Peter Jackson etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Peter Jackson etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

The Adventures of Tintin



Steven Spielberg'ün '11 yapımı filmi The Adventures Of Tintin üzülerek belirtmeliyim ki, beklediğimden de kötü çıktı.. 

Filmin hikayesi şöyle: Uzun zaman önce Haddock ve Sakharine'in büyük dedeleri karşı karşıya gelirler, 200 kglık altın ve değerli mücevher taşıyan Unicorn gemisi batar.. Haddock, Unicorn'un üç tane maketini yapıp içlerine bir sır saklar: Sırrı sadece Haddock soyundan gelen birinin çözebilir, zira sır kuşaktan kuşağa aktarılagelmiş.. Günümüzdeki Sakharine'se boş durmaz ve Haddock'u sürekli sarhoş tutarak gemisini ele geçirir.. Tintin'se Unicorn'un maketini br antikacıdan almasıyla olaylara dahil olur.. Olaylar gelişir film devam filminin geleceğini söyleyerek biter..

Filmi izlerken hiç şaşırmıyorsunuz: Her şey son derece bildik şekilde ilerliyor.. Hatta öyle ki, film bir yerden sonra ciddi anlamda sıkıcı olmaya başlıyor.. Bittiğine sevinip, salondan çıkıyorsunuz.. Filmin temel sorunu, bildik olması değil: Örneğini defalarca izlediğimiz bir gizemli-aksiyon filmi olmasında.. Kendi klişelerini oluşturan alt-tür uzun dönemdir oldukça karlı bir yatırıma dönüşmüş olsa da, orta ve uzun vadede son derece çoraklaşacağa benziyor.. Çünkü filmler "o denli" birbirinin aynısı ki, The Adventures Of Tintin'de içerik açısından "yeni" hiçbir şey yok.. Tek yeniliği motion-capture yöntemiyle çekilmiş (başka) bir animasyon olması.. Ancak, şunu da belirtmeliyim ki, evet, Tintin'in animasyon kalitesi olağanüstü güzellikte ve fakat, uzun zamandır bunu "üstünlük" olarak görmüyorum: Bir dönem filmi nasıl ki dönem atmosferini canlandırarak işe başlıyorsa, bir aksiyon filmi nasıl ki etkileyici sahneler içermek için çabalıyorsa; bir animasyonun da teknik açıdan "iyi" olması gerekiyor..
Yanisi: '11 yılında bilgisayar (cgi) teknolojisi bu denli ilerlemişken, animasyon bir filmin "teknik" üstünlüğü o filme artı puan getirmek için uygun bir kriter değil benim açımdan.. O yüzden Tintin'in animasyon kalitesini konu etmeyeceğim..

Artık şuna kanaat getirdim: "Büyük" filmlerin hesapçı ("herkese hitap etmeliyim") yaklaşımlarının dışında kalmaya başlamışım: Komik bir sahne var, ardından daha önce görmediğimiz bir aksiyon sahnesi, biraz gizem, gelişen dostluk, kişiliğin değişimi, merkantalizmin hala etkisini yitirmemiş olduğu gördünüz mü, yine komik bir sahne, yine bir aksiyon diye giden (ve filmin türüne göre üç aşağı beş yukarı aynı şablonla ilerleyen) bu dizgeden son derece sıkıldığımı Tintin'i izlerken (belki bir 10 sn hariç) bir kez daha fark ettim.. Hayır, benim istediğim sinema bu değil.. Sinemanın doğası gereği entertainment amacıyla bile izlemeye başladığım Tintin'de bile sıkılıyorsam, yapacak pek de bir şey kalmamış demektir..

Filmden en çok zevk aldığım o 10 sn'ye gelirsek eğer, hepsi de sahne geçişlerinden ibaret: Maddock, Tintin ve Snowy'nin filikasının açık denizdeki halinden sokaktaki su birikintisine geçişe ve Maddock'la Tintin'in el sıkışmalarından çöl sahnesine geçişe hayran oldum.. Olağanüstüydüler, ancak hepsi de bu..

Ayırt edici hiçbir özelliği olmaması filmin korkunç bir şekilde aleyhine işliyor bana kalırsa.. Önemli olan teknik değil Spielberg, (aklıma ilk gelenler) bir Miyazaki, bir Svankmajer, bir Trnka gibi "yepyeni" görünen şeyler anlatabilmek.. 

Tintin de öyle bir karakter ki, su altından yüzse bile perçeminin dikliği bozulmuyor..

Read more

The Lovely Bones


The Lovely Bones'un fragmanını ilk izlediğimde içimde çok garip bi his kalmıştı: King Kong'u izlediğimdekine benzer bi his diyebileceğim bu his sayesinde beklentimi hemen minimuma düşürmüştüm, hayal kırıklığımı azaltmak için: Ve fakat bu da yeterli olmadı: Lovely Bones, fazlasıyla kötü bi film/proje..

