Darren Aronofsky etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Darren Aronofsky etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Black Swan


[Darren Aronofsky'nin son filmi '10 yapımı Black Swan hakkında bir şey söylemeden önce bir itirafta bulunmam gerekiyor.. İnternetten indirip izledik bu filmi, sebebiyse basit: Dayanamamak.. Buradan beni (de..) yoldan çıkarmaya çalışan Tayfun'a en içten itlafımı sunuyorum..]

Filmin konusuysa şöyle: Gayet masum görünen ve hakikaten de öyle olan balerin Nina, annesiyle birlikte yaşayan bir kızımız.. Bağlı olduğu kurum yeni sezon için çalışırken başka bir balerin daha geliyor.. Kuğu Gölü seçmelerinde hem beyaz, hem de siyah kuğuyu canlandırma seçmelerinde siyah kuğuyu canlandırmada zorluk çekeceği aşikar olmasına rağmen başrolü kapan Nina, bir yandan annesiyle, bir yandan diğer balerin Lily'yle, diğer yandan yönetmeniyle, diğer yandansa rolüyle güçlü bir savaşa girişiyor.. Ve "mükemmel.." olduğunu hissettikten sonraysa artık ölebiliyor..

Öncelikle film, birden çok temayı hızlı bir şekilde özetleyip sunuyor.. Bunları adım adım çözmeye çalışacağım..
Anne-kız ilişkisi ve La Pianiste: Filmin bu bölümlerinde seyreltilmiş bir La Pianiste izliyormuşsunuz hissini bulmak mümkün.. Bir şey olamamış anne, korkunç, ancak pek de görünmeyen bir sadizmle kızına yön vermeye çalışıyor.. La Pianiste'te nasıl ki anne kızının elbiselerini keserek, onu sürekli kontrol altında tutarak vs.. Erika'yı "birey.." olarak görmekte zorlanıyor, dahası kurduğu baskıdan kaçış yolu bulmaya çalışan Erika'ya öfke patlamaları yaşıyorsa, buradaki anne de hemen hemen aynı aslında: Baleyi Nina'yı doğurduğu için bırakan annenin bundan dolayı Nina'yı suçlaması, onun üzerinde tam bir hakimiyet kurmasıyla sonuçlanmış: Tıpkı Erika'nın annesi gibi Nina'nın annesi de kızının en iyi olmasını istiyor: Ancak bu istek, "çocuğunun mutluluğunu isteyen anne.."den farklı: "Eser.."inin, narsisistik terime başvurursak vücudunun bir uzantısı gibi gördüğü kızının en iyisi olmasını, kızı için değil, kendisi için istiyor aslında.. Psikolojide çok sevdiğim bir cümle vardır: "Deliliğin birinci nesnesi annedir.."
Odasının her yeri pembe oyuncaklarla kaplı Nina, onları çöpe atıyor, annesine karşı geliyor, odasının kapısının arkasına koyduğu odunla onu "içeri.." almıyor, annesinin elini kapıya sıkıştırıyor: Bunların hepsi kendi varlığını onaylatma çabası: Nina'nın ilk önce annesine, onun vücudunun bir uzantısı değil, "ayrı.." bir birey olduğunu kabul ettirmesi gerekiyor..

Lily ve Nina Hanım'ın Gündüz Düşleri: Annesinin yoğun baskısı altında adeta mengenede sıkışmış vaziyetteki Nina, teknik açıdan belki "kusursuz.." ancak, yönetmenin de söylediği gibi "özgür.." değil.. Devreye giren Lily'yse Nina'nın anti-tezi: Alabildiğine fütursuz bir karakter, sigara içip, haplanıyor, dans ederken çok rahat, odaya kapıyı vurmadan girmesiyle bile Nina gibi değil: Lily, olanca rahatlığıyla Nina'yla takıldıktan sonra ertesi gün hiçbir şey olmamış gibi devam ederken, Nina bunu yapamıyor.. Kendisinin alternatifi olarak Lily'nin seçilmesiyle durumu Nina açısından daha da zorlaştırıyor.. Buradaki durum genel olarak kıskançlık gibi görünse de, aslında açgözlülükle alakalı-
melanie Klein sen bizim her şeyimizsin..
O muhteşem Envy And Gratitude'da der ki: "Kıskançlık öznenin en az iki kişiyle ilişki içinde olmasını gerektirir: özne, kendi hakkı olan sevginin rakibi tarafından elinden alındığına ya da alınma tehlikesiyle karşı karşıya bulunduğuna inanıyordur..
..
Açgözlülükse özneyi sürekli uyaran ama doyurulması imkansız bir istektir, hem öznenin ihtiyacından hem de nesnenin verebileceğinden fazlasına yönelen bi istek.. Açgözlülük, bilinçdışı düzlemde, memeyi boşaltmaya, kurutuncaya kadar emip tüketmeye ve tümüyle yutmaya yönelir esas olarak; başka bi deyişle, amacı yıkıcı içe yansıtmadır.."

