marquis de sade etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
marquis de sade etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Marquis


Henri Xhonneux'nun '89 yapımı fecii yapay filmi Marquis, adından da anlaşılacağı üzere Marquis de Sade'ın hapishane günlerine bi bakış atıyor..

Hikayesi şu şekilde: Fransız Devrimi öncesi , Sade Bastille'de tutuluyor.. Öykülerini yazmaya çalışıyor, bi yandan da hapisten kaçmaya.. Climaxte hapisten kaçmayı başarıyor ve finalde yaşlanmış bi halde görüyoruz kendisini..

Film, Sade'ın hayatından izler taşısa da, onu istediği gibi eğip büküyor: Çünkü amacı tam anlamıyla bi hikaye anlatmak diil: Sade'ın yazılarının peşinden gidiyor film.. Hayali kahramanlar olmalarına rağmen Justine ve Juliette'i (aynen kitaplardaki gibi yaşam pratiklerini koruyarak..) "gerçek.." karakterler olarak filmde görüyoruz.. Sade'ın alıntıları filmin içine serpiştirilmiş durumda..

Ancak, filmin anlatım tercihleri tamamen yabancılaştırma üzerine kurulu.. Tüm oyuncular makyajla ya da maskeyle hayvan kafalarına sahipler, misal Sade koyuna, Justine ineğe benzerken, Juliette bi atı andırıyor.. Ayrıca, bu da yetmiyormuş gibi, karakterleri oynayanlar diil, başkaları seslendiriyor.. Ve Sade'ın "bi karakter olarak.." yer alan devasa penisi, Colin.. O da film boyu susmuyor, Sade'la tartışıyor, Justine tarafından sünnet ediliyor ve finalde kendi yoluna "gidiyor.." Tüm bu mesafeli ve grotesk tavır, bi yerden sonra etkisini yitirse de, film oldukça etkili göndermelerde bulunuyor..

Filmin en yaratıcı parodi-göndermesi XIV. Louis hakkında: Justine'e tecavüz edip, hamile bırakanı kral olarak kodlayan film, Justine'in bebeğini demir maskesiyle doğurduğunu göstermesi ve Ambert'in ona bakacağına dair öngörüsüyle ii bi nokta yakalasa da, tarih konusunda biraz şaşırıyor: Ancak, filmin en eğlenceli bölümlerinden biri, birisi..

Film, devrim için yapılanlara da alegorik olarak değiniyor, hatta Juliette bu yolda oldukça efor sarf ediyor, da, filmin merkezinde yer almadığı için bu konu havada kalıyor.. Ancak papaz karakteri üzerinden Sade'ın din ve ahlağa bakışını oldukça net bi biçimde yansıtıyor..

Zaman zaman oldukça eğlenceli bi ton kazanan film, bununla birlikte sadece Sade-sevicilerine hitap ediyor desek, abartmayız sanırım..
Read more

Sílení


Jan Svankmajer'in '05 yapımı filmi Sileni, deli ötesi muhteşem bi güzellik.. Filmin tek bi kusuru var, o da Svankmajer'in proloğu.. Filme g/ereksiz bi ciddiyet katan bu prolog olmasa, hayatımın filmleri listesine bile girebilirdi Sileni..

neysse,, senaryosunu iki Poe kısa-öyküsünden (The Premature Burial ve The System Of Doctor Tarr And Professor Fether..) çatan, üzerine de Marquis de Sade sosu bulayan filmin öyküsü şu şekilde: Akıl hastanesinde bulunan annesinin ölümüyle sarsılan Jean'ın geçirdiği bi paranoid atakla açılıyor film: Sonra Marquis'yle tanışıyor.. Marquis, gayet "hastalıklı.." bi mizah anlayışına sahip, sağanak yağmur altında Jean'ı arabadan indirip, bi süre sonra yeniden alıyor ve onu evine getiriyor.. Ertesi gece Marquis'nin önderliğinde gerçekleşen bi pagan ayinini röntgenleyen Jean, gitmek istiyor ve fakat buna izin vermek istemeyen Marquis, fake bi ölüm/gömülme hazırlıyor.. Marquis'nin anlattığı hayat hikayesi, Jean'ın durumuna yakın olduğundan onun tedavi önerisini kabul ediyor ve bi akıl hastanesine yatıyor.. Orada Charlotte'un tuzağına düşen Jean, bi gece hastanenin mahseninde tutulan eski ekibi serbest bırakıyor: Ve fakat yeni ekip "oldschool.." yöntemlerle çalıştığından durum daha kötü bi hale geliyor ve filmin açılışında Jean'ın gördüğü hayal gerçeğe dönüşüyor..

