Jan Svankmajer etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Jan Svankmajer etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Prezít Svuj Zivot (Teorie A Praxe)



'11 yapımı Jan Svankmajer filmi Prezít Svuj Zivot (Teorie A Praxe) son dönemde izlediğim en iyi filmlerden.. Festivalde kaçırdığım filmi geçende izleyince kendimden geçtim her anlamıyla..

Film, Evzen'in çocukluk anılarını rüyaları yoluyla bulması üzerine.. Ancak bu Svankmajer'in uzun (sayılabilecek) prologunda dediği gibi gerçekle-rüyanın iç içe geçmesiyle, adeta hayatın kendisine dönüşerek görselleşiyor..
Görsel demişken, filmin stili hakikaten önceki Svankmajer filmlerinden farklılık göstermiyor: Yine animasyonla, oyunculuğun iç içe geçtiği, Svankmajer'in alametifarikaları birçok animasyon tekniğinin bir arada kullanıldığı eşsiz bir deneyim..

Svankmajer'in psikolojiyle olan ilgisi malum, özellikle de Spiklenci Slasti'yle artık filmlerinin ana teması haline gelmesi sonrasında Prezit Svuj Zivot'ta da şahane bir işe imza atıyor-
yönetmenin üzerinde çalıştığı bir sonraki projesi de (Hmyz/Insects) benzer bir formda olacak, hiç kuşkusuz..

Filmin merkezinde yer alan Evzen artık orta yaşlarının sonuna gelmiş olmasına rağmen, gördüğü bir rüyayla Oedipus-öncesi hatıralarına dönüyor.. Rüyaları aracılığıyla hatıralarına ulaşmakta yolunu kaybeden Evzen, psikanaliste giderek bunlara ulaşıyor.. Film son bölümüne kadar muhteşem aksa da, daha açıklayıcı olmak için başvurduğu fotoğrafın ortaya çıktığı sahneyle birlikte hafiften kan kaybediyor.. Kendi-kendini-açıklayan-eserleri pek sevmem, ancak Prezit Svuj Zivot'ta Svankmajer, Spiklenci Slasti ya da diğer filmlerinde olduğu gibi, yorumu seyirciye bırakan, hatta kimi zaman seyirciyi dışlayan "kapalı" bir dil yerine, son derece "geveze" bir dil tutturarak, filmi daha anlaşılır kılıyor: Bu da filmin komedi ayağına hizmet ediyor.. Özellikle analiz sahnelerinde film gayet üst noktalara çıkıyor..

Beri yanda kocasını kaybetme korkusu yaşayan bir kadının (Zuzana Krónerová) dramı, cisimleşmiş bir süperego (Emília Doseková) var, ki iki oyuncu da döktürmekteler.. Svankmajer fetişi/kültü Pavel Novy ufak da olsa bir rolde karşımıza çıkarken, başroldeki Václav Helsus hakikaten de döktürüyor..

Film, kendi kendini çözdüğü için ayrıntılandırılacak pek de bir şey yok, ancak hakikaten Oedipus-öncesi döneme odaklanan bu derece şahane bir film yok.. 


Read more

Otesánek


Jan Svankmajer'in '00 yapımı filmi Otesanek, Karel Jaromir Erben'in aynı adlı masalından uyarlanmış, "ürkütücü.." bi masal.. Masaldan farklı bi şekilde bittiğini baştan belirtmem gerekiyor.. Ve ayrıca Svankmajer'in konvansiyonel sinemaya en yakın filmi olduğunu da-
tabii, bu kötü olduğu anlamına kesinlikle gelmiyor..