Evet, Nina rolü, Lily'yi, yönetmeni, aslına bakarsanız kısaca her şeyi istiyor: Kıskançlık Lily'Nin gelmesiyle ortaya çıkmıyor, Nina'nın açgözlülüğü kıskançlığı doğuruyor: Lily'yle seviştiğini gördüğü rüyayı ele alalım: Onu arzuluyor.. Rol için alternatif seçildiğinde adeta krizlere giriyor, yönetmeni öperken ısırmaya yeltenmesi, ürkek çekingenliği, onu Lily'yle sevişirken görmesi.. Kendisinden önceki sezonların "little princess.."inin eşyalarını, ona benzemek için çalması.. Hepsi, hepsinin tam ortasında olma isteğinden kaynaklanıyor: Ancak bunun da şöyle bir etkisi var: İçindeki "iyi.." nesneleri yarı-bilinçli bir şekilde yok etmeye başlıyor: Aslında başından beri "kötü.."ydü, çok küçükken bile: İçine yansıttığı "iyi.." şeyler, onu kaygıdan koruyordu, ancak kaygıyla baş edemeyecek duruma geldiğinde hızlı bir şekilde onları yıkmaya başlıyor..

Ben'lik ya da Perfect Blue: İçe yansıtmanın yıkılmasıyla Nina'nın benliği de bundan zarar görmeye başlıyor haliyle: Bu noktadaysa başka bir film, Perfect Blue'daki imgeler aklıma geliyor ister istemez.. Black Swan Perfect Blue kadar kompleks bir film değil belki ancak, baş karakterlerin dönüşümleri ve zihin düzlemleri bağlamında paralellikleri fazlasıyla bulmak mümkün: Bir üstteki bölümle birlikte değerlendirildiğinde, Nina, içinden siyah kuğu'yu çıkarmak için çabalarken, ona dönüşüyor.. Bir bedende iki benlik, siyam ikizi: Zirvesini kendini bıçaklayarak bulan..

Sanatçı hissi ve seksüel uyanış bölümlerini de ele almayı düşünüyordum, lakin sıkıldım.. Şimdi de eleştiriler: Öncelikle filmdeki geçişler her ne kadar derdini anlatabilecek düzeyde olsa da, fazlasıyla köşeli, altı kalınca çizilmiş şekilde ifade edildiğinden göz yoruyor: En basitinden masumluğu illa peluş oyuncaklarla mı vermemiz gerekiyor?? Peluş oyuncağı olmasaydı Nina'nın derdimizi anlatmakta zorlanır mıydık?? Filmin görsel dili bu açıdan bana sorarsanız fazlasıyla tek düze ilerliyor: Öyle ki, fragmanda bile kendine yer bulan omuzdan tüy çekme sahnesinde olduğu gibi, psikolojik gerilimi "somut.."laştırma çabaları filmine göre gayet işlevsel olabilir, ancak bu filmde -bence, yerini bulmuyor..

Aronofsky'nin Fountain sonrası klasik-sinemaya doğru yol alması kendi tercihi de, bana sorarsanız sağlam senaryosuna, sinematografisine rağmen ruhsuz bir film Black Swan..
Read more

The Wrestler


Aronofsky'nin son filmi The Wrestler, Fountain'ın gişede iki seksen yatması dolayısıyla daha mainstream bi proje haliyle-
sinema tarihi bu tür facialar ardından ülkesine geri dönen, film çekemeyen, memur yönetmene dönüşen (ki, bunun son örneği de M. Night Shyamalan oldu..) kişilerle dolu..
Bu bakımdan Wrestler'ın daha "kolay.." bi anlatısı ve çoğu kişiyi etkileyecek dramatik bi yapısı var, lakin kazın ayağı pek de öyle diil..