Film, olağanüstü.. Özellikle iki plan arasındaki sakatat animasyonları, bilinçaltınıza yeni imgeler hediye/tecavüz ediyor: Dil, göz, beyin, et, burun, kemik, domuz ve insan kafatası, kıyma vs.. etrafta gezinirken bi yandan büyülenirken, bi yandan rahatsız etmeyi başarıyor..
Film, Poe öykülerinden yararlanmasının yanı sıra, atıf Marquis de Sade'a da saygı duruşunda bulunuyor: Marquis karakteri Sade'ın vücut bulmuş hali: Sade'ın söylemleri eksiksiz bi biçimde yansıtmasının yanı sıra, filmdeki pagan ayini, eşine pek de rastlanmayacak bi güzelliğe sahip: Büyülüyor adeta-
özellikle de İsa'nın bedenine çivi çaktığı ve keçi maskını taktığı anlarda-
rosicrucianist görünme pahasına bile olsa :))

Filmin temel derdi psikolojik/psikiyatrik tedavi yöntemleri olmasına rağmen, bu temayı ancak ikinci yarısında işlemeye başlıyor: Bu noktada, hastanelerin uyguladıkları tedavi yöntemleri konusunda iki ekibi karşı karşıya getirirken, ikisine de herhangi bi s/empati duymamızı engelliyor: "Eski usul.." yöntemlerdeki şiddet ve sınırlama durumunu tabii ki kabul etmek mümkün diilken, "mutlak özgürlük.." kulağa hoş gelmesine rağmen, tedavilerde ilerleme kaydedilemesinin altını çiziyor film: Üçüncü bi yöntemden daha bahsediyor: Saydığı bu iki yöntemin en kötü yanlarını almasından..

Akıl hastanesinden toplum alegorisi çıkarmak yeni bişii diil: Bu türün gelmiş geçmiş en önemli filmlerinden Shock Corridor'un izlerini bulmanın mümkün olduğu filmin, asıl ilham aldığı yapıtsa Marat/Sade..
Marquis, zaten Sade.. Marat rolünüyse Jean üstleniyor Sileni'de.. Hatta Charlotte karakteri de, Marat/Sade'da Marat'ya suikast planlarken, burada da benzer bi işleve sahip.. Filmde Marat ve Sade arasında geçen tartışmalar, burada Marat ve Jean arasında geçiyor.. Sade, tüm o yıkıcılığı ve alaycılığıyla Marat'ya seslenirken, kendisi sakin bi şekilde karşı çıkmaya çalışıyordu.. İki filmi art arda izlemek Sade-overdoseuna sebep olma potansiyeli taşısa da, tavsiye edebilirim gönül rahatlığıyla..

Animasyonları, oyunculukları (ki, tüm karizmasıyla Pavel Novy de kadroda..), ele aldığı meselesi ve tabii ki Sade'ı kutsayan haliyle Sileni, Jan Svankmajer filmografisinin gözbebeği..
Read more

Seul Contre Tous


Gaspar Noe'nin '98 yapımı filmi Seul Contre Tous, kısmen zorlayıcı içeriğini -yine, aynı zorlayıcı tavırla sergiliyor: Adeta bi teşhirci var karşımızda (Gaspar Noe'yi kastediyor..)

Hikayesi şu: Bi "Kasap.." var, annesi onu terk etmiş, babasıysa öldürülmüş.. Yalnız: Bi kasap dükkanı işletiyor ve bi kadınla evleniyor.. Bi kızı oluyor ve fakat karısı onu terk edip gidiyor.. Kızı ilk reglinde korkup babasının yanına gittiğinde babası onun tecavüze uğradığını düşünüyor ve bıçağını kapıp bi işçiyi öldürüyor.. Hapse giren Kasap'ın kızı yetiştirme yurduna naklediliyor.. Sonra başka bi şehire başka bi kadınla taşınan Kasap orada da yapamıyor ve bi akşam karısını dövüp -muhtemelen, karnındaki bebeği de öldürüyor ve Paris'e geri dönüyor.. Orada geçirdiği süre boyunca "tutunamayan.." Kasap, sonunda bi gün kızını alıyor ve otele geliyorlar.. Orada önce Kasap'ın bilinçaltındaki tümgüçlü fanteziye tanık olurken, ardından "masum.." bi eyleme koyma gerçekleşeceğini ima eden finalle film bitiyor..

