Hayao Miyazaki etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Hayao Miyazaki etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Mononoke-Hime


Miyazaki'nin ilk defa bilgisayarda yaratılmış grafikleri de kullandığı '97 yapımı harika animasyonu Mononoke-Hime, pseudo-dörtlemede pek karşılaşmadığımız bir şiddeti de içeriyor: Zira, Kaze No Tani No Naushika'da intikamını almış, Tenkû No Shiro Rapyuta'da yenilmiş, Tonari No Totoro'daysa barışmış doğayı izlerken, bu filmde insana karşı "bilenen.." bir doğa karşılıyor bizi.. Daha açılışında bir iblis delicesine bir şekilde köye saldırmaya çalışıyor, Ashitaka onu öldürüyor, ancak bu sırada kolundan lanetleniyor.. Laneti kaldırmak için yola çıkan Ashitaka, önce samuraylarla çatışıyor, sonrasında Jigo'yla tanışıyor-
ki son derece yerinde tespitler yapmasına rağmen, filmin en itici, belki de tek kötü karakteri..

Ashitaka, önce San'la karşılaşıyor.. San'sa, bir kurt-kız: Moro adındaki kurt-tanrının büyüttüğü bir kız.. San, Ashitaka'ya gitmesini söylüyor, ancak Ashitaka gitmiyor ve iki kişiyi Iron Town'a götürmeye başlıyor-
ki, bu sırada ortaya çıkan küçük orman ruhları kodamalar olağanüstüler..
Ashitaka, Iron Town'a vardığında onun lanetlenmesine sebep olan Eboshi'yle tanışıyor: Ki ablamız, ateşli silahları Iron Town'a getiren ve üretiminin devam etmesini sağlayan, işçi ve savaşçılarını da genellikle fahişelerin oluşturduğu, güçlü bir figür-
filmdeki bu rol-değişimi incelemeye son derece müsait: Kasabadaki erkekleri ikinci sınıf olarak kodlayan, kadınlarıysa birinci sınıfa taşıyan bu anlayış, Freud'un Totem Und Tabu'sunun da ruhunu çağırıyor bir yandan-
animizmle (film özelinde Şinto'yla..) bağlantı kurmak için, ne yazık ki film yeterince done sunmuyor..
Filmin, eski bir dönemde geçmesi ve topluluğun ana-erkil özellik göstermesi, henüz "dönüşmediğini.." gösteriyor: Zira, tıpkı Tanrı figürü'nün kadından erkeğe evrilmesi gibi, toplumsal yapıda da ana-erkillikten ata-erkilliğe geçişin olduğu antropolojik çalışmalarla biliniyor: Iron Town'daki erkeklerin "silik.." tipler olarak kodlanması ve kadınlarınsa fahişe olduklarının "özellikle.." belirtilmesi bu bağlam içinde değerlendirildiğinde taşlar yerine daha bir oturuyor..

Film ilerledikçe, doğadaki canlılardaki dönüşümü de izliyoruz: Maymunlar insan eti yemek istiyor, domuzlar savaşmak için toplanıyorlar.. İnsanlar da boş durmuyorlar, imparator, Shishigami'nin kafasının onu ölümsüzlüğe taşıyacağına inandığı için Jigo'yu görevlendiriyor, Jigo'ysa Eboshi'yi maşa olarak kullanıyor, Eboshi ordusundan kalifiye adamları yanına alıp Shishigami'nin kafasını almak için giderken, bi kısmı domuzlarla savaşmaya, kadınlarsa Eboshi'nin yokluğunu fırsat bilip saldıranlara karşı koyuyorlar.. Domuzların hepsi, Ottoko hariç, öldürülürken, kadınlar saldırıyı püskürtebiliyorlar..
Ottoko, San'ı da iblise dönüştüreceği sırada Shishigami ortaya çıkıyor ve Moro'yla onun canını alıyor.. Boş durmayan Eboshi, onun kafasını vücudundan ayırıyor ve orman ölmeye başlıyor.. Ashitaka ve San, kafasını geri veriyorlar, ancak Shishigami ölüyor.. Yine de her tarafı yemyeşil yapıp, tahribatın izlerini siliyor..

