Ewan McGregor etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Ewan McGregor etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

The Ghost Writer


Roman Polanski'nin '10 yapımı filmi The Ghost Writer, türün gereklerini yerine getiren twistli bir politik-gerilim.. Tüm bunlara rağmen, filmi Ewan McGregor yüzünden izledim..

Hikayesiyse kısaca şöyle: Eski İngiliz Başbakanı'nın biyografisini yazmak için "tutulan.." bir önceki ghost writer'ın ölümü üzerine yerine başka bir ghost alınır-
biz ona Ewan diyelim..
Ewan, işe başladığında başbakanlar röportaj yapar, eskizin beğenmediği kısımlarını düzeltmeye başlar, ta ki, başbakanın savaş suçu suçlamasıyla karşı karşıya kalmasına kadar: Bu noktada işini askıya alıp, araştırmalara başlayan Ewan korkunç gerçekleri bir bir öğrenmeye başlar: Ancak teorisi kitap basıldıktan sonra çöker; yeni teoriyse (Sezai Karakoç'un Monna Rosa'nın ilk bölümünde yaptığı gibi..) gizlenmiştir, Ewan bunu öğrenmekte (ve tabii ki cinayete kurban gitmekte..) gecikmez..

Filmin üzerindeki kara buluttan başlamak gerekiyor öncelikle: Çekimleri bittikten sonra Polanski'nin olaylı tutuklanma/yargılanma süreciyle post-prodüksiyonu tehlikeye giren filmi, yönetmen ev hapsinden yöneterek tamamlattığını cümle alem biliyor.. Polanski'nin davasını burada uzun uzadıya tartışacak değilim, ancak mesele sadece "pedofili davası.."ndan daha fazlasına dönüşeli çok oldu.. neysse,, konumuz (da..) bu değil zaten..

Filmin Tony Blair'in alegorisi olması durumu da var: Romanı okumadığım için bilemiyorum ancak, Condoleezza Rice'a varıncaya kadar dönemi handiyse bire-bir yaşatan romanın/filmin takındığı kısmi eleştirel tavır, bir yönüyle yerindeyken, bir yönüyle de fazlasıyla, nasıl desem, bildik.. Tony Blair döneminde iyice ayyuka çıkan İngiltere'deki Amerikan-seviciliği konusunda ülkedeki hemen herkesin söyleyecek bir sözü vardı, bir kısmını buralardan bizim de takip edebildiğimiz: Amerika'nın köpeği olarak görenlerden, Irak'taki işgalin İngiltere'ye (BP'ye..) sağlayacağı yararlara varıncaya değin her şey konuşuluyordu.. Bir kısmı da komplo-sevicilikten beslenen bu nümayişin zeitgeistını iyi yakalayan romanın best-seller olması da şaşırtmıyordur muhtemelen kimseyi..

Peki, Polanski'nin illa ama illa "bu.."nu filme çekmesinin sebepleri üzerine düşündüğümüzde biz de bu komplo-seviciliğin dayanılmaz çekiciliğine kendimizi kaptırmış olur muyuz?? Kısmen.. Filmde İngiltere -bir şekilde, "masum.."luğunu korurken, asıl kötü olarak Amerika'nın gösterilmesine nasıl bakmalıyız?? Bu noktada sadece elimizde finaldeki twist var: Hitler intihar ettikten sonra bile "Hitler ölmemiş olm, Eva'yla birlikte gizleniyorlarmış.." şeklindeki düşüncelerin yayıldığı, dahası kitaplaştığı (bir tane de benim evimde var bunlardan..) politik dünyada, "Tony Amerika ajanıymış olm.."un da belli bir alıcısı vardır.. Ancak, film "asıl.." kötü olarak eşini kodluyor-
tüm film boyu nasıl da "kurban.." gibi bakıyordunuz oysa ona..
Amerika'ya yönelik bu kitlesel tepkiyi kendi lehine kullanıyor Polanski.. Ve açıkçası filmin çekilme öyküsünün çok da masum bulamıyorum bu yüzden..

Film sıkmıyor, Polanski filmlerinde -hep, olduğu gibi, çok iyi bir zamanlama başarısı var, tıkır tıkır işliyor, yönetmenliğinin de hakkını teslim etmek gerekiyor, Ewan'sa muhteşem..