Randy adlı güreşçimiz 80lerde altın çağını yaşamış biri, birisi: Ama sonrasında hayat onun için pek de ii gitmemiş: Haftasonları çeşitli gösterilere çıkarken, geri kalan zamanlarında markette çalışıp, striptiz kulübüne giderek geçiriyor: Kirasını bile ödemeyediği dönemleri oluyor filan.. Bi de kızı var, uzun zaman önce terk ettiği..

Pam adlı ablamızsa Randy'nin müdavimi olduğu striptiz kulübündeki "kız.."lardan biri, birisi ve fakat, işler onun için (de..) eskisi gibi diil: Müşteriler kendisini pek beğenmiyor, diğer kızlar iç çamaşırlarında banknot koyacak yer bulamazken, bu ablamız bahşiş alamıyor pek.. İşte bu iki "modası geçmiş.." insan birbirlerini bulmaya çalışıyorlar..

Randy bi gösteriden sonra kalp krizi geçirip, üzerine de açık kalp ameliyatı olunca güreşi bırakmasını salık veriyor doktor, Pam'in tavsiyesine uyan adamımız kızıyla kötü olan ilişkisini düzeltmeye çalışıyor ve fakat, o da olmuyor.. Ve Randy ringlere geri dönüyor.. Pam de işi bırakıyor filan..
Bildiğin klişe çorbası: Artık işlene işlene eprimiş bi hikayenin böylesine etkileyici olabilmesini birden fazla etkene bağlamak mümkün, de sadece bi-iki noktaya değinip geçicem: Mickey Rourke faktörü.. "E aynı Mickey'nin hayatı.." şeklindeki paralelliği film, lehine çevirmekte son derece başarılı..
Ve sinematografisi: Hakkaten teknik açıdan ii bi iş Wrestler.. Ancak, bu bile fecii klişeye bulanmış yapıyı perdelemeye yetmiyor..

Dahası, filmin son sahnesi dahi öylesine "görkemli kaybedenler.." soslu ki, etkileyici olması gereken bu sahne fecii yapay hale geliyor: Randy-Ayatollah (ülke metaforu..) karşılaşmasının da tesadüf olmasını diliyorum.. Öyle işte.. Beni fena halde sıkan bi film Wrestler.. Marisa Tomei'nin "üzgün striptizci.." "şov.."unu izlemektense, Planet Terror'ın açılış sahnesindeki Cherry Darling şovunu tercih ettiğimi de belirtiym :))
Read more

The Fountain


Aronofsky'nin üçüncü uzun metraj filmi The Fountain müthiş bi stile sahip olsa da, öylesine berbat bi film.. Bu berbatlığın sebebine gelmeden önce filmin çokça sorunlu geçen yapım süreci -ve tabii ki sonrasından, bahsetmek lazım..

Requiem For A Dream'den sonraki projesini "hayatının filmi.." olarak tanımlayan Aronofsky, projede Cate Blanchett ve Brad Pitt'e rol vermeyi istemesine, hatta Brad Pitt'in rolü kabul etmesine, 70 milyonluk bütçeyle yola çıkılmasına ve film için setlerin hazırlanmasına rağmen, Brad'in projeden çekilmesinin ardından, hazırlanan setler de çöpü boylamış haliyle.. Sonrasındaysa Russell Crowe düşünülmüş Brad yerine ve fakat, kendisi başka bi filmle meşgul olduğu için teklifi kabul edemeyince, Aronofsky projeyi ertelemeye karar veriyor: Ve fakat kafasında sürekli bu proje olan, hatta Batman serisinin yönetmenlik teklifini dahi geri çeviren abimiz, bütçesiz bi şekilde işe yeniden koyuluyor.. Warner Kardeşler projeye bu defa 35 milyonluk bütçe ayırmayı kabul edince Hugh Jackman'la anlaşılıyor ve fakat film de blue-box önünde çekilmeye başlanıyor.. Beklentiler en üst seviyeye çıkmışken (dile kolay 6 yıllık bi süreçten bahsediyoruz..), sadece Amerika'da 1472 salonda gösterime çıkan film tam anlamıyla "batıyor.."

Venedik'teki ilk gösteriminde yuhalandığı sır diil filmin: Hemen ardından "A Space Odyssey.." paralelliği kurulmasına rağmen ("eö, o da en başta anlaşılamamıştı ve fakat sonradan iade-i itibar edildi.."), film bütçesinin yarısını bile gişeden kaldıramayınca Aronofsky de sessizliğe bürünüyor haliyle-
bu bakımdan -şimdilik, son filmi oldukça manidar..

