kate winslet etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
kate winslet etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Eternal Sunshine Of The Spotless Mind


[Eren için..]

"bence bu filmde mary'nin hikayesi, clementine ve joel'in hikayesinden çok daha yaralayıcı.."
ug tek, 19.09.2009 21:58, ekşi sözlük..

Charlie Kaufman'ın elinin değdiği her şeyler gibi biraz "tuhaf.." '04 yapımı, Michel Gondry filmi Eternal Sunshine Of The Spotless Mind..

İlişkisi biten çoğu insanın geçtiği/geldiği "keşke hiç tanımasaymışım.." diye özetlenebilecek "o an.."dan çıkış noktasını alıyor film: Mary, Joel, Clementine hafızalarını sildiriyor.. Joel vazgeçmek istediğinde savaşmaya başlıyor.. Ve kurtardığı birkaç kelimeyle Clementine'la karşılaşıp yeniden ilişkiye başlıyor.. Ancak, Mary için durum farklı gelişiyor..

Mary, hafızasını sildirse bile, Howard'dan etkilenmeye devam ediyor: Filmde daha ilk göründüğü sahnede, Howard, bir an omzuna dokunduğunda adamın eline bakıyor.. Sürekli ona iltifat ediyor, "yeni/duymadığı.." şeyler söylemek için alıntılar "ezberliyor..", onu öptükten sonra gerçeği öğrendiğindeyse her şeyden vazgeçiyor..

İçinde bulunduğu durum aslında oldukça zavallıca.. Ancak bunu sorun yaptığına dair bir işaret göstermemesine, şu anki ilişkisinde gayet "kendi.." gibi takılabilmesine ve sanki bundan mutluymuşçasına görünmesine rağmen, Howard'dan daha ilk anda etkilenmiş: Sebeplerinden biri, birisinin ona hiç yavşamamış olması bu açıdan düşündürücü..

Evet, Howard "Mary gibi bir kızın.." asla elde edemeyeceği bir erkek: Howard'ın yavşamamasının bir sebebi de bu.. Ancak, işte tam da bu sebep, bizi şuraya götürüyor: "Ulaşılmaz.." kişileri çekici bulmaya.. Genellikle narsisistiklere özgüymüş gibi değerlendirilse de, borderline ve/ya histeriklerde de sıkça rastlanan bir durum bu: Çözümlemesinin de ucu, genellikle soğuk baba figürüne dayandırılıyor.. Oedipus düzleminde değil de, ulaşılmazları çekici bulma davranışından devam edelim..

Mary'nin Howard'ı bu kadar idealleştirmesinin, ona kendisini sevdirmek istemesinin nedeni, Howard'ın kendi "ideal Mary.." kavramının yansıması olması: Howard'ın onu "akıllı.." bulmasını da biraz bu yüzden istiyor.. Şu da var: Otto Kernberg, narsisistik insanların kurdukları derin görünen ve fakat aslında yüzeysel olan ilişkilerinde, "bir an.."dan bahseder: Narsisistik kişilik bozukluğu semptomlarından mustarip kişi, ilişkisini sürdürdüğü kişinin içindeki "potansiyel yiyeceği.." aldıktan sonra, o kişiyi hızlı bir şekilde değersizleştirmeye başlar..

Filme geldiğimizde Mary, Howard'dan "potansiyel yiyeceği.." alamadığı için ona "bağımlı.."ymış gibi görünmeye devam ediyor: Ve fakat içinde bulunduğu durum tam olarak bu değil: İşten çıkmasının da depresif bir tepki olmadığı gibi: Eğer öyle olsaydı, şirketin gizli bilgilerini postalamazdı..
(Patolojik narsistik kişilik..)"İçten üzüntü ve yas dolu özlem duyguları hissetmezler; depresif tepkiler yaşayamamaları, kişiliklerinin temel bir özelliğidir.. Başkaları tarafından terk edildiklerinde ya da düşkırıklığına uğradıklarında, yüzeyde depresyona benzer bir tepki gösterirler, ancak daha yakından incelendiğinde bunun, değer verdikleri bir kişinin kaybı dolayısıyla gerçek bir üzüntüden çok, intikam arzularıyla yüklü öfke ve gücenme olduğu ortaya çıkar.."
Otto Kernberg, Borderline Conditions And Pathological Narcissism..