Çok katmanlı hikayesini anlatırken yalpalamayan bir film Mononoke-Hime: Öncelikle her anı doğa sevgisiyle yoğrulmuş, ancak Ashitaka ve San arasındaki sevgi de öylesine güzel anlara sahip ki, insanın ağzı açık kalıyor.. Öyle böyle değil.. Teknik açıdansa insanın ağzını açık bırakıyor..

Read more

Tonari No Totoro


'88 yapımı Tonari No Totoro, en sevdiğim ikinci Miyazaki filmi.. Deli ötesi güzel bir şey çünkü.. Aslında, gayet ilk pseudo-üçlemeye de kolaylıkla dahil edilebilecek yapısına rağmen, çevreyle kurduğu ilişki, diğer filmlere oranla çok daha fazla olduğu için, bu dörtlemeye dahil etmek daha iyi gibi geldi..

Hikayesi kısaca şu şekilde: Mei ve Satsuki, anneleri hastanede tedavi gören iki kız: Arkeoloji alanında çalışan babalarıyla yeni bir eve taşınıyorlar.. Eve daha ilk geldiklerinde "garip.." şeyler oluyor: Susuwatarilerle karşılaşıyorlar, hatta bir tanesini Mei "öldürüyor.." Evlerine yerleştiklerinde eski-düzenlerine de dönüyorlar: Satsuki okula giderken, babası da çalışıyor.. Mei'yse, Alice gibi, beyaz tavşanı izleyerek ve bir ağaç kovuğundan düşerek Totoro'yla tanışıyor.. Satsuki de tanışıyor onunla.. Bir gün telgraf geliyor, annelerinin soğuk algınlığı dolayısıyla o hafta çıkamayacağını öğreniyorlar.. Kavga ediyorlar, Mei'yse elindeki mısırla annesini bulmaya gidiyor:
Catbusla birlikte Mei'yi arayan Satsuki, onu bulduğunda annesinin de mutlu olduğunu öğreniyor..

Öncelikle, film her ne kadar çok eğlenceli olsa da, fecii bir hüzünlü yan da barındırıyor ki, birkaç yerde artık gözyaşları kendiliğinden akabiliyor.. (Muhtelemen tüberküloz olan..) Annelerinin hastalığı ve onlardan ayrı olmasının kızlar üzerindeki etkileri farklı oluyor: Satsuki durumla başa çıkabiliyor, çünkü "büyük..": Yemek hazırlıyor, evi temizliyor, okuluna gidiyor.. Mei'yse, daha bencil, yaşının gereği: Yalnız kalmak istemiyor, ablası okuldayken onun okuluna gitmesi, ama en çok da babası çalışırken, "yemek vakti geldi mi??" demesi ya da ona çiçek toplaması gibi sahneler duygusal açıdan oldukça eziciler..

Tam da o sırada Totoro devreye giriyor: Ormanın ruhu olan Totoro, Mei için çok daha fazla anlam teşkil ediyor muhtemelen: Çünkü göbeğinde uyuyakaldığı andaki ifadesinden de rahatlıkla anlaşılabiliyor bu durum-
ki, aynısını ben de nasıl delicesine yaşamak istiyorum, anlatamam..
Filmin gerçekliğin yıpratıcı doğasıyla savaşmak için fanteziye kapı açması da oldukça iyi işliyor..

Bir de doğa konusu var ki, kelimeler kifayetsiz kalıyor: Defne ağacına sunulan teşekkürler, yardım istemek için edilen sözler, tohumların filizlenmeye başladığı sahne, Totoro'nun (ve diğer iki ruhla, kızların..) rüzgarın "kendisi.." olmaları anlatılacak gibi değil.. Gerçek olmasını en çok istediğim filmlerden..
Read more

Tenkû No Shiro Rapyuta


Hayao Miyazaki'nin yazıp yönettiği '86 yapımı filmi Tenkû no shiro Rapyuta, oldukça etkili bir iş..