Film, daha açılış sahnesinde ahlak ve adalet kavramlarıyla Marquis De Sade'a selam çakıyor: "Dünya düzeni.." konusunda bissürü aforizma üreten Kasap'ın şizofren olmadığı çok açık: "Ben.." sınırlarından oldukça emin olduğu bariz olan biri, birisinin şizofrenliğinden söz etmek de mümkün diil haliyle.. Bu noktada, Kasap'ın s/avunma mekanizmalarından en çok yansıtmalı özdeşleşmeyi kullandığını ve alloplastik davranışlarını da bunun yönlendirdiğini söylemek gayet mümkün: İçindeki saldırganlığın farkında olmak istemediği için, bu saldırganlığını tamamen dış dünyaya yönelten/yansıtan Kasap, bu sayede kendini "kurban.." olarak algılayabiliyor ve bunun da, tüm o "fakir edebiyatını.." meşru kıldığını/-abildiğini düşünüyor..

Filmin bi diğer ayağı da kan: Kasap'ın her türlü hazzına kan eşlik ediyor, daha doğrusu kan haz almasını sağlıyor: Öldürme ya da bekaret bozma bu açıdan kilit öneme sahip iki olgu-
silahın fallik imgesine girmeyeceğim..
Prologda Kasap, ilk karısının "kızlığını aldığı.." otelde 15 yıl sonra bu defa kızının "kızlığını alıp.." onu kadın yapıyor.. Kızının ilk regl kanının "öç.."ünü -yine, kanla alıyor: Bunun dışındaki örtük ya da açık şiddete teşneliğini adalet ve intikam konulu bitmek bilmez monologlarıyla "destekliyor.." Kasap, kendisi kadar bizi de manipüle ediyor: Otel odasındaki o "iris out.." sahnesinde olan-biten Kasap'ın adeta kan banyosunda yıkandığının ve tümgüçlü olmak isteyişinin tezahürü: Kontrol edemediği dış dünyayı "yenemeyeceğini.." anlayan Kasap, kendini ve sevdiği (aslında adeta vücudunun bi uzantısı olarak gördüğü..) kızını dış dünyanın ona saldırmasından önce yok ederek, son hamlesini yapmak istiyor..

İşte tam bu noktada da "saf.." sevgi devreye giriyor: Açıkçası filmin bu bölümü bi trük-
ki, filmdeki onlarcasından biri, birisi (daha..)
Önceki sahnenin ardından Haneke-vari bi üslupla bandı geri sarıyor Noe: Sebebiyse Kasap'ın zararsız olduğuna bizi ikna etmek-
haneke'yse tam tersi bi amaçla geri alıyor anlatısını..
Böylesi bi film için fazlasıyla "naif.." kalan bu final sonrası film bitiyor.. "Seni seviyorum.."

Ensest konusunu tartışacak diilim, zira blogun sınırlarını oldukça aşan bi konu bu ve fakat, Noe, buradaki "ensest olgusu.."nun içini fecii şekilde boş bırakıyor: Daha doğrusu tüm yaşananlar Kasap'a adeta başka şans tanımayıp, onu buna "zorluyor.." Neden?? Çünkü başka kimsesi yok: Ay yazıık..
Noe'nin "insan düşünen bi hayvandır.." aforizması herkeslercek malum ve fakat, ensest olgusunun hayvan doğasının handiyse ayrılmaz bi parçası olduğunu bilen bi kişi, insanın kendi inşa ettiği "ahlak..", "yasa.." gibi kavramların üzerinden çok ama çok yüzeysel bikaç aforizmayla geçip, bunu da "yalnızlık korkusu.."na bağladığında inandırıcı olamıyor malesef..