Filmin Oscar için (Oscar bi metafor sadece, eet..) çekildiği öylesine bariz ki, Clint Eastwood filmleri gibi duruyor, eheh: neysse,, Peter abimiz film yaş sınırı almasın, gişesi sağlam, "ciddi.." ve "görkemli.." olsun böylece ödül radarına girsin diye öylesine kasmış ki, zaten çok da fazla bi anlam barındırmayan öyküyü iiden iiye -iice, harcamış-
buna gelicem yine..

Susie, 14 yaşında komşusunun tecavüzüne uğrayıp öldürülüyor.. Ve fakat cennete gitmeyi/ reddedi../p, arafta kalmayı seçiyor: Ailesini, Ray'i ve onu öldüren komşusunu izliyor.. Aslında unutulmaktan korkuyor Susie, ve bu yüzden cennete bi türlü gidemiyor-
bi de Ray'le öpüşememenin uktesiyle..
Babasının onu hiç unutmayacağını anlayan Susie, sonunda cennete gidiyor ve bize mutlu ve uzun bi hayat diliyor..
Dilemesine de, bu/nlar filmi kurtarmıyor ne yazık ki..

Öncelikle şunu belirteyim: Gayet "minimal.." olması gereken sahnelerde dahi, Peter Jackson kendisini tutamıyor, Araf sahnelerine herhangi bi lafım yok ve fakat, sıradan bi banliyö sokağı, ev içi sahnelerinde dahi abartılı yönetmen trüklerine başvurması filan cidden bi zaman sonra iç baymaya başlıyor: Zorlama gerilim ("her gece aynı rüyayı görüyorum, o eve girersem bi daha çıkamayacağımı biliyorum.."), zorlama mizahla ("35 yaş genç diildir, Groovyteen..) ve zorlama bi aile dramıyla (annenin evi terk etmesindeki tek sebep adamın işiyle meşgul olması sanırım.. Başka bi sebebi varsa da, ben kaçırdım demek ki..) birleşince film de giderek kan kaybetmeye başlıyor.. Oysa, Peter Jackson, gerilim yaratma konusunda son derece başarılı biri, birisiyken, dahası fecii komik filmlere imza atmışken, dram (ve cinayet..) konusunda da başyapıt düzeyinde işler çıkarmışken bu filmin neden böyle olduğu sorusu da cevaplanmayı bekliyor haliyle: "Neden ha neden??"

Filmin başka bi sorunu da, pedofili ve ceza konusundaki tavrı: Önce ceza konusundan başlayalım: Filmin bireysel adaleti savunmaması/onaylamaması ii bişii, ve fakat Susie'nin kardeşinin "delil.."i bulmasına ve ananesine göstermesine rağmen suçlunun yakalanmayıp, Tanrı'nın adaletiyle "ceza.."landırılması fazlasıyla naif kaçmış-
filmin uyarlandığı kitabın yazarı Alice Sebold, 17sinde tecavüze uğramış: Ki, kitap da otobiyografik izler taşıyor muhakkak: Ve fakat kendisi şikayetçi olup, suçlunun ceza almasını sağlamış..

Filmin pedofili konusuna eğilmeyişi, daha doğrusu sadece ima etmesi bi bakıma mazur görülebilir (zira filmde Susie'nin tecavüz ve öldürülme sahneleri de gösterilmiyor..), ve fakat diğer yandan katili sadece küçük yaştaki çocukları öldüren biri, birisiymiş gibi tanıtıyor ki, kaş yapayım derken göz çıkarıyor adeta.. Ki, bunu da -yine, gişe kaygısına bağlamak istiyorum..

Öyle işte.. Susie'nin devasa gözleri, anane rolündeki Susan Sarandon ve acılı baba rolünde Mark Wahlberg oldukça iiler..
Read more

Heavenly Creatures


Peter Jackson'ın bu ağır ve ciddi filmi, Braindead sonrası insanları şaşkınlığa uğratmış olsa gerek.. Türkiye'de gösterime girmediği için yakın çevremden feedback alamadığım filmi, Lord Of The Rings sonrasında izlemiştim ilk kez..

Film, Yeni Zelanda'daki Christchurch kasabasının tanıtımıyla açılıyor: Sonrasında filmin sonunu izlieyip, kararan ekranda çıkan yazıyla başa dönüyoruz.. Film, Pauline Yvonne Parker'ın, Juliet Marion Hulme'la olan arkadaşlığını Pauline'in '53 ile '54 yılları arasında tuttuğu günlüğü baz alarak bu iki genç kadının işlediği cinayeti anlatıyor.. Arada bi kullanılan dış-sesse, Pauline'in günlüğünden bire-bir alınmış..