Filminse temel sorunu, konusu: Hepsi aynı kapıya çıkan tek bi söylemini, öylesine sakız gibi uzatıyor, leitmotiflerle seyircinin gözüne sokuyor, aynı şeyi farklı mizansenlerle onlarca defa ortaya koyuyor ki, tüm bu sıkıcı (ve fecii grotesk..) hali, bi noktadan sonra gülünç olmaya başlıyor.. Hikayeyi lineer olarak özetlersek mevzu şu:
Bi adam var, doktor.. Karısıysa beyninde tümör olan ve "The Fountain.." adlı kitabını bitirmeye kasan bi ablamız.. Ne var ki, eşinin durumu giderek kötüleşiyor ve tam da çözümü bulmuşken eşini kaybeden abimiz ne yapacağını bilemiyor.. Ana hikaye bu olmasına rağmen, iki yan hikaye daha var-
ki, bu iki hikaye birbirini tamaml/amaya çalış../ıyor..
Ablamızın yazdığı The Fountain 16. yyda geçiyor: İspanya kraliçesi oldukça zor durumda, zira Inquisitor Silecio kraliçeyi öldürmek istiyor: Kraliçe de emrindeki bi askeri bi Maya tapınağını bulmak için görevlendiriyor: Bu Maya tapınağındaysa Hayat Ağacı var: Ki, "ölümsüzlük bu hayatın usaresinde gizli.." Adam, uğraşa uğraşa tapınağı buluyor ve fakat tapınak koruyucusu onu yaralıyor: Bu noktada ablamız yazmayı bırakıp, eşinin kitabı "bitir.."mesini istiyor-
filmin-sevicileri neden bitiri tırnak içinde yazdığımı anlamışlardır herhalde :))

Ve fakat, adamımız korkuyor: Neden korktuğuna gelince: Ölüm.. İşte bu noktada da diğer yan hikaye karşımıza çıkıyor: 2500'te bi uzay yolcusu da bi nebulanın içine yolculuk ediyor: Yanında da ölmeye yüz tutmuş bi ağaç var: Ve fakat nooluyor, 1500lü yıllarla 2500lü yıllar kesişiyor ve adamımız ölmeyi "kabulleniyor..", niyçün: Sevdiğini yaşatmak için..

Bu kadar: Açıkçası filmin mistisizme böylesine referanslar vermesi ii hoş da, tüm bu çaba hakkaten sonuçsuz kalıyor: Filmin metinsel/görsel düzleminin sanki çok giriftmişçesine sürekli kendini tekrar etmesi öylesine boş ki, insan ne dese bilemiyor sahiden.. Bi noktadan sonra yönetmene "bitir.." diyesi geliyor insanın-
en azından benim..

Yanisi: Çok fazla şey söylüyormuş gibi yapabilmesini görselliğine borçlu olan film, ne yazık ki aslında hiçbişii söylemiyor..
Read more

Requiem For A Dream


"Harry.. Bugün gelebilir misin??"
"Eet.."
Çok az (hatta sadece 7..) filmde içimi böylesine dağlayan diyalog (gerçi bi tanesi monolog..) var.. Bi tanesi de bu filmde.. Konuşma birbirine umut vererek sürse de, Marion gözyaşını siliyor.. Ve partiye gidiyor..

(Arkadaşlarını kastederek..) "Bana ihtiyaçları yok.. En güzel yerde ben oturuyorum: Neden biliyor musun: Çünkü televizyona çıkacağım??"
Sara, hastanede arkadaşlarını kesilmiş saçlarıyla karşıladığında ve onlar hastane bankında birbirlerine sarılıp ağladıklarında, Sara tv şovunda kendi mutlu sonunu izliyor.. Artık bu noktada nefes almak istiyor insan..

[Böylesine duygusal bi giriş yapmayı planlamıyordum aslında..]
!f'in ilk senesinde izlediğimde hissettiklerim zamanla azalsa da, filmi yazmak için yeniden izlediğimde yine aynı sahnelere aynı tepkilerle (ağlama isteği..) karşılık verdim.. Böylesine soğuk olmasına rağmen aynı zamanda insanın boğazına takılan bişii, film.. En büyük gücünüyse, tabii ki Hubert Shelby Jr..'ın romanı, kurgusu ve Clint Mansell imzalı olağanüstü müziklerinden alan filmin öğelerinden diil de, özellikle kurgusundan bahsetmek istiyorum..