Read more

I Love You Phillip Morris


'09 yapımı Glenn Ficarra ve John Requa filmi I Love You Phillip Morris, Jim Carrey'in korkunç peruğu gibi kötü bir film..

Gerçek bir hayatı konu eden film şöyle akıyor: Steven Jay Russell görünürde evli ve çocuklu, emniyette çalışan ve kilisede klavye çalan bir adam.. Bu, görünen yüzü: Bir de herkesten gizlediği bir yanı var: Aslında eşcinsel.. Bir gün geçirdiği kaza onda büyük bir değişime yol açıyor: Come-out olan Steven son derece lüks bir gay-life yaşamaya başlıyor.. Ancak, kendisinin de söylediği gibi, bu "ucuz.." bir şey değil.. Bu yüzden dolandırıcılığa başlayan Steven hapse düştüğünde hayatının aşkı Phillip'le tanışıyor.. İkili aynı koğuşta kalmaya başlıyor, sonrasında tahliye olan Steven Phillip'in de erken tahliye edilmesini sağlıyor, Steven bir şirketin finans departmanının yöneticiliğie getiriliyor, orayı da dolandırmaya başlamasıyla sahip oldukları hayatın da standartları yükseliyor.. Yakalanan Steven hapse düşüyor, bir yolunu bulup tahliye oluyor, hapse düşüyor, kaçıyor, hapse düşüyor-
phillip de hapiste tabii bu sırada..
Kavga eden çiftimizi Steven'ın düzenlediği sahte ölüm birleştiriyor, birleştirmesine de çıktıktan sonra yakayı bu defa son kez ele veren Steven 2140 yılına kadar hapis cezası alıyor..

Filmin komedi ve dram arasında salınan tonunun dram ayağında sorun yokken, komedi kısmının daha çok durum-komedisine dayanıyor olmasının her bünye için ideal olmadığını söylemek gerekiyor.. Bana pek hitap etmeyen bu kısımları hızlıca es geçip, asıl meseleye gelmek istiyorum.. Kimlik ve gaylik..
Steven ve Phillip arasındaki "gerçek.." ilişkinin ayrıntılarını bilmediğimden, aşkları üzerine konuşmayacağım.. Beni daha çok filmin yansıttığı kısmı ilgilendiriyor.. Film, her ne kadar gay aşkını anlatıyor gibi görünse de, aslında onları alışa-yaşayageldiğimiz toplumsal cinsiyet rollerine hapsediyor: Steven son derece "aktif.."ken, Phillip'se o derece kırılgan/"pasif.." Şimdi buradan toplumsal cinsiyet konusuna uzanmayacağım ancak, karşımızdaki çiftin, herhangi bir romantik-komedideki kadın-erkekten müteşekkil çiftlerden hiçbir farkı yok.. Kendi adıma, gaylerin hiçbir şekilde bu tür kodları kabullenip, ilişkilerinde de bu rolleri "canlandırmaları.."na gerek olmadığını düşünenlerdenim.. Ancak, film bu şekilde düşünmüyor belli ki, Steven ve Phillip'in ilişkisini en ama en klişesinden bir aşk hikayesine dönüştürüp, binlerce yıllık kadın-erkek ilişki kodlarını yeniden-üretiyor.. Ve bu yönüyle film, (Ewan McGregor'un overacting tercihiyle de bütünleşince..) izlemesi son derece sıkıcı bir hal alıyor, çünkü karakterlerini (özellikle de Steven..) ayrıntılandırmıyor, Brüno'da da belirttiğim gibi, egemen kültürün gaylere bakışı da kendi klişelerini üretmiş durumda: Ve I Love You Phillip Morris de fütursuzca bu klişelere bulanıp, tek bir yeni kelime söylemiyor..
Yanisi: İki dünyaca ünlü oyuncuyu öpüştürmekle "gay filmi.." çekilmiyor.. Tabii, iki ünlü oyuncunun öpüşmesinin yaratacağı pazar için mazrufu boşverip, zarfa odaklanmak çok daha kısa ve etkili bir yöntem ne de olsa..

Oyunculuklar da özensiz geldi bana, keşke hiç çekilmemiş bir proje olsaydı..
Read more

Big Fish


Tim Burton'ın '03 yapımı filmi Big Fish, oldukça etkileyici olmasına rağmen, nasıl derler, biraz eksik kalmış bir film bana kalırsa: Sebepleri üzerine konuşuruz, da önce hikayesini özetleyeyim..