Pauline, içine kapanık bi kız, pek arkadaşı yok.. Derken sınıfına yeni bi öğrenci, Juliet, geliyor.. "Aslında.." İngiliz olan Juliet'se, nasıl derler, hayat dolu, enerjik bi tip.. Daha dersin ilk dakikalarında hocasının hatasını düzeltiyor filan.. Sonra resim dersinde iki kız birlikte çalışmak zorunda kalıyor-
partnerleri yok zira.. Ve ilk kez o zaman konuşuyor Pauline..

İkili arasındaki dostluk gün geçtikçe ilerliyor.. Sürekli birlikte takılmaya başladıktan kısa bi süre sonra kitap yazmaya başlıyorlar: Kitaptaki karakterlerin kullandıkları üslupla birbirlerine mektuplar yazıyorlar-
ki, o mektuplar bilinçdışının bilince olan etkisini göstermesi bakımından işlevsel.. Oldukça..

Pauline'in ailesi pansiyon işletiyor, Juliet'se zengin bi ailenin kızı: O güne kadar genelde Julietlerde vakit geçirirken, bi gün Paulinelere konuk oluyor Juliet: O sahnelerde Pauline'in ailesinden utandığını anlıyoruz: Nefretin başlangıcı oluyor bu..

Derken, bi akşam Pauline, pansiyondaki bi çocukla yan yana uyurken babası onları "basıyor.." Ertesi sabah çocuk kovulurken, o günün akşamı Pauline, çocuun yanına gidiyor: Sevişiyorlar..
Juliet'se tüberküloz hastası: Ve Yeni Zelanda'ya gelme sebebi de oranın ikliminin kendisine ii gelecek olması.. Ve fakat onun ailesinde de işler beklenildiği gibi gitmiyor: Hastaneye yatırılan Juliet, babasının görevden alınmasını ve anne ve babasının boşanmasıyla da yüzleşmek zorunda kalıyor..

İki kız, birbirlerine Gina ve Deborah olarak hitap ederken, Juliet'in hastalığı için Güney Afrika'ya gitmek zorunda kalmasıyla çok daha fazla zorlanıyorlar: Birlikte gitmeyi düşünen çiftin karşısına önce aileleri, sonra da Pauline'in pasaport almak için ailesinin iznine ihtiyaç duyması ve son olarak da parasızlık çıkıyor: Son günlerini birbirleriyle geçirmek için "izin verilen.." kızlar, sevişiyor ve plan yapıp, eyleme geçiyorlar: Pauline'in annesini öldürmek için..

Film, yazılarla bitiyor.. Bu kısmı da fazlasıyla spoilera girdiği için yazmayayım.. Oyunculuklar cidden olağanüstü.. Film de.. De, Pauline rolünde Melanie Lynskey cidden çok başka..




Read more

Braindead


Peter Jackson'ın bu filmi, izlediğim en eğlenceli filmlerden biri, birisi, hakkaten öyle böyle diil..

Hikayesi de şu, Kafatası Adası'ndan Wellington Hayvanat Bahçesi'ne fare-maymun karışımı bi canlı getiriliyor (bu açılış sahnesi..)
Sonrasında filmin kahramanlarından Paquita'yla tanışıyoruz.. Bakkalda çalışan Paquita'ya babannesi tarot bakıyor ve hayatının erkeği karşısına çıktığında onu nasıl anlayacağına dair işareti gösteriyor.. Bu sırada dükkana Lionel geliyor ve onun sakarlığı o şeklin oluşmasını sağlıyor: Paquita hemen çocuua aşık oluyor tabii.. Ve fakat Lionel'ın annesinin bu ilişkiye sıcak bakmayacağını anlamamız çok da uzun sürmezken, bi gün her şeyler tersine dönüyor..

Lionel ve Paquita hayvanat bahçesini gezerken, onları takip eden Lionel'ın annesini fare-maymun ısırıyor-
ki, kadın da bunun altında kalmıyor tabii..
Ve fakat giderek tuhaf davranmaya başlayan ve yaraları iileşmeyen anne Paquita'nın köpeğini yediğinde ve hemşisreyi de ısırdığında Lionel, annesinin zombi olduğu gerçeğini kabulleniyor ve ikisini evin bodrumuna kilitleyip, onları sakinleştiricilerle idare etmeye çalışıyor.. Annesinin cenazesinde olaylar daha da kontrolden çıkıyor ve o akşam 5 kişi daha zombiye dönüşüyor-
pederin "Tanrı adına.." zombilerle savaşması da bi fayda etmeyip kendisi de zombiye dönüşüyor, ertesi gün hemşireyle sevişiyo bile, film hakkaten delicesine komik..
Evde, Lionel'ın amcasının partisi sırasında olaylar iice kontrolden çıkıyor ve Lionel'la Paquita tüm zombilerle savaşmaya başlıyor-
ki, kesintisiz süren bu sahneler hakkaten süfer eğlendirici..

