Hugh Jackman etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Hugh Jackman etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

X-Men: First Class


[Emre için..]

Açıkçası X-Men hakkında Hugh Jackman'ın süper ötesi karizması dışında pek de bir şey bilmiyorum: Ian McKellen ve Halle Berry'nin de oynadığı dışında.. Nedense ilk fiminin fragmanını Jackman'a rağmen beğenmemiştim ve yine Jackman (ve kaslarına..) rağmen, X-Men evreninden uzakta durdum: Demin imdb'de bakarken gördüm ki, X-Men kendi üçlemesi dışında, Wolverine karakteri üzerinden bir üçlemeye daha başlamış: Eh, bir de konumuz olan prequel'i sayarsak basbayağı devasa bir seriye dönüşmüş durumda.. Girişi bu kadar uzun tutmamın sebebi de şu: "Bu.." filmi, üçleme ve diğer hikayeler hakkında bir bilgim olmadan izledim ve yorumum da ona göre olacak-
belki de seriye başlamak için en doğru hamleyi yapmışımdır: Ancak yine de, diğer filmleri merak edemedim..

Film, Soğuk Savaş sırasındaki füze krizini merkez alarak işin içine biraz da fantezi katıyor: Zira, o dönemde evrimleri (böyle söyleyince de bilimsel bir hava katılmış oluyor hem..) diğer insanlardan farklı tamamlanan mutantlar da ortalıkta cirit atmakta: Liderleri olduğunu anladığımız Xavier, krizi durdurmak için krizin perde arkasındaki Shaw'a ulaşmaya çalışıyor: Yanında dostlarıyla birlikte..

Filmin sözkonusu krizi ele alışı oldukça gerçekçi: Türk halkına yıllar sonra açıklanmasına rağmen, gizlice ülkeye yerleştirilen Jüpiter füzelerine karşılık SSCB de Küba'yla yakınlaşıp Küba'ya füze yerleştirmeye başlıyor: Film sadece burada biraz farklılaşıyor, zira kriz öncesi füzeler zaten Küba'ya gitmişti, sonradan montajda kullanılacak parçaları taşıyan bir gemi yüzünden kriz patlamıştı: neysse,, bu kısa tarih bilgisinden sonra devam edelim: Kriz esnasındaki Xavier yönetimindeki mutant "ordusu.." Shaw'ı etkisiz hale getirdikten sonra, işler karışıyor: Zira insanlar, mutantlara düşman oluyorlar: Ve Magneto bunu engellemek isterken Xavier'le karşı karşıya geliyor..

Bu kadar metafor yeter: Filmin finalindeki bölünme bana sorarsanız son derece yanlış: Zira bu, Xavier'in ekibini doğrudan Amerika'ya bağlarken, hedeflediği bu olmamasına rağmen diğer mutantları "kötü.." olarak kodlamaktan başka bir şeye hizmet etmiyor: Çünkü filmin Mystique ve Hank (biraz da Angel..) üzerinden işlediği kimlik sorunu son derece dikkate değer: Zira "farklı.." olmayı her tür şekilde okuyabilir ve insanların mutantlara füzelerini doğrultmasını bu farklılığa karşı duyulan korku/nefret olarak görebilirken, finaldeki bölünme bunun önemini azaltıyor: Zira bana sorarsanız, filmdeki en doğru tercihi Mystique Magneto'nun ekibini seçerek yapıyor: Kimliğini nerede yaşayabilecekse oraya gidiyor.. Peki ya Xavier ve diğerleri??

*: Hugh Jackman'ın göründüğü sahne, filmin zirvesiydi..

Read more

The Fountain


Aronofsky'nin üçüncü uzun metraj filmi The Fountain müthiş bi stile sahip olsa da, öylesine berbat bi film.. Bu berbatlığın sebebine gelmeden önce filmin çokça sorunlu geçen yapım süreci -ve tabii ki sonrasından, bahsetmek lazım..