Ve gelelim filmin/Noe'nin "teşhirci.." yanlarına: Özellikle o 30 snlik geri sayım öylesine boş ki, insan ne dese bilemiyor sahiden-
insanın aklına '50lerdeki korku filmi furyasında hazırlanan pazarlama taktikleri geliyor..
Anlatıyı bölen yazılar, didaktik pasajlar filan: Ve tabii ki kullanılan silah sesleri.. "Sarsıcı.." olmak için illa ama illa bağırmanın çok da ii bi yöntem olmadığını fark etti gerçi kendisi, eheh..

Öyle işte.. Fikir düzleminde uyuşamasak da gayet sağlam bi film Seul Contre Tous.. Bi de prequeli Carne var: Henüz izlemediğim..

*: Bu yazıyı Haris Alexiou - To Kima eşliğinde yazdım..
Read more

Kitabıyla Birlikte: Salo O Le Giornate Di Sodoma


"4 Ocak:
16. öykü: Yalnızca çok yaşlı kadınları kırbaçlayarak becermeyi seviyordu..
17. öykü: Becerilirken, o da yaşlı adamları beceriyordu..
18. öykü: Kendi oğluyla bi oyun düzenlemişti..
19. öykü: Yalnızca çok çirkin kadınları, zencileri ya da engellileri becermek istiyordu..
20. öykü: Ensest, zina, sodomizm ve kutsal şeylere hakareti birlikte yapmak için evli kızını mayasız ekmekle becerdi..
O akşam, Zelamir, dört arkadaşa anal ilişki için teslim edildi.."
Kitaptan (eheh, hep bunu yapmak istemiştim..)

Kitapla film arasındaki en büyük fark, Sade'ın dünyayı algılayışıyla, Pasolini'nin algılayışından kaynaklanıyor: Rahatlıkla öjenik olarak nitelenebilecek olan Sade'ın kitabındaki seks/tecavüz/bok yedirme vs.. erotize edilirken, Pasolini filmindeki sahnelerin hiçbirini erotize/estetize etmez..

Hikaye şu: Blangis Dükü, Piskopos, Başkan Curval ve Durcet oldukça zengin kişilerdir ve fantezilerini gerçekleştirmek için ıssız bi şatoya gitmeye karar verirler: Yanlarındaki kişilerse şunlar:
Kendi kızları:
Constance: Durcet'in kızı.. Dük'le evli..
Adelaide: Başkan'ın kızı.. Durcet'le evli..
Julie: Dük'ün büyük kızı.. Başkan'la evli..
Aline: Kayıtlarda Dük'ün kızı olarak geçmesine rağmen gerçekte Piskopos'un kızı.. Aynı zamanda Dük'ün kadınlarından biri, birisi..

Hikaye anlatıcıları:
La Duclos: Birinci anlatıcı..
La Champville: İkinci anlatıcı..
La Martaine: Üçüncü anlatıcı..
Desgrandes: Dördüncü anlatıcı..

İhtiyar kadınlar:
Marie, Louison, Therese, Fanchon: Görevleri çirkinliklerini göstermek..
Genç kızlar:
Augustine, Fanny, Zelmire, Sophie, Colombe, Hebe, Rosette, Michette: 12 ila 15 yaşlarındalar..
Genç erkekler:
Zelamir, Cupidon, Narsis, Zephire, Celadon, Adonis, Hyacinthe, Giyon: 12 ila 15 yaşındalar..
Sikiciler:
Herkül, Antinoüs, Brise-cul, Bande-au-ciel: Diğer dördünün ismi kitaptaki giriş bölümünde yazmıyor-
diğer bölümlerde yazıyodur muhtemelen de, bakmaya üşendim..

Bu ekip, şatoya gittiklerinde hikaye anlatıcılarının anlattıkları öyküleri dinliyorlar.. İlk bölüm (kitapta, en uzun anlatılan bölüm bu..) fanteziye giriş gibiyken, diğer bölümlerde işin içine çok daha fazlası dahil oluyor..