Hikayesi şu şekilde: Karel ve Bozena, evli bi çift: Bi çocukları olsun istiyorlar ve fakat, bunun mümkün olmadığını anlıyorlar: Özellikle Bozena bu gerçekle başa çıkmakta oldukça zorlanıyor.. Bebek çağrıştıran her şeyler ağlamasına sebep oluyor.. Bi gün ormandaki evlerindeyken Karel, bebeğe benzeyen bi ağaç kökü çıkarıyor topraktan ve onu kesip/biçip bebeğe biraz daha benzetiyor: Ve onu Bozena'ya verdiğinde kadın, ona gerçek bebek gibi davranmaya başlıyor.. 9 ay boyunca haftasonları bebeğiyle ilgilenen Bozena, bu süre boyunca da hamile rolü yapıyor ve bebeğini "doğuruyor.." Ağaçtan yapılan Otik canlanıyor ve Bozena daha bi mutlu oluyor.. Karel, durumla başa çıkmakta zorlansa da, bununla yaşamaya çalışıyor.. Ancak, Bozena'nın saç tutamını yiyen Otik, kontrolden çıkmaya, önüne gelen her şeyleri yemeye başlıyor: Bozena ve Karel, eve sürekli yemek taşırken, komşular da Otik'i görmek istiyorlar: Otik evin kedisi ve üç kişiyi yedikten sonra Karel ve Bozena önlem almak zorunda kalıyorlar ve Otik'i apartmanın bodrumuna hapsediyorlar.. Ve fakat burada da devreye Alzbetka devreye giriyor: Otik'le arkadaş olan küçük kız, onu besliyor, ancak o da Otik'i doyuramayınca Otik'in 3 kişiyi yemesine izin veriyor..

Hikayenin birden fazla ayağı var: Otesanek'in, tüm "canavar.." ya da hayalet filmlerindeki gibi sembolik bi işlevi var: Misal, Honogurai Mizu No Soko Kara'da sözkonusu hayalet, annenin kendi çocukluğundaki travmaların yansımasını sembolize ederken, Gojira'da yaratık kapitalizmi sembolize eder: Örnekleri çoğaltmak mümkün.. Bu filmde de Otesanek, Bozena ve Karel'in kadere karşı direnişini ve açgözlülüğünü sembolize ediyor: Zira, çocuk sahibi olamayacaklarının bilincinde olsalar da, bunu ağaçtan yapılmış bi bebekle değiştiriyorlar-
bi yandan da oldukça acıklı bi yanı olduğunu teslim etmek gerekiyor..
Ancak, kadere karşı direnişin de bi "cezası.." var, açgözlülükleri kendilerine dönüyor Karel ve Bozena'nın: Otesanek'in canavarlaşması ve önce kedi, sonra da insanları yemeye başlamasından duydukları suçluluğun ezici etkisinden kurtulmak (ve bu sayede rahatlamak..) için, savunma mekanizmaları devreye giriyor-
çoğunlukla inkar, ancak bu savunmaların narsisistik bi yönü olduğu da muhakkak: "Alt tarafı bi hayvan.."la başlayan akılcılaştırma çabası, "kimse postacıyı merak etmez.." gibi bi sona bağlanıyor-
ki, daha Karel, Otesanek'i yaptığından itibaren Bozena'nın kediye karşı davranışı çarpıcı bi şekilde değişiyor..
Ve finale doğru kendi açgözlülükleri yutuyor Karel ve Bozena'yı..

Bi de filmin "Sıdıka.."sı, Alzbetka var: Yaşına rağmen, fecii derecede bilgili olan Alzbetka, her seferinde babasını şaşırtmayı başarsa da, Karellerin "sır.."rını çözen kişi: Filmin en başında söylediği replik, finalde neden o noktaya geldiğini özetliyor: "Apartmandaki tek çocuum.." dedikten sonra ağlaması, onun için dayanılmaz bişii olmalı ki, Otik gibi, görece korkutucu bi figürle arkadaş oluyor: Dahası, onunla Otik'in "öz.." ailesinden daha ii anlaşıyor ("canavar da olsa, çocuk çocuktur..")

Filmin, başka bi meselesi de pedofili: Açıkçası, filmin bu konuda belirgin bi tavrı yok: Zira, Alzbetka durumun farkında, yaşlı adamın kendisini görünce gözlüğünü takıp daha dikkatli bakmasından rahatsız olsa, hatta zaman zaman saklansa da, ona karşı kindar ya da boyun eğici bi tutum takındığını söylemek mümkün diil: Zira, adamın "cezalandırılması.." da, yine şans eseri oluyor..