Eğer "bu.." hikayeyi lineer bi şekilde anlatsaydı film, muhtemelen "bu.." kadar etkileyici olmazdı, olamazdı.. Bağımlılık olayının doğasına uyacak şekilde bissürü leitmotife ve fecii kesmelere başvuran film, video-klip estetiğiyle birlikte zamanının ruhunu yakalıyor-
ki bence filmin en büyük başarısı da bu..

Marion, uyuşturucu ya da para için zorda kaldığında birlikte oluyor.. Ty'sa Big Tim'e "ne isterse vereceğini.." söylemesine rağmen, mal alamadığını söylüyor misal bi yerde.. Arnold'la son sevişmesinde ışıkları kapatmasını isteyen Marion'ın, öncekilerde ışığın açık ya da kapalı olmasıyla ilgilenmediğini öğreniyoruz-
gelicem buna yine.. Ve tabii ki Big Tim'e oral seks yapması ve "ass to ass.." sahnesi-
ki, bu sahneyi izlerken duyduğum hissin benzerini (hatta aynısını diyelim..) They Shoot Horses, Don't They'de de duyuyorum-
şurada bahsetmişim bundan, hımm..

Bağımlılık/yerleşik estetik kalıplar ve onlara uymanın zorunluluğunu film Sara üzerinden öylesine güzel işliyor ve Ellen Burstyn o kadar muhteşem oynuyor ki, diğer karakterlerin uyuşturucu bağımlılığı sönük kalıyor bunun yanında: Yalnız ve yaşlı olduğu için (kendisi böyle düşünüyor..) tutunacak hiçbişiiysi kalmayan Sara'nın tvye çıkma ihtimali onu hayata bağlıyor.. Bi bakıma kurban olmayı seçiyor Sara.. Gelen formu doldurup, zarfı öpüp posta kutusuna attığında ne kadar sevinçli ve eminse, tv binasına gittiğinde de şova çıkacağından o kadar emin.. Hiçbi değişiklik olmuyor.. Yine yalnız ve yaşlı.. Hala tvye çıkacağı günün hayalini kuruyor, insanların ondan hoşlanacağı fikrinin..
Marion da: Aynı: Önceden de kendisine "dünyadaki en güzel kızsın.." iltifatları edilmiş olmasına rağmen, o, sadece Harry'nin söylediğini ciddiye alıyor.. Sadece onun yanında kendini "birey.." gibi hissediyor.. Sadece ailesiyle olan ilişkisiyle sınırlandırılamayacak bişii bu: Bu birey olamama durumunu öylesine içselleştirmiş ki Marion, gayet ii olduğu tasarım işini bile yapmıyor, yapamıyor: Kendi başına yaptığı çizimleri ondan başkası görmüyor, onları yırtıp atıyor.. Sonra Ty ve Harry, uyuşturucu konusundan para kazanacaklarından bahsederken -belki de farkında dahi olmadan, Marion'dan bahsetmiyorlar: "Benim payım ne??" diye sormak zorunda kalıyor.. Ve Harry, para kazanmak için Marion'ı Arnold'a gönderiyor.. Marion bişiiler ima etse de, bu -artık, Harry için önemli olmuyor.. Ve o diyalog sahnesi.. "Birey.." olmaktan vazgeçen Marion, kurulu düzeni kabullendiği/-ebildiği için finalde gülümseyebiliyor: Sara'ysa hala itaat etmediği için..
Küvette atılan çığlık.. Bi rüya için ağıt..

*: Bu yazıyı, teü, Lux Aeterna eşliğinde yazdım..
Read more

Aronofsky Filmografisi: #1 Pi


Darren Aronofsky'nin ilk uzun metraj filmi Pi, derinlikli görünmeye çalışırken, sığlığın içine hapsoluyor.. Siyah-beyaz fecii grenli görüntüsüne ve sıkı soundtrackine çok şey borçlu olan film, söylemeye çalıştıklarının ağırlığı altından kalkamıyor maalesef.. Dahası bi noktadan sonra şirazeden çıkıyor..