Bir baba var, kendisi sürekli hikayeler/masallar anlatan bir figür, bir de oğlu var: O ise baba olmak üzere.. Çocuğun evlilik seremonisinden sonraki kutlamada babası yine aynı hikayesini anlatınca kavga ediyorlar ve uzun bir süre görüşmüyorlar: Bir süre sonra durumu kötüleşen babasını ziyaret eden çocuk, babasının farklı yönlerini keşfedip, hikaye ve masalların önemini kavrıyor.. Babasıysa özgür bir büyük balık olarak ölümsüz oluyor..

Filmin fecii başarılı bir casting, görüntü ve müzik yönetmenliği içerdiğini belirtmeliyim her şeyden önce: İzlemeye doyamadığım Ewan McGregor bir yandan, Helena Bonham Carter diğer yandan, Steve Buscemi ve Denny Devito diğer yandan filan, süperler.. Filmin can alıcı görsel başarısı da içinde Tim Burton olduğu için tahmin/tatmin edilebilir düzeyde..

Eh, bir de şu var: Sizden gelenler seçkisinde bu filmi yazan arkadaşın "baba problemlerine bire-bir.." gibi bir not iliştirmesinden de anlaşılacağı üzere, "baba.." konusundaki iyi filmlerden biri, birisi: Ancak ben, filmi baba-çocuk meselesinden ziyade kuşak çatışması ve filmin arka planındaki Amerika'ya bakış çerçevesinde ele alacağım..

Kuşak çatışmasının ne derece kötü olduğunu görmek/bilmek için bu filme ihtiyaç yok tabii de, ancak film bunu naif bir biçimde ele aldığı için "keşke benim de böyle bir babam olsa.." minvalli bir duygu durumu/yoğunluğu yaşatmayı kimi bünyelerde (bende değil..) başardığını söylemek için medyum olmaya gerek yok sanırım.. Da, işte sorun şu ki izlediğimiz gayet "kişisel.." bir öykü: Yani, mail notunu yazan arkadaşa itlafen söylersem eğer "hayır abicim, bu film her baba sorunlu kişinin izlemesi gereken bir film değil.." Şöyle bir not olsaydı karşı çıkmazdım bak: "Kuşak çatışması hiç böyle güzel anlatılmadı.." Çünkü çocukla baba arasındaki temel sorun iletişimsizlik olduğu kadar, babanın davranışlarının, hikayelerinin saçma olmasıyla da alakası var: Çocuk içinde yetiştiği koşullar bağlamında babasını "tuhaf.." buluyor ancak onun anlattığı hikayelerden zerre hoşlanmıyor: Babaysa, içinde yetiştiği kuşak çok farklı olduğundan gerçeğin o soğuk keskinliğinden kaçma konusunda füge başvurarak daha "bizarre.." şeyler ortaya çıkarıyor..

Bu kısım önemli zira, filmin arka planında tıkır tıkır işleyen bir "Büyük Buhran sonrası Amerika.." fotoğrafı var: Ülke yeni yeni toparlanmaya başladığından fırsatlar da kol geziyor haliyle: "Fakir.." halkı eğlendirmek için kurulan sirkler, denetimsiz mali sektör, iflas eden bankalar, soyguncular, ekonomik spekülasyonlar, "kasaba.." satın almalar, birden zengin olmalar filan: Hakikaten etkili bir "dönem.." filmi var karşımızda.. Ve baba karakteri de o sistemde ayakta kalmak isteyen biri, birisi.. Ve bana sorarsanız göründüğü kadar da "masum.." değil-
bu kısmı geçelim, eheh..
Böylesi bir dönemde evinden uzakta kalması da doğal: Ancak çocuğumuzsa babasının anlattığı saçma hikayelerden o kadar baymış durumda ki, "gerçek.."le yüzleşmek istiyor.. Hikayelerdeki gerçeklerle yüzleştiğinde babasına olan bakışı da değişiyor haliyle, ki zaten sonrasında da film kırılıp göz yaşartma potansiyeli taşıyan bir drama dönüşüyor..

Ve fakat, film her ne kadar "iyi.." olsa da, hikaye ve geçişlerini sevmedim misal ben: Bu da Amerikan kültürüyle ve benim ona bakış açımla alakalı biraz.. Onun dışında Ewan çok tatlı, yirim..
Read more

A Life Less Ordinary


Danny Boyle'un Ewan MCGregor'la -şimdilik, son kez çalıştığı film olma özelliğini koruyan '97 yapımı fantastik bi romantik-komedisi A Life Less Ordinary, arada bi zeki çıkışlar yapmasına rağmen vasatlıktan kurtulamayan bi yapım..