"22 Ocak:
104. öykü: Dişlerini parçaladı ve iğnelerle dişetlerini kopardı: Bazen yakıyordu..
105. öykü: Kızın elinin bi, bazense bikaç parmağını kırıyordu..
106. öykü: Ayaklarından birini çekiç darbeleriyle şiddetle ezdi..
107. öykü: Bi bileğini çıkardı..
108. öukü: Boşalırken ön dişlerine bi çekiç darbesi indirdi: Asıl zevki, önceden ağzını fazlasıyla emmekti..
O akşam Dük, Rosette'in bekaretini arkadan bozdu: Organı onun kıçına girdiği anda Curval küçük kızın iki korkunç acıyı aynı anda hissetmesi için bi dişini söktü.. Aynı akşam, ertesi günün kutlamalarını bozmamak üzere kız topluluğa teslim edildi.. Curval, kıçına boşaldığında (en son o kalmıştı..), küçük kızı sille tokat tüm gücüyle yere devirdi.."
Kitaptan..

Film ve kitabın farklılıkları hikaye düzleminde diil de, bunu yansıtış biçimlerinden kaynaklanıyo tabii.. Sade, meseleyi sadece ahlak düzleminde ele alıp, her ne kadar o dört kişinin miras, dolandırıcılık, cinayet gibi sebeplerle zengin olmasını anlatmasına rağmen, sınıf ayrımına girmiyor, dahası güçlülerin kendisinden daha güçsüz olanlara acı çektirme/bundan zevk alma dürtüsünü dünyanın düzeninin bozulmaması için gerekli bile görür, bu da yetmezmiş gibi doğrudan okuyucuyu muhatap alıp, ona ucuz ahlak dersi vermeye çalışırken, Pasolini filmdeki seks/tecavüz sahnelerinde özdeşleşmeyi acı verenler üzerinden diil de, acı çekenler üzerinden kurup, bunu da görsel/metinsel imgelerle (açılıştaki bilgilendirme notu, koruma/askerlerin üniformalarındaki gamalı haçlar, Hitler konuşması, yemek masasında söylenen şarkı..) destekliyor..

"29 Ocak:
138. öykü: İspanyol balmumu akıtarak iki gözü kör etti ve gözleri akıttı..
139. öykü: Bi memeyi kızgın demirle dağladıktan sonra kökünden kesti..
140. öykü: Kızı kırbaçladıktan ve becerdikten sonra iki kalçasını da kesti, bunları yediği rivayet ediliyordu..
141. öykü: Kızın iki kulağını kökünden kesti..
142. öykü: Yirmi parmağı, klitorisi, meme uçlarını, dilini kesti..
O akşam Aline dört arkadaş tarafından acımasızca becerildikten sonra (her ayak ve elinden bi arkadaş olmak üzere..) 4 parmağının kesilmesine mahkum edildi.."
Kitaptan..

Film, Baudelaire'den, Nietzsche'ye kadar bikaç kişiye referans veriyor: Dahası, bi sahnede kurban kızlardan biri, birisi "bizi niye yüz üstü bıraktınız??" diye haykırıyor (İsa-göndermeli..)
Ve fakat efektler korkunç, çekildiği dönemde dahi sırıtan penis/dil kesme, Cüneyt Arkın filmlerinde belki de daha iilerini gördüğümüz dağlama sahneleri var.. Dahası tüm oyuncular kasık peruğu kullanıyor..
Dük rolünde Paolo Donacelli, Başkan rolünde Aldo Valletti ve anlatıcılardan Maggi rolünde Elsa De Giorgi ve piyanist rolüyle Sonia Saviange oldukça iiler.. Piskopos rolündeki Giorgio Cataldi'yse Udo Kier'e fazlasıyla benziyor..

Sonuç olarak, elindeki malzemeden teknik ve dramatik açıdan sorunları da olsa, faşizm eleştirisi çıkardığı için Pasolini takdiri hak ediyor: O da gayet Sade gibi işin kolayına kaçabilir ve "dünyanın düzeni bu: değiştiremiyoruz, öyleyse kabulenmemiz lazım.." diyebilirdi..