Filmin özellikle açılışındaki bebek satışı (havuzdan fileyle alınması, tartılması ve paketlenip müşteriye verilmesi..) sahnesi olağanüstü.. Alzbetka'nın babasının gördüğü halüsinasyonlar da öyle.. Geniş kitlelerin en kolay içine girebilecekleri Otesanek'in, Svankmajer filmografisinin geneli düşünüldüğünde en "ayrıksı.." filmi olması da ironilerin en güzeli olsa gerek.. Pavel Novy'nin varlığını da unutmamak gerek ve masal okuma sahnelerinde Neco Z Alenky'ye yapılan göndermeleri..
Read more

Sílení


Jan Svankmajer'in '05 yapımı filmi Sileni, deli ötesi muhteşem bi güzellik.. Filmin tek bi kusuru var, o da Svankmajer'in proloğu.. Filme g/ereksiz bi ciddiyet katan bu prolog olmasa, hayatımın filmleri listesine bile girebilirdi Sileni..

neysse,, senaryosunu iki Poe kısa-öyküsünden (The Premature Burial ve The System Of Doctor Tarr And Professor Fether..) çatan, üzerine de Marquis de Sade sosu bulayan filmin öyküsü şu şekilde: Akıl hastanesinde bulunan annesinin ölümüyle sarsılan Jean'ın geçirdiği bi paranoid atakla açılıyor film: Sonra Marquis'yle tanışıyor.. Marquis, gayet "hastalıklı.." bi mizah anlayışına sahip, sağanak yağmur altında Jean'ı arabadan indirip, bi süre sonra yeniden alıyor ve onu evine getiriyor.. Ertesi gece Marquis'nin önderliğinde gerçekleşen bi pagan ayinini röntgenleyen Jean, gitmek istiyor ve fakat buna izin vermek istemeyen Marquis, fake bi ölüm/gömülme hazırlıyor.. Marquis'nin anlattığı hayat hikayesi, Jean'ın durumuna yakın olduğundan onun tedavi önerisini kabul ediyor ve bi akıl hastanesine yatıyor.. Orada Charlotte'un tuzağına düşen Jean, bi gece hastanenin mahseninde tutulan eski ekibi serbest bırakıyor: Ve fakat yeni ekip "oldschool.." yöntemlerle çalıştığından durum daha kötü bi hale geliyor ve filmin açılışında Jean'ın gördüğü hayal gerçeğe dönüşüyor..

Film, olağanüstü.. Özellikle iki plan arasındaki sakatat animasyonları, bilinçaltınıza yeni imgeler hediye/tecavüz ediyor: Dil, göz, beyin, et, burun, kemik, domuz ve insan kafatası, kıyma vs.. etrafta gezinirken bi yandan büyülenirken, bi yandan rahatsız etmeyi başarıyor..
Film, Poe öykülerinden yararlanmasının yanı sıra, atıf Marquis de Sade'a da saygı duruşunda bulunuyor: Marquis karakteri Sade'ın vücut bulmuş hali: Sade'ın söylemleri eksiksiz bi biçimde yansıtmasının yanı sıra, filmdeki pagan ayini, eşine pek de rastlanmayacak bi güzelliğe sahip: Büyülüyor adeta-
özellikle de İsa'nın bedenine çivi çaktığı ve keçi maskını taktığı anlarda-
rosicrucianist görünme pahasına bile olsa :))

Filmin temel derdi psikolojik/psikiyatrik tedavi yöntemleri olmasına rağmen, bu temayı ancak ikinci yarısında işlemeye başlıyor: Bu noktada, hastanelerin uyguladıkları tedavi yöntemleri konusunda iki ekibi karşı karşıya getirirken, ikisine de herhangi bi s/empati duymamızı engelliyor: "Eski usul.." yöntemlerdeki şiddet ve sınırlama durumunu tabii ki kabul etmek mümkün diilken, "mutlak özgürlük.." kulağa hoş gelmesine rağmen, tedavilerde ilerleme kaydedilemesinin altını çiziyor film: Üçüncü bi yöntemden daha bahsediyor: Saydığı bu iki yöntemin en kötü yanlarını almasından..