Hikayesi şu: Robert, bi şirkette temizlik görevlisi, aynı zamanda da Marilyn Monroe ve John Kennedy'nin herkeslerden gizlediği kızını konu eden bi roman yazmakla meşgul.. Şirketin giderleri kısmak için temizlik görevlileri yerine temizlik robotları alması dolayısıyla işinden oluyor.. Şirketin genel müdürünün (ki, Ian Holm rolünde oldukça ii..) kızı Celine'se tek yaşayan ve oldukça ii silah kullanan bi ablamız.. Ve ikisinin bi araya gelip, birbirlerine aşık olması için iki melek görevlendiriliyor Tanrı tarafından: O'Reilly ve Jackson: O'Reilly rolünde Holly Hunter, kesinlikle filmin en iisi olarak göründüğü her sahnenin yıldızı oluyor..

Patronun ofisini "basan.." Robert, patronunu Celine'in araya girmesi sebebiyle vurunca kendini kurtarmak için rehine olarak Celine'i kaçırıyor.. Celine daha önce 12 yaşındayken (de..) kaçırıldığı için Robert'a nasıl davranması gerektiği konusunda dersler veriyor ki, bu bağlamda telefon kulübesinde geçen sahneler oldukça ii gibi.. Tabii "düşman.." boş durmuyor ve O'Reilly'yle Jackson'ı Celine'i getirmesi ve Robert'ı öldürmesi için tutuyor.. İkisi ne kadar uğraşırlarsa uğraşsınlar ikiliyi bi arada tutamıyorlar.. Robert, banka soygunundan sonra Celine'in vurulacağını ön/görünce kendisini feda ediyor ve Celine'le sevgili olmak isteyen diş hekimi onun bacağından kurşunu çıkarıyor ki, o sahnedeki diş konsültasyonu olağanüstü.. Cameron Diaz'ın o sahneyi kabul etmesi şu an mümkün olmaz misal-
toyluk diyelim, eheh..

Ve çiftimiz climax-öncesi-ayrılığıyla başka uçlara savruluyorlar.. Ki Jackson ikisini bi araya getirmek için şiir bile yazıyor.. Ve fakt bu da işe yaramıyor.. Derken Tanrı devreye giriyor ("bana Tanrı'yı bağlayın..) ve çiftimiz mutlu sona ulaşıyor..

Ki, kapanış jeneriğindeki animasyon bölüm, filmin büyük bi kısmından daha fazla zevk veriyor..
Read more

Trainspotting


Danny Boyle'un '96 yapımı filmi Trainspotting bi Irvine Welsh uyarlaması.. Çoktan külte dönüşmüş olan roman ve kitap hakkında yeni sözler söylemek pek de mümkün olmasa gerek.. Baştan söyleyeyim kitabı okumadım, o yüzden nasıl bi uyarlama olduğu konusunda yorum yapabilecek durumda diilim..

Bikaç cümleyle hikayesini özetledikten sonra film (daha doğrusu uyuşturucu vs..) hakkında ayrıntılı şeyler söyleyebilirim.. Filmde Renton, Spud, Sick Boy, Tommy, Allison ve Begbie'nin yaşamlarından bi kesit izliyoruz.. Çoğu karakterin sonunu görmemize rağmen Allison'ın nasıl bi sonuca ulaştığını izleyemiyoruz misal, halbuse en çok merak ettiğim kişi kendisi zira, fecii kötü bi hikayeye sahip..

Renton, Allison, Spud ve Sick Boy genelde aynı evde çokça vakit geçiren uyuşturucu bağımlıları.. Uyuşturucu almak için hırsızlık yapıyorlar filan.. Başta her şeyler ii gibi görünse de, hepsinin dünyası giderek kararmaya başlıyor: Renton uyuşturucuyu bırakmak istese bile bunu başaramıyor, Sick Boy müthiş göndermeler yapsa da, bu yetmiyor.. Spud iş bulmak için mülakata katılsa da tabii ki iş bulamıyor.. Allison'sa bebeğinin ölümüyle yıkılıyor-
ki, filmdeki en zor sahnelerden bi tanesi..