*: Bu yazı Battle of Mice - Bones in the Water loopa alınmış bi halde yazılmıştır: "i've got a present for you: it's made from pieces of my skin.."
Read more

Marat/Sade





'67 yapımı aynı adlı oyundan uyarlanmış Peter Brook filmi..
Oyunun The Persecution and Assassination of Jean-Paul Marat as Performed by the Inmates of the Asylum at Charenton Under the Direction of the Marquis de Sade gibi, olağanüstü uzun bi isme sahip olduğunun farkında olsalar gerek, filme uyarlarken Marat/Sade gibi gayet kısa ve öz bi isim seçerek daha yerinde bi tercih yapmışlar ve ii de etmişler-
ki, başka bi uzun isim olarak da: "The Assassination of Jean-Paul Marat by the Narcoleptic Charlotte Corday.."'i önerebilirim: The Assassination of Jesse James by the Coward Robert Ford-göndermeli..

Şimdi bi kere, ben aslında tiyatro/grand guignol/kabare filan sevmem, Marat'nın hakkında pek de bi bilgim yoktu (cahillik d/iz boyu..)
Fakat film, aşırı didaktik bikaç pasaj dışında kopmadan kendini izletiyor..
Kısa bi özet geçiym: Marat, Fransız Devrimi liderlerinden biri, birisi: Ancak yakalandığı cilt hastalığı yüzünden hidroterapi görmekte, Simone Evrard'sa onun bakıcısı, Charlotte Corday'se onu öldürme planları yapan ve fakat narkolepsiden mustarip.. Dupere'yse bu ablaya platonik aşık olan/olmuş bi seks bağımlısı-
ki, film boyu penisi erekte halde ve pantolonundaki meni ıslaklığı lekesiyle dolaşıyor, ahah: Süferdi..
Filmin girişinde çoğu kişi bu şekilde tanıtılıyo filan: Coulmier ailesi oyunu hastanenin koğuşunda izlerken (bi neviinden vip..), diğer insanlar koğuşun dışındaki amfide izliyorlar-
ki, bizzat izleyiciyi hedef alan sahnelerin bolluğu da, izlerken diken üstünde olmanıza sebep oluyor..
Ve film, Marat'nın öldürülmesiyle climaxi yaşadıktan sonra, muhteşem bi finalle kapanıyo..

Didaktik monologlar/diyaloglar filan gırla filmde aslında ve tempoyu düşürüyorlar: Özellikle de Sade ve Marat'nın fikirlerini çarpıştırdıkları sahnelerde.. Bunun dışında anlatıcı, olayı düz cümlelerle diil de, kafiyeyle yazılmış dizelerle anlatıyor ki: İç bayabiliyor (aslında müthiş Türk filmi klasiği Geçim Otobüsü'yle birlikte "2 kült film birden.." şeysi yapılabilir, ahah: Ciddiyim..) Üstelik, müzikal sahnelerle anlatı sürekli bölünüyor-
ama o kadar başarılı ki bu müzikal sahneler, hem teknik/görsel, hem de işitsel anlamda: "Bi sonraki şarkı ne zaman başlayacak??" diye düşünmeden edemiyor insan-
brechtian punk-cabaret kült/ür../ünü daha iki buçuk sene önce keşfeden ben (diyelim bi Dresden Dolls olsun, bi Humanwine..) şarkılarla orgazm oldum desem yeri..
Bi de, görece sakin (diyelim bi 2 Foot Yard'ın takipçisi olduğu..) avant-garde şarkılar var ki, mis.. Ötesi..

Bunun dışında, tüm ekip bilinçli bi şekilde overacting bi oyun çıkarıyor, ancak, öylesine şahane bi sinerjiye sahipler ki, izlemesi inanılmaz zevk veriyor-
cucurucu, Kokol, Polpoch ve Rossignol'dan mürekkep ekipse, ayrı bi güzellik: Ancak, Rossignol ışıl ışıl: Hem sesi, hem de groteskliği: Hastası oldum ablanın.. Oyuncağını istiyorum.. Ya da o kocaman gözlük çerçevelerini..

Filmin en güzel sahnelerinden biriyse, kesinlikle Corday (ki, Glenda Jackson süfer..) ve Dupere düeti.. Marat'nın kabus sahnesi de olağanüstü etkileyici: Sade'ın sırtına Corday'in saçlarını sürdüğü sahne ve kaotik final sahnesi: Uzun zamandır bi finalden bu kadar keyif aldığımı hatırlamıyorum..
Müthiş bi film.. Deneyim..
Read more
Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...
 
Creative Commons License
This work is licensed under a Creative Commons Attribution-NoDerivs 3.0 Unported License.