Akıl hastanesinden toplum alegorisi çıkarmak yeni bişii diil: Bu türün gelmiş geçmiş en önemli filmlerinden Shock Corridor'un izlerini bulmanın mümkün olduğu filmin, asıl ilham aldığı yapıtsa Marat/Sade..
Marquis, zaten Sade.. Marat rolünüyse Jean üstleniyor Sileni'de.. Hatta Charlotte karakteri de, Marat/Sade'da Marat'ya suikast planlarken, burada da benzer bi işleve sahip.. Filmde Marat ve Sade arasında geçen tartışmalar, burada Marat ve Jean arasında geçiyor.. Sade, tüm o yıkıcılığı ve alaycılığıyla Marat'ya seslenirken, kendisi sakin bi şekilde karşı çıkmaya çalışıyordu.. İki filmi art arda izlemek Sade-overdoseuna sebep olma potansiyeli taşısa da, tavsiye edebilirim gönül rahatlığıyla..

Animasyonları, oyunculukları (ki, tüm karizmasıyla Pavel Novy de kadroda..), ele aldığı meselesi ve tabii ki Sade'ı kutsayan haliyle Sileni, Jan Svankmajer filmografisinin gözbebeği..
Read more

Faust


Jan Svankmajer'in '94 tarihli filmi Faust, olağanüstü güzellikte haliyle.. Öyle böyle diil..

Hikayesi şöyle: Faust, metro istasyonundan çıktığında yolda broşür dağıtan iki adamdan biri, birisi ona (da..) bi kroki veriyor: Bi tiyatro salonuna çıkan krokiyi Faust, yere atıyor.. Evine giderken tuhaf bikaç olayla karşılaşıyor, anne ve kızı merdivenlerden iniyor, Faust kapısını açtığında evden bi siyah bi tavuk çıkıyor-
ki, daha bu imgeyle Svankmajer, açgözlülüğe vurgu yapıyor..
Evinde bişiiler atıştırırken hava kararıyor birden, yıldırım düşüyor, eşyalar hareket ediyor.. Faust, krokideki yere gitmeye karar veriyor.. O noktada, koşarak çıkan bi adam görüyoruz..
Çeşitli olaylar/büyüler birbirini izliyor ve Faust, Mephisto'yla anlaşıyor..
En sonundaysa Mephisto'ya direnen Faust, arabanın altında kalarak can veriyor-
film circle kurguya sahip olduğu için, "yeni.." Faust'umuz kim oluyor dersiniz?? Jan Svankmajer'in bi sonraki filmi Spiklenci Slasti'de başrollerden biri, birisini üstlenecek Petr Meissel-
ki, her gördüğümde "ehehe.." diye gevriyorum ister istemez..

neysse,, yabancılaşma dedik: Kukla ve kil animasyonlarının yanı sıra, oyuncu performansı ve kukla-oyuncu birleşimli performanslardan da bolca yararlanan Svankmajer, adeta gövde gösterisi yaparken, klostrofobik bi atmosferle ördüğü filminde bolca Brecht-vari yabancılaşma efektleri kullanıyor: Kuklaları oynatan eli, Mephisto'nun kükürt buharıyla ortaya çıkışı/yok oluşu, Mephisto'nun geldiğini haber veren bi el tarafından sallanan "metal levha..", kullanılan dekorlar ve bunları yıkıp yeniden inşa etmesiyle sürekli "yapay.." bişii izlediğimizi hatırlatıyor.. Ve fakat, bu tercih, filmi kesinlikle sıkıcı ya da itici yapmıyor, aksine büyülüyor.. Hatta benim gibi pek fazla Faust sevmeyen bünyeleri bile kendine bağlayabiliyor..