"Temiz.." karakterleri de var filmin: Begbie uyuşturucu kullanmayan, ağır bi psikopat.. Tommy'yse Lizzy'le düzgün bi ilişkisi olan sportif bi genç.. Ve fakat o da sevgilisinden (Renton'ın evinden aldığı sevişme kaseti yüzünden..) terk edilince çareyi eroinde buluyor: Ve ölüme giden yolda adım atmaya başlıyor-
nerden çıktı bu betimleme aşkı??

Sonra bi gün hırsızlıktan Spud ve Renton yakalanıyor ve Spud 6 ay hapse gönderilirken, Renton rehabilitasyon merkezinde tedavi olmak koşuluyla serbest bırakılıyor-
ki, filmin diğer can yakan sahnelerinden biri, birisi de Spud'ın annesinin kutlama yapan ahaliye görünüp, bişii demeden bardan ayrılması..

Renton günde üç doz methadon almasına rağmen bu ona yetmiyor ve bi gün onlara uyuşturucu temin eden adamın evinde bi vuruş daha yapıyor ve fakat bu kötü sonuçlanınca hastaneye götürülüyor-
kapısına bırakılıyor demek daha doğru tabii.. Fonda çalan "Perfect Day.." çok şeye bedel bu sahnede..

Ve ailesi durumu kontrol altına alıp Renton'ı temizlenmeye kendi yöntemleriyle mahkum ediyorlar.. Ve temizlenen Renton Londra'ya gidip, iş buluyor.. Ve fakat işler beklediği gibi gitmiyor ve önce Begbie, sonrasında da Sick Boy ona konuk oluyor.. Tommy'nin cenazesi ertesinde bi uyuşturucu işinden yüklü bi para kaldırma planı yapıp, başarıya ulaşmalarına rağmen, birbirlerine kazık atıyorlar ve "kazanan.." Spud'la Renton oluyor..

Eet, Trainspotting, uyuşturucu üzerine sağlam bi dokümanter çıkarıyor: Bu bağlamda Renton'ın söylediği "c vitamini illegal olsa onu bile kullanacaktık.." sözü oldukça manidar.. Film uyuşturucu kullanan herkesleri cezalandırıyor: Allison bebeğini kaybederken, filmin başlangıcında geleceği en parlak görünen Renton'ın cesedi öldükten günler sonra bulunuyor, Sick Boy konusunda çok da bilgimiz yok.. Renton, temizlendiği için başarıya ulaşırken, Spud "kimseye kötülük yapmadığı.." için ufak bi ödül alıyor..

Eet, eroin kullanan biri, birisinin ölümü çok da uzak bi ihtimal diil ve fakat film bunu anlatırken karakterlerine aynı mesafeyle yaklaşmıyor: Daha doğrusu hikayeyi tarafsız bi gözle anlatmak yerine manipülatif bi yöntemi tercih edip seyirciyi Renton'la özdeşleştiriyor: Bu tabii ki böylesi bi hikaye için en makul çözümlerden biri, birisi ve fakat bunun sayesinde diğer karakterlerini birer birer eziyor.. Eğer hikayeyi Tommy ya da Allison'ın bakışından izleseydik her şeyler çok daha farklı olabilirdi/caktı..

Kapital sistemin uyuşturuya bakışı ortada: Uyuşturucu kullanımının hükümetlerin ekonomik kaygılarıyla ortaya çıktığı, ve fakat bunu "sağlık.." propagandalarıyla gerekçelendirilmesinin günümüze etkileri ortada: Renton'ın İskoçya'nın ıssız bi yerinde arkadaşlarına İskoçlar üzerine söyledikleri "vurucu.." bi etkiye sahip olması gerekirken, öylesine havada kalıyor ki, buradan sistem eleştirisi çıkarmak mümkün olmuyor ne yazık ki..

Film her ne kadar Renton'ın o müthiş proloğuyla başlasa da, Renton karakterini önce uyuşturucudan kurtarıp, sonrasında o eleştirir gibi yaptığı "normal.." insana (bize..) dönüştürmesini kaç farklı şekilde yorumlayabiliriz??
i) Kapitalist sistem böyle bişii: Ne kadar dışarısında kalmak istesen de seni içine alıp, dönüştürüyor..
ii) Renton "doğru yolu.." buluyor: Gidiş yoluna diil, sonuca bakmak gerekiyor..
iii) Film, sağ gösterip sol vuruyor..