Hikayesi şu şekilde: Laputa adlı bi uçan ada var.. Orada yaşayan halk, dünyaya inmeye karar veriyor ve orada yaşamaya başlıyorlar.. Ada'daki robot-hizmetkarlar orada kalıyorlar.. Uzun yıllar bu şekilde geçiyor.. Ve Laputa efsaneye dönüşüyor.. Ta ki, Laputa'daki bi robot, dünyaya düşene kadar.. Devlete gizli ajan olarak hizmet veren Muska, çeşitli aramaları sonucu Sheeta'ya ulaşıyorlar: Sheeta'nın ailesinden yadigar kolyesi eterium adı verilen bi elementten yapılmış, ancak çok daha önemli bi işlevi var: Düşen robotun göğsündekiyle aynı sembolü taşıyor.. Anne-babası ölen Sheeta, adeta kaçırılıyor, bu sırada içinde bulundukları uçağa bi grup "korsan.." saldırıyor ve Sheeta, bi şehire, bi çocuun kucağına "düşüyor.." Pazu adındaki bi çocuk da, uçmaya meraklı: Çünkü babası bi asker olan Pazu, uçak yapıyor kendince: Amacı, babasının fotoğrafını çektiği Laputa'yı bulmak.. İki genç, hem devletin askeri birliklerinden, hem de korsanlardan kaçtıktan sonra yakalanıyorlar ve Sheeta, Pazu'nun hayatını kurtarmak için onunla görüşmemeyi kabul ediyor.. Pazu'ysa filmin diğer "kötü.." korsanlarıyla işbirliği yapıyor ve Sheeta'yla Laputa'yı kurtarmayı başarıyorlar..

Film, oldukça sağlam bi altyapıya sahip: Bunu da üzerinde yükseldiği alegoriden alıyor: Laputa'yı bi nevi "tanrının/-ların evi.." olarak görmek mümkün: Çoğu kültürde kendine yer bulan Sodom ve Gomore'yi yok eden felaketin Laputa kaynaklı olduğunu söylemesi de, filmin bu meramını daha kalın bi şekilde vurguluyor.. Ancak film bunu belirtse de, doğrudan tanrı vurgusu yapmıyor, ahiret inancı olmayan Şinto'ya göndermede bulunuyor: Laputa'nın kadim bi ağaç çevresinde şekillenmesi boşuna diil.. Robotların adadaki ekolojik dengeyi korumakla yükümlü olmaları da..

Doğayla bi arada uyum içinde yaşamayı unutan insana bi ağıt niteliğinde ilerliyor film: Yapılan görkemli araçların/silahların para kazanmaya hizmet ettiği, madenlerden çıkarılan kömürlerin araçları çalıştırmak için kullanıldığı düzenin çöküşü, yine bu anlayışla oluyor: Hatta bunu Muska'nın sorumluluğunda gerçekleştirmesi eleştirisini çok daha anlamlı kılıyor.. Zira, o "sıradan.." bi insan diil, Sheeta gibi kökleri Laputa'ya uzanıyor.. Film, bunları yaparken, gelişimi de dışlamıyor tabii: Kaze No Tani No Naushika'nın o "birlikte.."lik fikrini tekrarlıyor.. Sevgiyi de unutmuyor tabii :))
Read more

Pseudo-Dörtleme: Kaze No Tani No Naushika


Hayao Miyazaki'nin '84 yapımı filmi Kaze No Tani No Naushika'tı diğer üç filmiyle birlikte yine bi dörtleme çerçevesinde ele almayı düşünüyorum: Belki biraz zorlama bir eklemlendirme çabası gibi görünebilir, ancak tematik açıdan dört filmin de birbirini tamamladığını düşünüyorum..

Kaze No Tani No Naushika, Miyazaki'nin kendi mangasından uyarladığı bir öykü.. Okumadığım için herhangi bir yorum yapamayacağım manga hakkında.. Filmiyse, teknik anlamda bazen zorlansa da, işlediği konu bakımından delicesine başyapıt ilan edilecek kadar güzel..