Tabii bi de, meselenin Okült ayağı var: İnsanın Şeytan'la anlaşma yapması yeni bişii diil.. Ghost-Rider gibi acayip popüler örnekleri bi yana, ödülünü "bu dünyada.." alma fikrinin eski çağlarda yaşayan insanları da kendine bağlaması normal.. Ve fakat, Faust, Lucifer'ı da "en az.." Tanrı kadar güçlü gören anti-teist öğretiye biraz da sekte vuruyor: Zira, kitapta bu iki güç Faust için iddiaya girerken, filmde Faust kendisi (açgözlülüğü sebebiyle..) Mephisto'yu çağırıyor.. Ayrıca kitapta Faust, kendi isteğiyle ölürken, filmde anlaşmadan vazgeçmek istiyor: Hatta bunun için Tanrı'ya dua bile edecekken, Mephisto devreye giriyor.. Bu noktada, Svankmajer, yine bi müdahalede bulunuyor, Faust'un Helen'le yaşadığı ilişkiyi Succubus olarak kodluyor..

Süfer bi iş..
Read more

Neco Z Alenky


Jan Svankmajer'in '88 yapımı filmi Neco Z Alenky, Lewis Carroll'ın Alice's Adventures In Wonderland kitabından uyarlama..

Tim Burton için sakız gibi çiğnenip/uzatılıp duran bi söz (atasözü olacak neredeyse..) vardır: Farklı ve garip olandan olanı korkutucu bi figür olarak diil de sempatik gösterme konusunda fecii başarılıdır, diye.. Jan abimizse herkeslerin sempatik bulduğunu gayet karamsar bi şekilde resmetmeyi seçiyor..

Hikaye fazlasıyla bilindik olduğu için değinmeyeceğim: Filmin özelliklerinden bahsedicem.. Öncelikle romana fazlasıyla sadık kalan bi uyarlama Alenky: Her ne kadar jenerikte ilham alındığı belirtilse de, sıkı sıkıya romanı takip ediyor film: Tek bi farkla: O masalsı diyarı, bilinçaltı gezintisine dönüştürüyor: Mekanı da "gerçek.." bi şekilde diil, rüya/kabus olarak betimleyerek başarıyor ve film de gücünü buradan alıyor daha çok..

Çok fazla tekniği bi araya getiren filmde, en çok Svankmajer'in alametifarikası animasyon öne çıkıyor ve filmde Alice dışında oyuncu yok: Karakterlerin geri kalanı animasyon tekniğiyle hareket ediyorlar-
hatta zaman zaman Alice de: Küçüldüğü bölümlerde kendisini bi bebek "canlandırıyor.." zira..
Film, şimdi izlendiğinde plastik açıdan o kadar tatmin etmeyebilir belki ilk kez izleyecek olanları, çünkü karakterin hareketleri bazen çok keskin olabiliyor, bu ayrıntıya takılmayanlar içinse (ki, hiçbi şekilde şikayetçi diilim: olamıyorum..) muhteşem bi seyir zevki sunuyor Alenky.. Öne çıkan karakterlerse özellikle iki boyutlu The Queen Of Heart başta olmak üzere saraydakiler (süfer ötesi..) ve March Hare.. White Rabbit tasarım olarak "bi tuhaf.." olduğundan ısınma konusunda sıkıntılar yaşanabiliyo zaman zaman kendisine..

neysse,, filmde öne çıkan belirli bi sahne yok aslında, hepsi birbirinden güzel olan sahnelerden illa biri, birisini seçmek zorunda kalırsam Mad Hatter ve March Hare bölümünde monotonluğun deliliği andırmaya başladığı (kurgunun da rolü çok büyük haliyle..) sahne derim.. Ancak saray sahnesindeki iki boyutlu kağıtlardan hazırlanan animasyonlaraysa bittiğimi bi kez daha belirtmem gerekiyor..

