Pier Paolo Pasolini etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Pier Paolo Pasolini etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Il Fiore Delle Mille E Una Notte



Pasolini'nin '74 yapımı filmi Il Fiore Delle Mille E Una Notte, Hayat Üçlemesi'nin de son yapımı.. 1001 Gece Masalları olarak bildiğimiz öykülerin uyarlanması için Pasolini ve set ekibi birçok coğrafyayı dolaşmışlar.. Ancak, Pasolini'nin bu işin altından başarıyla kalktığını söyleyebilmek -üçlemedeki diğer filmlerde olduğu gibi, zor..

Teknik özensizliklerden başlayalım: Üçlemedeki diğer filmler gibi oyunculuklar rezaletin de altında.. Aziz ve Aziza bölümünde Aziz'in yüzüne tam 3 defa sinek konuyor ve kendisi de bunları da eliyle uzaklaştırıyor: Böyle büyük bir prodüksiyonda eh hadi bir tanesi "nazar boncuğu" olarak kabul edilebilir, ancak 3 kere -ve üstelik yakın plan çekimde, gerçekleşmesi kabul edilir gibi değil.. Özel efektlerin rezilliğine hiç girmeyelim, çok da fazla olmamalarına rağmen bu kadar başarısız özel efektleri en son ne zaman gördüm hatırlamıyorum.. Her türlü romantik, erotik, seksi sahne, berbat yönetmenlik tercihleri ve oyunculuk yüzünden heba ediliyor.. Hatta tüm bu yönetim başarısızlığı üçlemedeki diğer filmlerin üzerine öylesine sinmiş durumda ki, karakterin içinde bulunduğu hiçbir duygu "gerçek" gibi görünmüyor.. Pasolini'nin üçlemeyi camp bir sirk olarak üretmediği belli, filmlerin bu çöp hali insanı endişelendiriyor kimi zaman..

Filmdeki hikayelerden en güzeli Zumurrud ve Nur Ed Din (Ed Gein :p)  arasındaki aşk.. Her ne kadar Nur Ed Din önüne gelenle yatsa da, finalde aşk kazanıyor.. İblis'in maymuna dönüştürdüğü adam-keşişin hikayesi de Nepal'e vardığında özellikle çanların çaldığı bölümde tuhaf bir etkileyicilik kazanıyor-
nepal fonu ve çan faktörü..

Filmin kurgusuyla üçlemedeki diğer filmlere nazaran daha iyi.. Geçişler en azından bir formüle ("ne okuyorsun aşkım??/Dinlemek ister misin??", "sana hikayemi anlatayım..") dayanıyor ve flashback sonrası hikaye devam edebiliyor.. Müziklerse diğer filmlere göre kötü.. 

Falan filan.. 



Read more

I Racconti Di Canterbury



Pasolini'nin Hayat Üçlemesi'nin ikinci filmi I Racconti Di Canterbury, aynı adlı Geoffrey Chaucer romanından uyarlanma.. Üçlemedeki diğer filmler gibi belirli bir bütünlükten yoksun olan filmde, kitapta anlatılanlardan seçme öyküleri izliyoruz..

I Racconti Di Canterbury'nin iki artısı var: Olağanüstü müzikleri ve en azından görüntü yönetmenliğinde belli bir sınırın üstünde durabilmesi.. Onun dışında, Il Decameron'dan hallice bir deneyim bekliyor bizi.. Ancak belirttiğim gibi, The Canterbury Tales görsel açıdan daha özenli olduğu için, en azından sıkılmadan izleyebiliyorsunuz.. Bazı anlarıysa filmin büyüleyebiliyor-
yeşil bahçedeki sahne misal..

Film ve genel olarak üçlemenin lafı geçtiğinde "cinselliğe övgü" ibaresi çok sık geçse de, ban göre ölümle ilgili olan bölümler çok daha akılda kalıcı.. Bununla birlikte ilk filme yer alan, ikinci filmde giderek sesi kısılan, üçüncü filmdeyse esamesi okunmayan eleştirel üsluba da dikkat çekmek gerekiyor.. Ah bir de Pasolini'nin filmde illa yer kaplama isteğine..

Filmdeki korkunç mizah anlayışıyla karşılaşmayı istemezsiniz muhtemelen-
finaldeki cehennem sahnesiyse olağanüstü misal.. Keşke sadece orada geçen bir film çekseydin de, sosyal mesajlarını kendine saklasaydın Chaucer-rolüne-illa-bürünmeye-çabalayacağına-Pasolini diyorsunuz.. Dedim..

Read more

Pasolini'nin Hayat Üçlemesi: Il Decameron



Pier Paolo Pasolini'nin '71 yapımı filmi Il Decameron, aynı adlı Bocaccio kitabından uyarlanan, Hayat Üçlemesi'nin ilk filmi.. Üçlemeyi oluşturan her filmiyle büyük festivallerden ödül alan Pasolini'nin kariyerinin son dönemini incelemek için iyi bir fırsat olacağını düşündüm.. Teknik başarı/başarısızlık, kullanılan yöntemler vs derken, Pasolini son dönemlerinde her filmiyle giderek daha büyük şok dalgaları yaratmaya başlasa da, Salo dahil, bu son filmlerinde hep bir şeylerin eksik olduğu hissine kapılabilirsiniz.. Kendi adıma ben kapılıyorum..