Eet, Renton uyuşturucuyla olan "savaş.."ını kazanıp, "normal.." bi insan olmak için çabalıyor.. Filmden geriyeyse posası çıkmış şu sözleri kalıyor: " Choose Life.. Choose a job.. Choose a career.. Choose a family.. Choose a fucking big television, choose washing machines, cars, compact disc players and electrical tin openers.. Choose good health, low cholesterol, and dental insurance.. Choose fixed interest mortgage repayments.. Choose a starter home.. Choose your friends.. Choose leisurewear and matching luggage.. Choose a three piece suit on hire purchase in a range of fucking fabrics.. Choose diy and wondering who the fuck you are on sunday morning.. Choose sitting on that couch watching mind numbing, spirit crushing game shows, stuffing fucking junk food into your mouth.. Choose rotting away at the end of it all, pissing your last in a miserable home, nothing more than an embarrassment to the selfish, fucked up brats you spawned to replace yourselves.. Choose your future.. Choose life..
But why would I want to do a thing like that?? I chose not to choose life.. I chose somethin' else. And the reasons?? There are no reasons.. Who needs reasons when you've got heroin??"
Read more

Bir İşbirliği Üç Film: #1 Shallow Grave


Danny Boyle'un ilk sinema filmi olan '94 yapımı Shallow Grave, oldukça eğlenceli ve fakat bi o kadar da kara bi film..

Hikayesi şu şekilde gelişiyor: Alex, Juliet ve David aynı dairede yaşayan üç arkadaşlar.. Dairedeki boş odaya dördüncü bi kişi almak istiyorlar ve fakat çok katı bi eleme süreçleri var: Gelen herkeslerle mülakat yapıyorlar ki bunlar filmin en eğlenceli sahneleri hakkaten.. Juliet'in görüştüğü Hugo'yla sonradan üçü yeniden görüşüyor ve oda Hugo'nun oluyor.. Ve fakat ertesi gün odada Hugo'nun aşırı dozdan öldüğünü anladıklarında Juliet acil servise haber vermek için aradığında Alex, Hugo'nun bi bavul dolusu parasını görüyor ve Juliet telefonu kapıyor..

Ne yapmaları gerektiği konusunda tartışan arkadaşlar, parayı tutma kararı almalarına rağmen cesedin çürümeye ve kokmaya başlaması dolayısıyla ondan kurtulmak için bi plan yapıyorlar.. Cesedin teşhis edilememesi için el ve ayaklarını kesmeyi, dişlerini sökmeyi ve yüzünü tanınmaz hale getirmeyi planlamalarına ve gerekli aletleri almalarına rağmen kimin yapacağı konusunda tartışmaya başlıyorlar.. Ve sonunda kısa çöpü çeken David bunu yapmaya mecbur kalıyor.. Ancak zaman geçtikçe üçlünün arası yavaş yavaş açılmaya başlıyor: David paranoyasına ve gördüğü kabuslara yenilip tavan arasında uyumaya başlıyor.. Alex ve Juliet bu durumdan hoşlanmasalar bile bişii demiyorlar..

Bu arada Hugo'yu arayan çete üyeleri de daireye giderek yaklaşıyor ve bi gece bastıkları dairede Alex'i yaralayıp, Juliet'i bağlıyorlar.. Ve fakat David, o iki kişiyi de öldürünce işler sarpa sarmaya başlıyor: Yine iki mezar kazıp aynı yöntemle cesetlerden kurtuluyorlar..

Ormanda çalışan işçiler üç cesedi bulunca olaya polis dahil oluyor ve üç arkadaşı sorguluyorlar.. Şüphelenmelerine rağmen bişiiyi ispat edemedikleri için giden polisler sonrasında üçlü birbirinden daha da uzaklaşıyor.. Juliet, David'e yaklaşırken Alex yalnız kalıyor..

Ve muhteşem climax: Bi gece David, Juliet'le birlikte gideceklerini konuşmalarına rağmen tek başına gitmeye yelteniyor, Alex müfettişi aramak üzereyken Juliet, David'e "bensiz mi gidiyorsun??" diye soruyor.. David, Juliet'in tek başına kaçmak için aldığı bileti gösterirken telefonun kablosunu koparıyor.. Alex, bileti kendisi için aldığını söyleyip Juliet'i kendi safına çekerken David'le kavga etmeye başlıyor ve fakat David çocuu bıçaklıyor.. Juliet David'i öldürürken, Alex'i yanında götüremeyeceğini söylüyor ve bavulu alıp gidiyor.. Eve gelen müfettişler olayı çözerken, en büyük şoku Juliet yaşıyor: Zira bavuldaki paraların alınıp yerlerine kağıt konulduğunu fark edince ağlayıp kriz geçirmesine rağmen Rio'nun yolunu tutuyor.. Alex'se paraların sahibi oluyor..