Süfer film: İzlediğim en ii/güzel Alice uyarlaması bile diyebilirim.. Dedim..
Read more

Spiklenci Slasti


Jan Svankmajer'in '96 yapımı filmi Spiklenci Slasti, inanılmaz zevkli bi iş.. Sadece iki yerde konuşma olan filmde başka herhangi bi diyalog yok.. Tamamen fetişler üzerine odaklanan filmin dünyada başka bi benzerini bulmak imkansıza yakın-
nobody Is Perfect gibi belgeselleri ayrı tutuyorum tabii..

Birbirine sürekli teğet geçen altı kişiden dördü aslında birbirini tanıyor: Pivoine, Mrs.. Loubalova'yla aynı evde yaşıyorlar-
farklı odalarda: Loubalova ablamız, kedisiyle birlikte yaşayan, sadistik öğeler taşıyor bünyesinde.. Aynı şekilde Pivoine de sadistik.. İkisi de birbirlerinin bebeklerini yapıyor ve bundan tatmin oluyorlar..

Gazete dükkanı olan Vendor'sa, Anna Weltinska'ya aşık.. Gayet obsesif-kompulsif olan Vendor, Anna'yla birlikte olmak için tvsine bi düzenek ekliyor.. Ve kendisini Anna'ya sevdiriyor..

Anna'ysa evli bi kadın: Kocasının adı filmde geçmediği için Anna'nın kocası dicem kendisine: Kocasıyla arasında iletişimsizlik problemi var.. Kocası bahçedeki kulübede vakit geçirirken, Anna'ysa sürekli ağlıyor.. Ve bi gün eve balık alarak geliyor..

Anna'nın kocasıysa okşanmaktan delice bi haz alan bi abimiz.. Bunun için çeşitli yöntemler geliştiriyor.. Ve kleptoman..

Postacı ablamızsa ekmekleri küçük küçük yuvarlayıp bunları burun ve kulak deliklerine sokup uyumaktan hoşnut.. Ayrıca röntgenci..

Film, bu altı karakterin kendi tatmin düzeneklerini hazırlamalarını anlatıp, sonra eyleme geçtiklerini gösteriyor.. Ki filmin açılışındaki (muhtemelen ortaçağ dönemine ait..) resimler, izleyeni filme müthiş bi şekilde hazırlıyor-
unicorn'la ilişkiye giren adam akla tabii ki Zoo'yu getiriyor..

Karakterler tatmin olurken, filmin (daha doğrusu yönetmenin..) sürrealizmi devreye giriyor: Özellikle Vendon ve Anna'nın ilişkisinin birbirine bağlanışı kusursuz.. Pivoine ve Loubalova bölümlerindeyse stop-motion kullanımı zaman zaman büyülüyor-
özellikle Pivoine kırbaçlanırken: Ya da benim hoşuma gittiği için de olabilir bu eylem..

Ve fakat karakterler tatmin olduktan sonra sıra değişmeye başlıyor: Filmin -yine, açılışındaki resimlerin zamana vurgu yapmasından hareketle, bu şekilde bi circle kurguyla bitişi olağanüstü bişii: Filmin mesajını çat diye veriyor.. Pivoine Vendon'un düzeneğine merak salarken, Anna postacının ekmeklerine, postacıysa Anna'nın balıklarına, Anna'nın kocasıysa Pivoine'le "yer değiştiriyor.."-
ki, bu da bi s/avunma mekanizması..
Pivoine ve Loubalova'ysa birbirlerini "öldürüyorlar.." Ki, cidden süferden de öte bi şekilde görselleşiyor bu..

Freud, fetiş için "kadına atfedilen penis.." der, fetiş konusunun çok da ayrıntısına girmiycem ve fakat, en azından fetişi olan her insanın izlemesi gereken olağanüstü bi film Spiklenci Slasti: Filmin ses ve görüntü konusunda da fecii fetişist olduğunu hatırlatmama gerek yok sanırım..

*: Bu yazıyı Knight Errant - Paradise Regained eşliğinde yazdım.. Bu arada filmdeki Pivoine müthiş tatlı bişii :))
Read more
Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...
 
Creative Commons License
This work is licensed under a Creative Commons Attribution-NoDerivs 3.0 Unported License.