Max, matematikle uğraşan biri, birisi.. 6 yaşındayken annesi ona güneşe bakmamasını söylediği halde, baktığı için gözlerinde bi sorun oluşuyor ve bu olaydan sonra dayanılmaz baş ağrıları çekmeye başlayan Max, sürekli ilaçlar kullanıyor.. Atakların geleceğini sağ elinin baş parmağının titremesinden anlayan Max, insanlardan soyutlanmış bi hayat yaşıyor: Görüştüğü (ve go oynadığı..) tek kişi kendisi gibi bi matematikçi olan Sol.. Sol'sa pi sayısını araştırırken bundan vazgeçiyor.. Max, Sol'un araştırmasında bazı şeyler bulduğu ve korktuğunu düşünüyor.. Kendisinin şöyle bi düşüncesi var: Doğadaki her şey sayılardan ibaret.. Dünyayı bu şekilde algıladığı için bi zaman sonra işler çığrından çıkmaya başlıyor onun için.. Zira, bilgisayarı bi gün 216 rakamdan oluşan bi sayı çıktısı verip "yanıyor.." Ve kasasına bakarken orada bi karınca gören Max, bunu araştırıyor vs..

Filmin başından beri Max'in peşinde olan Marcy'yse Max'e reddemeyeceği bi teklif yapıyor: Çalışmalarında kullanmak için henüz piyasaya çıkmamış bi çipi Max'e çalışması için veriyor.. Bi de Lenny var: O da bi numerolojist.. Eski Ahit'teki bi şifreyi arayan ekibin üyelerinden.. Max, araştırmalarına devam ettiğinde bişii bulamıyor ve fakat bu süreçte baş ağrıları, bunlara eşlik eden halüsinasyonlar ve burun kanamalarından giderek daha fazla yoruluyor.. Sol'la tartışan Max, adamın evine bi daha gittiğinde onu göremiyor ve fakat o sayıyı Sol'un da bulduğunu görüyor.. Derken Marcy Max'i sıkıştırıyor, sayıyı bulmasına rağmen neden onlara vermediği dolayısıyla Max'e köpüren Marcy, adamı elinden kaçırıyor.. Bu sırada Lenny'nin "eline düşen.." Max, o sayının bu abiler için önemini öğreniyor filan.. Ve climaxte beynini matkapla deliyor.. Sonrasında daha mutlu oluyor..

Film, gayet güzel başlamasına rağmen, birden şirazeden çıkıyor: Max ve Sol o 216 haneli sayıdan bahsederken Sol, o sayıların bilgisayar kendi "bilincine.." vardığı için yandığını söylüyor.. Ve bu noktadan sonra film, metafiziğe kapı aralıyor ve bi daha bunu kapatmıyor: Yahudi ekip, bu sayının Tanrı'nın adı olduğunu söylüyor ve bu yüzden Lenny gibi bi araştırma ekibiyle Eski Ahit'teki bu "şifreyi.." aradıklarını belirtiyor.. Max'se, Tanrı'nın kendisinin "seçilmiş.." olduğunu söylüyor.. Da, işte bu "seçilmiş.." mevzuu ve dahası filmin fütursuzca içine daldığı dini-felsefi zemin (Kabala..) filmi itici bi hale sokuyor: Zira, karşımızda büyük laflar ediyormuş gibi görünmesine rağmen, fecii güdük bi film: İki-üç dini-felsefi gönderme ve bikaç matematik teorisini anlatmakla bu işler yürümüyor maalesef.. Filmin bütçesinin düşük olmasıyla da alakası yok tabii bu söylediklerimin: Metni oldukça yüzeyde dolaşmasına karşılık, karakterlerine fecii "misyon.."lar yükleyen filme ayılıp bayılmak ya da köşeye atmak size kalmış ve fakat, handiyse "çöp.." bi film bence Pi..

Pi'ın tüm bu metinsel yüzeyselliğine rağmen, Max'in paranoid-şizofren olabilme ihtimali de var: Ki, böyle bi durumda "seçilmiş.." mevzuu ve halüsinasyonları daha da "anlaşılabilir.." kılınabilir, eet.. Ve fakat bu da filmi "farklı.." okumaya yetmiyor gibi.. Grenli görüntü ve atmosfer her şeydir, metin hiçbişii, eheh..
Read more
Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...
 
Creative Commons License
This work is licensed under a Creative Commons Attribution-NoDerivs 3.0 Unported License.