Film, arkadaşlık konusuna farklı bi bakış atarken bunu, oldukça dinamik bi anlatım yardımıyla hiç sıkmadan, zaman zaman gererek anlatıyor.. Eet, "arkadaşlarımızı ii seçmeliyiz.." seçmesine de, böyle bi durumda en yakınımızdakini bile tanıyamacağımızı az da olsa biliyoruz haliyle, eheh..
David'in korku ve paranoyayla yoğrulan psikolojisi onu acımasız bi katile dönüştürürken, Juliet ifadesiz yüzü sebebiyle ne yapacağı önceden kestirilemeyen klasik bi femme-fatale portresi çiziyor.. Alex'se, filmin başından itibaren soğuk espriler yapan, biraz taşkıntı bi profil çizmesine rağmen, filmdeki en zeki hamleleri yapan kişi oluyor.. Potansiyelini gizlemesi ve gözü karalığı bu sonucu hak ettiği anlamına gelebilir belki :))

Filmin müzikleri ve mizansenleri oldukça ii kotarılmış.. Bi de öylesine seksi bi sahne var ki Alex ve Juliet arasında geçen: Çıplaklık ya da seks barındırmamasına rağmen fecii erotik.. Fecii kışkırtıcı.. Sırf bu sahne için bile izlemeye değer bi film Shallow Grave..
Read more

Moulin Rouge


'01 yapımı Moulin Rouge gösterimdeyken, ortalığı birbirine katmıştı, "müzikal dirildi.." gibisinden şeyler hatırlıyorum hatta.. Ve fakat, nedense bu filmi, çok da sevemedim ben.. Bikaç kere izlemiş olmama, o müthiş grotesk havasına/aurasına rağmen..

Biçim-içerik ya da teknik açısından hiçbi sorunu yok Moulin Rouge'un.. Klişe içeriğini postmodernliğin cümbüşüyle ters-yüz eden filmin bence en temel sorunu kimyası.. Nicole Kidman ne kadar çabalasa da, rolün içine girememiş gibi bi intiba bırakıyor.. Diğer karakterler için de aynı şeyleri söyleyebilirim-
ewan hariç tabii, eheh..

neysse,, hikayesi şu: 1900'de Paris'teki ünlü Moulin Rouge gösterilerinden biri, birisinin hazırlanma aşamasıyla bi aşk hikayesini paralel anlatıyor film: Satine, pavyonun prima donnası.. Beş parasız yazarımız Christian'sa dünyayı kasıp kavuran bohem çılgınlığına kendini kaptırıp Paris'e yerleşiyor ve daha ilk günlerinde Moulin Rouge'la arasında köprü kuracak olaylar zinciri üst kattan odasına düşen bi adamla başlıyor.. Olağanüstü bi sese (ki, Ewan McGregor'un rol aldığı filmlerden buna aşinayız zaten..) ve yazma yeteneğine sahip olan Christian, tesadüf aracılığıyla Satine'le tanışıyor ve aynı gece Dük, sahnelenecek bu oyuna "olur.." veriyor.. Tabii, Satine ve Christian birbirine aşık oluyor, ve fakat sorunlar bi tane diil: Satine tüberküloz hastası, aynı zamanda Dük onu istiyor.. Oyun provaları dolayısıyla her ne kadar Dük'ü oyalamak mümkün gibi görünse de, yazılan oyunun sığ alegorisini Dük çözmekte gecikmiyor ve oyunun finalini değiştirmelerini istiyor..

Satine, Christian'dan ayrılıyor, zira, çocuun yaşaması onun Dük'le birlikte olmasına bağlı.. Çaresizce kabulleniyor Satine ve çocuu terk ediyor.. Çocuksa buna karşı çıkıyor, bi ara ümidi yıkılır gibi olsa da, finalde bi araya geliyorlar ve fakat Satine'in bedeni hastalığa yeniliyor.. Aşk kazanmasına rağmen, Christian kaybediyor..