Filmin yalnızlıkla kurduğu bağ da güzel: Clementine ve Mary de, ilişkileri biter bitmez başka bir ilişkiye yelken açıyorlar.. "Yara bandı.." muhabbetinin karşısındaysa şu var: Joel, süreci durdurmaya çabalıyor: Filmin ortalarında söylediği bir söz var: "Tüm anılarımda sen varsın.." İltifattan çok, yalnızlığa dair çok yerinde bir saptama.. Howard'sa işi "bu.." olmasına rağmen anılarını sildirmiyor bile-
geçmişiyle barışık olma mı denir, tek mutlu olduğu ilişkisini unutmamak için mi??

Hatırlatma metotları kullanan biri, birisi olarak filmin kişisel tarihçemde çok da fazla yer kaplamadığını belirtmeme gerek yok sanırım..
Read more

Heavenly Creatures


Peter Jackson'ın bu ağır ve ciddi filmi, Braindead sonrası insanları şaşkınlığa uğratmış olsa gerek.. Türkiye'de gösterime girmediği için yakın çevremden feedback alamadığım filmi, Lord Of The Rings sonrasında izlemiştim ilk kez..

Film, Yeni Zelanda'daki Christchurch kasabasının tanıtımıyla açılıyor: Sonrasında filmin sonunu izlieyip, kararan ekranda çıkan yazıyla başa dönüyoruz.. Film, Pauline Yvonne Parker'ın, Juliet Marion Hulme'la olan arkadaşlığını Pauline'in '53 ile '54 yılları arasında tuttuğu günlüğü baz alarak bu iki genç kadının işlediği cinayeti anlatıyor.. Arada bi kullanılan dış-sesse, Pauline'in günlüğünden bire-bir alınmış..

Pauline, içine kapanık bi kız, pek arkadaşı yok.. Derken sınıfına yeni bi öğrenci, Juliet, geliyor.. "Aslında.." İngiliz olan Juliet'se, nasıl derler, hayat dolu, enerjik bi tip.. Daha dersin ilk dakikalarında hocasının hatasını düzeltiyor filan.. Sonra resim dersinde iki kız birlikte çalışmak zorunda kalıyor-
partnerleri yok zira.. Ve ilk kez o zaman konuşuyor Pauline..

İkili arasındaki dostluk gün geçtikçe ilerliyor.. Sürekli birlikte takılmaya başladıktan kısa bi süre sonra kitap yazmaya başlıyorlar: Kitaptaki karakterlerin kullandıkları üslupla birbirlerine mektuplar yazıyorlar-
ki, o mektuplar bilinçdışının bilince olan etkisini göstermesi bakımından işlevsel.. Oldukça..

Pauline'in ailesi pansiyon işletiyor, Juliet'se zengin bi ailenin kızı: O güne kadar genelde Julietlerde vakit geçirirken, bi gün Paulinelere konuk oluyor Juliet: O sahnelerde Pauline'in ailesinden utandığını anlıyoruz: Nefretin başlangıcı oluyor bu..

Derken, bi akşam Pauline, pansiyondaki bi çocukla yan yana uyurken babası onları "basıyor.." Ertesi sabah çocuk kovulurken, o günün akşamı Pauline, çocuun yanına gidiyor: Sevişiyorlar..
Juliet'se tüberküloz hastası: Ve Yeni Zelanda'ya gelme sebebi de oranın ikliminin kendisine ii gelecek olması.. Ve fakat onun ailesinde de işler beklenildiği gibi gitmiyor: Hastaneye yatırılan Juliet, babasının görevden alınmasını ve anne ve babasının boşanmasıyla da yüzleşmek zorunda kalıyor..