Filmde en çok Lionel'ın bebek zombiyle parka gittiğinde meydana gelen olaylarla, Lionel'ın annesinin yemeğe hazırlanması, yemek sırasında kendi kulağını yemesiyle son bulan sahnelere yarılıyorum her seferinde..

Hakkaten müthiş bi film, Psycho parodisinin yanı sıra, filmin son sahnesindeki çocuunu yeniden içine alan anne ve yeniden doğum şeysi de tuhaf, adını koyamadığım garip bi hüzün taşıyor.. Paquita rolünde Diana Penalver hakkaten süfer..

Read more

Bad Taste


Peter Jackson'ın ilk uzun metraj filmi Bad Taste, gayet eğlenceli bi film.. Şu film ilk gösterime çıktığında "biliyo musunuz, 'bu adam..' ilerde Yüzüklerin Efendisi'ni çekecek, hem de muhteşem olacak.." deselerdi, sanırım herkesler b-film esprisi sanır ve gülerdi.. Ama işte, hayal gerçeğe de dönüşebiliyormuş, neysse,, konu bu diil, Bad Taste..

Filmde ilk göze çarpan, tam bi prodüksiyon faciası olduğu.. Ki bu his, film boyu peşinizden ayrılmıyor ve fakat, her b-filmin kendine has yapısı burada da var: Bad Taste de, son derece "özgün.." bi iş, en azından mizahı süfer..

Hikayesi şu: Bi grup uzaylı, Kaihoro kasabasına gelir ve orada yaşayan tüm halkı öldürür (75 kişi..), Astro Soruşturma ve Savunma Servisi'nden ilk olarak Barry ve Derek olayı araştırmak için oraya gittikten bi süre sonra uzaylıların bi tanesini rehin alırlar ve fakat Barry bi tanesini öldürür ve kovalamaca başlar.. Ozzy ve Frank de yine aynı servistediler ve ikisine yardım etmek için yola koyulmuşlardır.. Ayrıca Giles de var, ki kendisi bi yardım toplama kuruluşunda, kapıya bıraktığı yardım zarflarını toplamak için Kaihoro'ya geliyor..

Uzaylı grubu Derek'e saldırıyor ve kendisini bi süre öldü sanıyoruz, Barry diğer arkadaşlarıyla buluşuyor ve üçü uzaylıların yaşadıkları eve saldırma planları yapıyorlar.. Evde, bi fast-food yiyecek şirketinde çalışan uzaylıların insan etinden çeşitli ürünler (hamburger, nugget vs..) hazırlamak ve bu ürünleri piyasaya sürerek diğer rakip şirketi piyasadan silmek için dünyayı "istila ettiğini.." anlıyoruz.. Öldürülen kasaba sakinlerinin "yağları atıldıktan sonra.." bikaç koliye sığabilmeleri de hoş bi ayrıntıydı-
auckland'daki insanların öldürülmelerinin Barry için "kabul edilebilir.." olması gibi-
filmin mizahı hakkaten süfer..

Ekibimiz tüm uzaylıları hakladıktan sonra, ikinci aşama başlıyor; insan görünümünde olan uzaylılar, kendi formlarına geçip, yeniden saldırmaya başlıyorlar ve Frank'in arabası bundan zarar gören tek şey oluyor-
ekibimizden kimse ölmüyo tabii ki, eheh..
Yeniden çatışmaya başlayan ekibimiz, yine yüzümüzü kara çıkarmıyor (sadece Ozzy yaralanıyor..) ve uzaylı grubun başkanı yanındaki insan eti örnekleriyle kendi gezegenine doğru yol alıyor.. Ayıldıktan sonra tek derdi beynini kafatasının içinde tutmak olan Derek, başkanı öldürerek "yeniden doğuyor.."

Peter Jackson, Derek ve uzaylılardan biri, birisini canlandırıyor, oyunculuklar fecii tabii ki, de Barry'ye diğerlerinden daha çok kanım ısındı benim.. Şahane bi mizaha ve son derece yaratıcı ölüm sahnelerine sahip Bad Taste: Kötü prodüksiyonu vs..si de pek de önemli olmuyo tabii bu noktadan sonra..

Read more
Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...
 
Creative Commons License
This work is licensed under a Creative Commons Attribution-NoDerivs 3.0 Unported License.