Görsel açıdan film büyülese de, şarkılar için aynı şeyi söylemek çok zor hakkaten.. Smells Like Teen Spirit, Material Girl, Like A Virgin gibi şarkıların sampleları dikkatinizi çekiyor ancak.. Roxanne var tabii bi de, eheh..
Ewan muhteşemken, Nicole konusunda aynı şeyi söyleyemeyeceğim malesef: Ki, '01, onun kariyerinin zirvesi gibi bişiiydi: Aynı sene mamullerinden The Others'ta büyülenmiştim misal..
Read more

Velvet Goldmine


[Ya aslında bunu Todd Haynes filmografisinde ele alacaktım, ve fakat Hedwig And The Angry Inch akabinde Godard yerine bi-iki rock filmi yaziym oldum-
bu giriş bölümünü anneme ithaf ettim tabii..]

Todd Haynes'in I'm Not There..'i, aslında bu filmi izleyenler için çok da şaşırtıcı olmamıştı-
o filmin hayatımıza çok daha büyük bi katkısı oldu gerçi, neysse,,
Velvet Goldmine lafı açıldığında, İngiliz ve Amerikan aksanlarındaki farklı telfaffuzu dışında, filmin David Bowie'nin kariyerine Haynes bakışı olduğu sık sık yinelenir, Iggy Pop'la arasındaki ilişkiyi merkeze aldığı vs.. belirtilir..

Fakat, aynen I'm Not There..'de, hatta filmin açılışında dendiği gibi, bunlar hayal ürünü, kaldı ki, filmdeki gazetecinin de Haynes'in alter egosu (aslında kendisi..) olduğu açık.. Ama muhteşem bi fantezi, olağanüstü bi seyirlik..

Brain, ünlü oluyor (çok hızlı geçtim sanırım bubölümü..), tabii bu yol, biraz zorlu geçiyor, festivalde şarkı söylerken kendisi yuhalanıyor, aynıgece çıkan Curt'se yuhalanmasına rağmen, Brian ondan fecii şekilde etkileniyor-
bu noktada, Ewan McGregor'un, Iggy Pop'un sahne personasını taklit etmesine rağmen, ondan daha etkileyici bi iş çıkardığını eklemek gerekiyo..
Brian, çalıştığı menajerinin, diğer "güçlü.." menajere yenilgisinden sonra, şöhret basamaklarını hızlı bi şekilde tırmanmaya başlıyo, bu süreçte eşi de kendisine oldukça destek olmakta, Jack'ten çaldığı broşun da etkisini yadsımıyoruz tabii-
ki, filme eklenen bu küçük imge, öylesine "özel.." bi imgeyi sembolize ediyor ki, diyecek söz kalmıyor..

Amerika'ya giden Brian, orada en çok tanışmak istediği kişinin Curt olduğunu söylüyor ve tanıştıktan sonra işler yavaş yavaş değişmeye başlıyor, Brian ve Curt konserler verir ve yeni bi şarkı için kayıt yapmak için uğraşırken aşık oluyorlar ve film kırılıyor: Eşiyle arası açılan Brian, Curt'le arasının bozulmasından sonra giderek kendini yalıtıyor.. Ve dublörünü sahnede suikaste kurban vererek, kariyerini öldürüyor..

Curt'le aralarındaki bağ koptı sanırken, aslında ikilinin uzaktan da olsa birbirlerini takip ettiklerini filan-
insanın içine oturan sahneler bunlar..

Tabii, tüm bu hikayeyi gazeteci ve onun konuştuğu kişilerden öğreniyor olmamız, onların kafasındaki Brian algısını yansıtıyor, ki, bu da filmin amacına uygun bi seçin.. Öyküyü anlatan gazeteci olduğunda da, bu durum pek değişmiyor, zira Curt'ün deli personası onu da etkiliyor..

Hakkaten süfer bi film..

*: Sebastiane'ın açılış sahnesini hatırlayanlar vardır, hah, o olağanüstü groteskliğe bulanmış sahnedeki mim sanatçısı Lindsay Kemp, bu filmde de aynı tarzda karşımıza çıkıyor :))
**: Haynes'in Superstar: Karen Carpenter Story filmine yaptığı Barbieli göndermeyi de unutmamak lazım.
Read more
Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...
 
Creative Commons License
This work is licensed under a Creative Commons Attribution-NoDerivs 3.0 Unported License.