İki kız, birbirlerine Gina ve Deborah olarak hitap ederken, Juliet'in hastalığı için Güney Afrika'ya gitmek zorunda kalmasıyla çok daha fazla zorlanıyorlar: Birlikte gitmeyi düşünen çiftin karşısına önce aileleri, sonra da Pauline'in pasaport almak için ailesinin iznine ihtiyaç duyması ve son olarak da parasızlık çıkıyor: Son günlerini birbirleriyle geçirmek için "izin verilen.." kızlar, sevişiyor ve plan yapıp, eyleme geçiyorlar: Pauline'in annesini öldürmek için..

Film, yazılarla bitiyor.. Bu kısmı da fazlasıyla spoilera girdiği için yazmayayım.. Oyunculuklar cidden olağanüstü.. Film de.. De, Pauline rolünde Melanie Lynskey cidden çok başka..




Read more

Revolutionary Road





Şimdi film Amerikan rüyasını eleştiriyor, ii güzel diyoruz: Ve fakat banliyöden şehre çalışmaya giden erkeklerin hepsinin bir-örnek görünüşlerini, kadınların birbirlerinden bişii isteyecekleri zaman ellerinde küçük bi hediyeyle gitmelerini, "Paris'e taşınmaya karar verdik: yaşamak için.." dendiğinde onlar adına sevinmiş gibi davranmanın ve kıskançlığı gizlemenin ne kadar zor olduğunu, dadılık mesleğinin ne kadar işlevsel olduğunu bi filmde ilk defa izliyormuş gibi yapmamız gerekiyor-
şimdi böyle bi konuyu ele alan onnlarca film varken, Sam Mendes'in bu uyarlamayı çekme sebebini irdeleyecek diilim: Kitap '61'de çıkmış, o zamanlar filme uyarlansaydı, şu an bi klasik olmuştu belki, ama; yıl '09 ve banliyöden yola çıkıp, Amerikan rüyasını eleştiren onlarca film çekilmiş( hatta muhteşem bi örneğini sam mendes de vermiş..)ken bu filmi izlediğinizde de "e yani.."den öte bi tepki veremiyorsunuz-
ben veremedim şahsen..

Kaldı ki, filmin Amerikan rüyasını (kendince..) yerin dibine batırırken, anti-tez olarak Paris'i (genelleyelim: Avrupa'yı..) önermesiyse bence enn büyük handikabı: Daha dişe dokunur (cesur diyelim..) bi öneri/eleştiri getirilseydi keşke..
Filmin başka bi zaafı da, John Givings karakteri üzerinde yükseliyor: Film, vermek istediği mesajı zaten işleyişiyle veriyor (Frank'ın en zayıf noktasının "erkek olma/hissetme.." duygusu olduğunu daha ilk tartışmalarında anlıyoruz; ya da çocuk yapmanın anlamsızlığını..)
Yani bi de bunları John Givings'in ağzından altı kalınca çizilmiş cümlelerle duymanın bi anlamı kalmıyor..

Açıkçası filmin beni en çok sevindiren kısmı, kürtajın böylesi bi yapımda "seçenek.." olarak sunulmasının dışına çıkılıp, gerçekleştirilmesiydi-
film/dizilerde kürtaj, hep bi dramatik öğe olarak kullanılır ve fakat, karakterler "son an.."da vazgeçerler-
bu vazgeçişin sebebi, Amerika'da kürtaja karşı olanların azımsanamayacak kadar çok olmasından kaynaklanıyor tabii ki..
Kitabın yazıldığı tarihlerde Amerika'da kürtajın yasal olmadığını (ve kadınların April gibi kendi kendilerine kürtaj yaptıklarını..) düşündüğümüzde de, kitabın böyle bi sonla bitişi işlevsel olmuş..
Film de bunun üzerine, Hollywood'da kendi devrimini yapıp, kürtajı "hak.." olarak görüp gerçekleştiriyor: April herr ne kadar ölse de Hollywood için büyük bi adım bu..
Kadınların kürtaj olup ölmedikleri filmler bekliyorum ben: Hollywood, çekincelerinden kurtulmalı artık..
Read more