Requiem For A Dream'den sonraki projesini "hayatının filmi.." olarak tanımlayan Aronofsky, projede Cate Blanchett ve Brad Pitt'e rol vermeyi istemesine, hatta Brad Pitt'in rolü kabul etmesine, 70 milyonluk bütçeyle yola çıkılmasına ve film için setlerin hazırlanmasına rağmen, Brad'in projeden çekilmesinin ardından, hazırlanan setler de çöpü boylamış haliyle.. Sonrasındaysa Russell Crowe düşünülmüş Brad yerine ve fakat, kendisi başka bi filmle meşgul olduğu için teklifi kabul edemeyince, Aronofsky projeyi ertelemeye karar veriyor: Ve fakat kafasında sürekli bu proje olan, hatta Batman serisinin yönetmenlik teklifini dahi geri çeviren abimiz, bütçesiz bi şekilde işe yeniden koyuluyor.. Warner Kardeşler projeye bu defa 35 milyonluk bütçe ayırmayı kabul edince Hugh Jackman'la anlaşılıyor ve fakat film de blue-box önünde çekilmeye başlanıyor.. Beklentiler en üst seviyeye çıkmışken (dile kolay 6 yıllık bi süreçten bahsediyoruz..), sadece Amerika'da 1472 salonda gösterime çıkan film tam anlamıyla "batıyor.."

Venedik'teki ilk gösteriminde yuhalandığı sır diil filmin: Hemen ardından "A Space Odyssey.." paralelliği kurulmasına rağmen ("eö, o da en başta anlaşılamamıştı ve fakat sonradan iade-i itibar edildi.."), film bütçesinin yarısını bile gişeden kaldıramayınca Aronofsky de sessizliğe bürünüyor haliyle-
bu bakımdan -şimdilik, son filmi oldukça manidar..

Filminse temel sorunu, konusu: Hepsi aynı kapıya çıkan tek bi söylemini, öylesine sakız gibi uzatıyor, leitmotiflerle seyircinin gözüne sokuyor, aynı şeyi farklı mizansenlerle onlarca defa ortaya koyuyor ki, tüm bu sıkıcı (ve fecii grotesk..) hali, bi noktadan sonra gülünç olmaya başlıyor.. Hikayeyi lineer olarak özetlersek mevzu şu:
Bi adam var, doktor.. Karısıysa beyninde tümör olan ve "The Fountain.." adlı kitabını bitirmeye kasan bi ablamız.. Ne var ki, eşinin durumu giderek kötüleşiyor ve tam da çözümü bulmuşken eşini kaybeden abimiz ne yapacağını bilemiyor.. Ana hikaye bu olmasına rağmen, iki yan hikaye daha var-
ki, bu iki hikaye birbirini tamaml/amaya çalış../ıyor..
Ablamızın yazdığı The Fountain 16. yyda geçiyor: İspanya kraliçesi oldukça zor durumda, zira Inquisitor Silecio kraliçeyi öldürmek istiyor: Kraliçe de emrindeki bi askeri bi Maya tapınağını bulmak için görevlendiriyor: Bu Maya tapınağındaysa Hayat Ağacı var: Ki, "ölümsüzlük bu hayatın usaresinde gizli.." Adam, uğraşa uğraşa tapınağı buluyor ve fakat tapınak koruyucusu onu yaralıyor: Bu noktada ablamız yazmayı bırakıp, eşinin kitabı "bitir.."mesini istiyor-
filmin-sevicileri neden bitiri tırnak içinde yazdığımı anlamışlardır herhalde :))

Ve fakat, adamımız korkuyor: Neden korktuğuna gelince: Ölüm.. İşte bu noktada da diğer yan hikaye karşımıza çıkıyor: 2500'te bi uzay yolcusu da bi nebulanın içine yolculuk ediyor: Yanında da ölmeye yüz tutmuş bi ağaç var: Ve fakat nooluyor, 1500lü yıllarla 2500lü yıllar kesişiyor ve adamımız ölmeyi "kabulleniyor..", niyçün: Sevdiğini yaşatmak için..

Bu kadar: Açıkçası filmin mistisizme böylesine referanslar vermesi ii hoş da, tüm bu çaba hakkaten sonuçsuz kalıyor: Filmin metinsel/görsel düzleminin sanki çok giriftmişçesine sürekli kendini tekrar etmesi öylesine boş ki, insan ne dese bilemiyor sahiden.. Bi noktadan sonra yönetmene "bitir.." diyesi geliyor insanın-
en azından benim..

Yanisi: Çok fazla şey söylüyormuş gibi yapabilmesini görselliğine borçlu olan film, ne yazık ki aslında hiçbişii söylemiyor..
Read more
Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...
 
Creative Commons License
This work is licensed under a Creative Commons Attribution-NoDerivs 3.0 Unported License.