Üçlemenin ilk filmi Il Decameron'sa bu eksiklikten nasibine düşeni fazlasıyla almış, ruh yoksunu bir film.. Herhangi bir sinema öğrencisinin dönem sonu filmi gibi duran teknik özensizliğiyle film, son derece sorunlu bir şekilde ak/m/ıyor.. Öykülerin epizodik olarak art arda dizilmesiyle belki bu kısmı görmezden gelebiliriz, ancak filmdeki rezalet oyunculukları (da) "yabancılaşma" olarak açıklamayacağız değil mi??

Orta Çağ'ın skolastik karanlığında geçen film/kitap, toplumdaki yozlaşmayı anlatıyor: Tabii ki, bundan kiliseyi temsil edenler de paylarına düşeni alıyorlar: Bahçıvanlarla sevişen rahibeler, "kirli" işlerini yaptırmak için adam tutan din adamları, başkalarını kandırarak tecavüze yeltenen din adamaları  vs.. Halk da kiliseyi temsil edenlerden geri kalmıyor tabii: Piskoposu soyan ölü hırsızları, papazı kandırıp azizliğe yükselen adam vs..

Aşk konusu da garip: Bir yanda yasak aşk yaşıyor diye kardeşinin sevgilisini öldüren gençlerden birinin de yasak aşk yaşıyor olması; sevgilisi Lorenzo (yukarıdaki fotoğraf da Lorenzo'ya ait..) öldürülen genç kadının sevgilisinin hatırasına sahip çıkışı, eşini aldatan kadın, birbirlerini seven çiftin evlilik öncesi sevişmelerinin yaratacağı skandalın sırf çocuğun zengin olması dolayısıyla örtbas edilmesi vs..

Kıssadan hisse tadındaki bu öyküler son derece özensiz bir şekilde "film" haline getirildiği için, ne yazık ki filmi sevmiyorum pek.. Bununla birlikte meseleyi doktrin bağlamında değil de, kişi/ler bazında ele aldığından filmin kiliseye karşı olan tavrı da çok keskin değil.. Aşk/seks güzellemeleri de kendi içlerinde değilleyenlerini barındırdığından fazlaca umutlu olabildiğim alanları değil filmin..

Eh, bir de finaldeki cümle var.. Belki her şeyin özeti o cümlede yatıyor: Keşke cümle kendi kendini gerçekleştiren kehanet olsaydı filan diyorsunuz.. Dedim..

Read more

Kitabıyla Birlikte: Salo O Le Giornate Di Sodoma


"4 Ocak:
16. öykü: Yalnızca çok yaşlı kadınları kırbaçlayarak becermeyi seviyordu..
17. öykü: Becerilirken, o da yaşlı adamları beceriyordu..
18. öykü: Kendi oğluyla bi oyun düzenlemişti..
19. öykü: Yalnızca çok çirkin kadınları, zencileri ya da engellileri becermek istiyordu..
20. öykü: Ensest, zina, sodomizm ve kutsal şeylere hakareti birlikte yapmak için evli kızını mayasız ekmekle becerdi..
O akşam, Zelamir, dört arkadaşa anal ilişki için teslim edildi.."
Kitaptan (eheh, hep bunu yapmak istemiştim..)

Kitapla film arasındaki en büyük fark, Sade'ın dünyayı algılayışıyla, Pasolini'nin algılayışından kaynaklanıyor: Rahatlıkla öjenik olarak nitelenebilecek olan Sade'ın kitabındaki seks/tecavüz/bok yedirme vs.. erotize edilirken, Pasolini filmindeki sahnelerin hiçbirini erotize/estetize etmez..

Hikaye şu: Blangis Dükü, Piskopos, Başkan Curval ve Durcet oldukça zengin kişilerdir ve fantezilerini gerçekleştirmek için ıssız bi şatoya gitmeye karar verirler: Yanlarındaki kişilerse şunlar:
Kendi kızları:
Constance: Durcet'in kızı.. Dük'le evli..
Adelaide: Başkan'ın kızı.. Durcet'le evli..
Julie: Dük'ün büyük kızı.. Başkan'la evli..
Aline: Kayıtlarda Dük'ün kızı olarak geçmesine rağmen gerçekte Piskopos'un kızı.. Aynı zamanda Dük'ün kadınlarından biri, birisi..

Hikaye anlatıcıları:
La Duclos: Birinci anlatıcı..
La Champville: İkinci anlatıcı..
La Martaine: Üçüncü anlatıcı..
Desgrandes: Dördüncü anlatıcı..

