseleyi toplumsal epidemi boyutunda işlediği bu film, cidden benzersiz..
Read more

Benny's Video




İster istemez Funny Games'teki Paul'un belki de ilk cinayetinin home-videosu olduğunu düşündürüyor bi yandan bu film..

Benny'nin video kiralamak, video çekmekle geçen günlerinin birinde işlediği cinayetten sonra, ailesinin kimsenin duymadığından/bilmediğinden/görmediğinden emin olduktan sonra, bunu, paniğe dahi kapılmadan örtbas etmesi, filmin özeti..

Tabii, bunu Haneke usulüne göre izliyoruz: Benny'nin işlediği cinayet ve videosu kendisi (ve tabii ki seyirci..) için o kadar olağan ki, çiftlikteki domuz kesme kaydı ve odasında sürekli dışarıyı "gözetleyen.." kayıtları gibi değerlendiriyor/uz: Ailesi de bizimle aynı fikirde: Kanıtlar ortadan yok olduktan sonra, olayın gerçekliği kalmıyor: Ailesinin düştüğü tuzağa seyirci de düşüyor: Benny'nin saçını kestirmesini travmasının dışa vurumu olarak görüyoruz, annesini çişini yaparken çekmek istemesini belki sosyopatlığına bağlıyoruz, Mısır'da olayı unutmuş gibi davranabiliyor olmasını da makul bulabiliyoruz: Çünkü o kadar sıradan ki artık ölümler, her gün onlarcasını duyduğumuz ölüm haberlerinin tepki eşiğimizi geçmeleri neredeyse imkansız..

Ancak, film Mısır'a uğradığında filmin temposu düşüyor biraz: Turistik gezi izliyormuşuz gibi..

Arno Frisch süfer ötesi tabii: Baba rolünde Ulrich Mühe de oldukça ii.. Filmin anlatım tekniğiyse Haneke usulü: Müthiş..
Read more

Haneke Filmografisine Giriş: Der Siebente Kontinent




[Eet, Haneke filmografisini incelemeye ilk filmiyle başlıyorum: Ancak, bunu yaparken, artık klişeleşmiş "rahatsız seyir..", "buz gibi anlatıma sahip..", "burjuvayı eleştiriyor.." şeklindeki Haneke denince akla gelen ilk şeyleri yazmamaya gayret edicem: Zor olacak, ama benim umudum var.. Tv için çektiği filmler (çünkü ulaşmam mümkün diil..), uzun metraj olmasına rağmen dvdsi basılmayan tek Haneke filmi Das Schloss ve son filmi Das Weisse Band -şimdilik, bu incelemede yer alamıyor malesef..]

İletişim eksikliğinden mustarip ailenin küçük kızlarının, ebeveynlerinden ilgi/sevgi görmek için, gazetede okuduğu "kör olduktan sonra ailesi çocuklarının üzerine titriyor.." haberinin ardından kör taklidi yapması; '87 yılında "ışığı kapatmasan olmaz mı anne??" cevabını almaktan bıkıp, '89 yılında artık bu soruyu sormaması, ilgi/sevgi eksikliğini kapatmak için oyuncak ayısını geçiş nesnesi yapması, derste hiçbişii yokken, zonası varmış gibi kaşınıp durması.. İnsanın içine oturuyor..
Anne-babaysa, neredeyse konuşmuyorlar, soyunmadan sadece gerekli yerleri (cinsel organlar..) açarak ilişkiye giriyorlar, anne, araba yıkama sahnesinde ağlarken, babanın tek yaptığı eliyle yüzüne dokunmak oluyor..
.. Görev bilinci böyle bişii azizim, her şey ritüel: Klozete atılan para sahnesinde olduğu gibi, resimleri/plakları/fotoğrafları tek tek: Yırtıp, kesip, kırmaları..
Sonrasındaysa, her şey paramparça: Planlanmış bi şekilde her şeylerinden vazgeçip, sahip olduklarını parçalıyorlar: Ne kadar steriller: İş eldivenleri takıyorlar, tabloları önce duvardan kaldırıp, sonra kırıyorlar..

Tüm o "her şeyden kurtulmalıyız.." hissiyatı içinde, annenin, sıra akvaryuma geldiğinde "hayır.." gibi duygusal bi tepki vermesinin ardından balıkların, oracıkta, ölmesiyse gerçekten tahammül edilebilir bişii diil.. Haneke'nin üzerine yapışan o "rahatsız seyir.." hakkaten seyirciyi köşeye sıkıştırıyor: Ki, Haneke alametifarikalarını: Hiçbi duygusal yakınlık kurmamıza izin vermeyişi, karakterlerin yüzlerinden çook çevrelerindeki eşyaları göstermesi, uzun planları birbirine bağlamak yerine episodik olarak kesmeyle birleştirmesini, müzik kullanmayışını ilk kez deneyimleyen seyirciler için gerçek bi "şok.." olduğunu tahmin etmek de çok zor olmasa gerek.. Haneke, film boyu sadece "yedinci kıta.."nın meditatif sahil leitmotifleriyle seyircisine nefes aldırıyor..