The Reader





Kitabını okumadım, o yüzden nasıl bi uyarlama olduğu hakkında yorum yapamiycam, lakin filmin bikaç sorunu var:
i) Fecii şekilde ağlatma üzerine oynuyor: Hakkaten daha duygusal bi insan olsaydım, ağlayacağım bi-iki sahne var filmde (Hanna'ya kasetlerin geldiği ve 5 kelimeyi sayıp, "the.."ları işaretlediği sahne misal..)
ii) Film mahkeme sahnelerinde hanna ile diğer suçluları keskin (adeta karikatürize..) bi şekilde birbirinden ayırıyor: Kimini örgü örerken görüyoruz ve hepsi gayet "normal.." görünürken, kamera sırası Hanna'ya geldiğinde solgun yüzüyle karşılıyor bizi: Okuma-yazma bilmediği ve bundan utandığı için suçu kabullenmesi ve akabinde hep bi ağızdan "o yaptı.." denmesi, Hanna'ya ciddi bi biçimde acımamıza sebep oluyor (bu meseleye gelicem tekrar..)
iii) Michael'ın durumu da ilginç: Kendisi Hanna'yı hala seviyor, bunun farkındayız: Ancak Hanna Nazi olduğu için bu durumdan utanıyor: Kendisini suçlu hissettiğini sanmıyorum açıkçası, zira film bununla ilgili herhangi bi işaret vermiyor: Filmde kanun-ahlak ikilemi üzerinde daha çok durulsaydı, biz de Michael'ın kendini nasıl hissettiğini daha ii öğrenebilirdik: Zira, şu haliyle kendisinin sadece yaşayamadığı aşkı için hayıflandığını çıkarsayabiliyoruz..
iv) Leitmotiflerin boku çıkmış: Cidden izleyeni aptal yerine koyan bu tür sahnelerde içim şiştikçe şişiyor-
hanna'nın okuma yazma bilmediğini kitap sahnelerinin hepsinde anlamak mümkünken, bi de mahkemede flashbacklerle bunu vurgulamanın, ya da Michael'ın kızına ikide bi "sürprizleri sevdiğini sanıyordum.." demesinin, ya da "flashback bitti.." demenin çeşitli yöntemleri de olmalı yani..

neysse,, Hanna'ya duyduğumuz sempatiye gelelim: Film, hanna'nın yaptıklarını kendince açıklamaya çalışırken, amfide kilit önemde bi sahne geliyor karşımıza: Mahkemede olanları tartışırken öğrencilerden biri, amfiyi terk ederken, diğeri "o altı kişiyi vururdum.." diyor: Meselenin toplumsal yapıda hala karmaşık duygulara sebebiyet verdiğini Daldry abimiz bu sahneyle gayet güzel özetlerken, sıra Hanna'ya geldiğinde bariz bi şekilde Hanna'nın tarafını tutup, onu romantize ederken, diğer Nazilerinse kötü olduklarını yüzeysel bi şekilde vurguluyor: Ne şiş yansın ne kebap şeklinde özetleyebileceğim bu durumsa, filmi gözümde tutarsız kılıyor: Hanna'ya karşı mesafesini koruyabilseydi çook daha ii film olabilirdi The Reader: Şu haliyle fazlasıyla kafası karışık görünüyor-
böylesine "ağır.." konuları işlerken daha dikkatli olmak gerekiyor yani Daldry'cim: zira anlattığın Virginia Woolf'un hikayesi diil..

*: Bi Nazi'ye aşık olma konusunu, The Reader gibi hesap kitap yapmadan, çok daha cesur anlatan film içinse Il Portiere di Notte'yi izleyip rehabilite olmak gerekiyor sanırım..
Read more
Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...
 
Creative Commons License
This work is licensed under a Creative Commons Attribution-NoDerivs 3.0 Unported License.