İhtiyar kadınlar:
Marie, Louison, Therese, Fanchon: Görevleri çirkinliklerini göstermek..
Genç kızlar:
Augustine, Fanny, Zelmire, Sophie, Colombe, Hebe, Rosette, Michette: 12 ila 15 yaşlarındalar..
Genç erkekler:
Zelamir, Cupidon, Narsis, Zephire, Celadon, Adonis, Hyacinthe, Giyon: 12 ila 15 yaşındalar..
Sikiciler:
Herkül, Antinoüs, Brise-cul, Bande-au-ciel: Diğer dördünün ismi kitaptaki giriş bölümünde yazmıyor-
diğer bölümlerde yazıyodur muhtemelen de, bakmaya üşendim..

Bu ekip, şatoya gittiklerinde hikaye anlatıcılarının anlattıkları öyküleri dinliyorlar.. İlk bölüm (kitapta, en uzun anlatılan bölüm bu..) fanteziye giriş gibiyken, diğer bölümlerde işin içine çok daha fazlası dahil oluyor..

"22 Ocak:
104. öykü: Dişlerini parçaladı ve iğnelerle dişetlerini kopardı: Bazen yakıyordu..
105. öykü: Kızın elinin bi, bazense bikaç parmağını kırıyordu..
106. öykü: Ayaklarından birini çekiç darbeleriyle şiddetle ezdi..
107. öykü: Bi bileğini çıkardı..
108. öukü: Boşalırken ön dişlerine bi çekiç darbesi indirdi: Asıl zevki, önceden ağzını fazlasıyla emmekti..
O akşam Dük, Rosette'in bekaretini arkadan bozdu: Organı onun kıçına girdiği anda Curval küçük kızın iki korkunç acıyı aynı anda hissetmesi için bi dişini söktü.. Aynı akşam, ertesi günün kutlamalarını bozmamak üzere kız topluluğa teslim edildi.. Curval, kıçına boşaldığında (en son o kalmıştı..), küçük kızı sille tokat tüm gücüyle yere devirdi.."
Kitaptan..

Film ve kitabın farklılıkları hikaye düzleminde diil de, bunu yansıtış biçimlerinden kaynaklanıyo tabii.. Sade, meseleyi sadece ahlak düzleminde ele alıp, her ne kadar o dört kişinin miras, dolandırıcılık, cinayet gibi sebeplerle zengin olmasını anlatmasına rağmen, sınıf ayrımına girmiyor, dahası güçlülerin kendisinden daha güçsüz olanlara acı çektirme/bundan zevk alma dürtüsünü dünyanın düzeninin bozulmaması için gerekli bile görür, bu da yetmezmiş gibi doğrudan okuyucuyu muhatap alıp, ona ucuz ahlak dersi vermeye çalışırken, Pasolini filmdeki seks/tecavüz sahnelerinde özdeşleşmeyi acı verenler üzerinden diil de, acı çekenler üzerinden kurup, bunu da görsel/metinsel imgelerle (açılıştaki bilgilendirme notu, koruma/askerlerin üniformalarındaki gamalı haçlar, Hitler konuşması, yemek masasında söylenen şarkı..) destekliyor..

"29 Ocak:
138. öykü: İspanyol balmumu akıtarak iki gözü kör etti ve gözleri akıttı..
139. öykü: Bi memeyi kızgın demirle dağladıktan sonra kökünden kesti..
140. öykü: Kızı kırbaçladıktan ve becerdikten sonra iki kalçasını da kesti, bunları yediği rivayet ediliyordu..
141. öykü: Kızın iki kulağını kökünden kesti..
142. öykü: Yirmi parmağı, klitorisi, meme uçlarını, dilini kesti..
O akşam Aline dört arkadaş tarafından acımasızca becerildikten sonra (her ayak ve elinden bi arkadaş olmak üzere..) 4 parmağının kesilmesine mahkum edildi.."
Kitaptan..

Film, Baudelaire'den, Nietzsche'ye kadar bikaç kişiye referans veriyor: Dahası, bi sahnede kurban kızlardan biri, birisi "bizi niye yüz üstü bıraktınız??" diye haykırıyor (İsa-göndermeli..)
Ve fakat efektler korkunç, çekildiği dönemde dahi sırıtan penis/dil kesme, Cüneyt Arkın filmlerinde belki de daha iilerini gördüğümüz dağlama sahneleri var.. Dahası tüm oyuncular kasık peruğu kullanıyor..
Dük rolünde Paolo Donacelli, Başkan rolünde Aldo Valletti ve anlatıcılardan Maggi rolünde Elsa De Giorgi ve piyanist rolüyle Sonia Saviange oldukça iiler.. Piskopos rolündeki Giorgio Cataldi'yse Udo Kier'e fazlasıyla benziyor..

Sonuç olarak, elindeki malzemeden teknik ve dramatik açıdan sorunları da olsa, faşizm eleştirisi çıkardığı için Pasolini takdiri hak ediyor: O da gayet Sade gibi işin kolayına kaçabilir ve "dünyanın düzeni bu: değiştiremiyoruz, öyleyse kabulenmemiz lazım.." diyebilirdi..

*: Bu yazı Battle of Mice - Bones in the Water loopa alınmış bi halde yazılmıştır: "i've got a present for you: it's made from pieces of my skin.."
Read more
Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...
 
Creative Commons License
This work is licensed under a Creative Commons Attribution-NoDerivs 3.0 Unported License.