Müthiş film: Karıncalı bi tv..


Read more

Jörg Buttgereit ve Nekromantik "Olayı.."




Nekromantik:
Bu filmden 5 yıl sonra çekilen Benny's Video'da da benzer (hatta neredeyse aynı..) bi sahne var: Benny, çiftlikte bi domuzun öldürülüşünü kaydediyor..
Bu filmde de, Rob, küçükken bi tavşanın öldürülmesi ve derisinin yüzülmesini izliyor-
ve bu, hayatının ilk travması oluyor neredeyse..
Bu iki sahnenin, iki farklı yönetmence de benzer sonuçlandırılması (cinayet..), ilginç: Belki, fazla kaba bi psikolojik okuma bu; hatta tamamını açıklamaya yetmediği gibi, bizi "eet, böyle olur.."a da çıkarmaktan oldukça uzak-
çünkü s/avunma mekanizmaları/mız var..
Yine de iki film de, tavizsiz bi şekilde ilerliyor: Bize öğretilen tümm ahlak kurallarının hiçbirisini önemsemeyip, hikayesini anlatıyor-
iki filmin finali de oldukça benzeşmekte..

Rob'un hayatının bi dönemine bakıyoruz Nekromantik'te: İşi, sevgilisi, travması, ayrılığı, cinayeti ve intiharı..
Filmi ciddiye alıp almamak size kalmış ve fakat, sırf efektleri sırıtıyor, oyunculuk yerlerde sürünüyor diye de haksızlık yapılmaması gerektiğini düşünüyorum misal ben:
Sevgilisiyle olan garip ilişkisinde seks yaptıklarına sadece bi kez şahit oluyoruz: Filmin, kimilerine göre mide kaldırmada, kimilerine göreyse (azınlıktalar: eet..) romantizmde tavan yaptığı bu 3some sahne, can yakacak kadar hüznü de içinde barındırıyor: Çürümüş cesedi ilk kez gören Betty'nin yüzündeki sevinç/mutluluk ifadesi bunun enn belirgin olduğu an..

Rob'un işinden kovulması ve buna bağlı olarak gelişen terk edilişi ertesinde girdiği bunalımsa, onu önce slasher-gore kırması bi filme götürüyor, ve fakat "sanal..", gerçeğin yerini tutmadığı için eve dönüyor.. Sonrasındaysa bi fahişeyi mezarlığa götürüyor-
"canlı.." bi insanla sevişirken penisi erekte olmuyor-
La Pianiste geliyor aklıma ister istemez: Erika'nın Walter'la hokey salonundaki "normal.." sevişme denemesi: Ve kusması..
Vücudun, her ne kadar zorlasanız da "normal.." olamadığınızı anlamanız için gösterdiği bi tepki..
Sonra öldürüyor Rob fahişeyi: ve eet..

Finale doğru İsa'yı -yeniden, çarmıha gerdiği bi sahne var: Nedense filmde enn çook sevdiğim sahnelerden biri, birisi bu..
Ve narsisistik-nekrofil final sahnesi: Kendine yönelik cinsel şehvetin böylesi bi mizansenle sunuluşunun, sinema tarihinde başka bi örneği daha yok sanırım..


Nekromantik 2:
İlkine göre çok daha ağır ilerleyen bi tempoya sahip Nekromantik 2: Açılış jeneriğiyse muhteşem, ilk filmdeRrob'un intihar ettiği sahneyi yazılar bölüyor: Sonrasında Monika'nın eski sevgilisini mezarını açışını ve onu eve getirişini izliyoruz: İlk sevişme denemesinde kusuyor Monika..
Akabinde porno film dublajcısı Mark'la yakınlaşıyor.. Rob'un cesedini parçalıyor, sadece penisi ve kafasını atmıyor, atamıyor..
Mark'la işi ilerletip: sevişiyorlar filan.. Sıkıcı bi tip.. Arkadaşlarıya video izlerken (ilk filmdeki tavşan sahnesini andıran bi fok otopsisi..) Mark geliyo.. Vidyodan tiksiniyo kendisi-
ki, Monika'ya gelirken "Hot Love.." adlı porno filmi izlemek için getiren de kendisi-
insan dediğin sadece kendi fantezilerine müsamaha gösterebiliyo azizim :((

neysse,, filmin finali muhteşem ve fakat dahası da var: Basic Instinct'in finalinde Catherine'in yapamadığı yapıyor Monika-
saygımız bi kat daha artarken: Eski sevgilileri karıştırıp yeni sevgili yaratmak şeysini hayata geçiriyor-
üstelik hamile kalarak..

Güzel bi "olay.." Nekromantik/ler, hassas mideli diilseniz, sevebilirsiniz bile-
biz seviyoruz, hem de çok, eet..
Read more
Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...
 
Creative Commons License
This work is licensed under a Creative Commons Attribution-NoDerivs 3.0 Unported License.