Bir distopya gibi başlayan filmin hikayesi şu şekilde: Uzak gelecek: Rüzgar Vadisi adında bir yerleşim yeri var, Nausicaa, buranın prensesi.. Ancak, dünyanın ekosistemi öylesine bozulmuş durumda ki, Zehirli Orman/lar giderek büyüyorlar.. Hayatta kalabilen insanlarsa maskelerle ya da Rüzgar Vadisi gibi "doğal.." korunaklı bölgelerde yaşamlarını sürdürüyorlar: Tolmekia'ysa güçlü bir başka devlet: Tolmekialılar ormanları yakıp yıkarak "çözüm.." üretebileceklerini sanırken, zehirli polenlerin henüz ulaşmadığı Vadi sakinleri ağaçlarla barış içinde yaşayabiliyorlar.. Bir de Pejitelılar var: Pejite prensesi Lastelle, ormanlarla savaşmak için Dev Savaşçı adı verilen öldürücü savaşçılar var: "Ateşin Yedi Günü.." savaşlarında kullanılan ve sonrasındaki 1000 yıl boyunca taşlaşıp "eski dünya.."ya gönderilmişler: Lastelle, onlardan bi tanesinin embriyosunu çıkarıyor ve ülkesine götürmek isterken, Tolmekialılar ona saldırıyorlar ve Lastelle Vadi'ye düşüyor savaş gemisiyle birlikte.. Ölüyor Lastelle, ancak savaşçıyı çalmak ve kullanmak isteyen Kushana, Vadi'yi adeta işgal ediyor..
Bu olay sonrasında Vadi'ye de zehirli polenler ulaşıyor ve Nausicaa, bununla savaşmaya başlıyor: Önüne çıkan tüm engelleri aşan Nausicaa, filmin başındaki efsaneyi gerçekleştiriyor..

Filmin, kendi evreni öylesine "canlı.." ki, sizi hemen etkisi altına alıyor: Özellikle, Nausicaa'nın Teto'yla karşılaştığında onu sakinleştirmesi ve hemen arkadaş olmaları filmin de can damarı haline geliyor: Nausicaa'nın "zehirli.." olarak bilinen ormanların aslında bozulan ekosistemi yenilemek için uğraştıklarını anladığı sahne gibi..

Miyazaki'nin çoğu filminde "doğa.." tema olarak işlense de, en çok öne çıkan filmi Kaze No Tani No Naushika.. Ancak bunu, kişisel olarak Miyazaki özelinde değil de, toplumsal olarak animizm üzerinden değerlendirmek çok daha iyi olur: Zira, Japon dinlerinden Şinto'nun kökleri de bu eski öğretide yatıyor.. Her canlının bir ruhu olduğuna inanmakla özetlenebilecek bu anlayışta, doğaya zarar verilmez, ona teşekkür edilir vs.. Ancak, Miyazaki bunu "mahvettiniz dünyayı: Yaptığınızı beğendiniz mi??" gibi bir söylemle sunmuyor-
yanisi: Al Gore banalliğine bulanmıyor..
Miyazaki, sanayileşmeyi, ya da genellersek insan hırsını olumsuzlamadığı gibi, doğaya zarar vermemek için yerinde saymayı da önermiyor: Nausicaa'nın bebek Ohmu'yu kurtardığı ve diğer Ohmuları sakinleştirdiği sahneyi bu yüzden çok lirik bir şekilde anlatıyor: Doğayla barışık olduğumuzda her iki "taraf.."ın da bundan fayda göreceğini söylüyor..

Ancak, tabii bunu yaparken, bazen fecii didaktizme kayabiliyor, ancak o kadar kusur kadı kızında da olur.. Sonrasında ders vermeyip, usul usul iç çeken filmleri geldi zaten..
Read more

Pseudo-Üçleme: Majo No Takkyûbin, Sen To Chihiro No Kamikakushi, Hauru No Ugoku Shiro


'89 yapımı Hayao Miyazaki filmi Majo No Takkyubin, Eiko Kadono'nun aynı adlı romanından uyarlanmış bir büyüme hikayesi.. Ve tabii ki, muhteşem..

Hikayesi şu şekilde: Kiki, 13 yaşında bir cadı.. Geleneklere göre, cadılar 13 yaşına geldiklerinde evlerinden ayrılmalılar.. Kiki de, o gün havanın dolunaylı (ve bulutsuz..) olacağını öğrenir öğrenmez, gelecek ay ayrılacak olmasına rağmen kararını değiştirip, ailesini "terk ediyor.." Okyanusa kıyısı olan büyük bir şehre giden Kiki, başta hoş karşılanmasa da, zamanla arkadaşlar ediniyor ve kargo işine başlıyor.. Zamanla yeteneklerini kaybeden Kiki, "kalbinin sesi.."ni dinleyerek mutlu sona ulaşıyor..

Filmin, ergen bir kızın tüm sorunlarına eğildiğini söylemek mümkün: Kişiliğini aramak, bulmak, özgüven kazanmak, aşk, güzellik derken bir anda sizi de kendi ergenliğinize götürüyor.. Sondan başlayalım: Kiki, güzel olmadığını ve "geleneksel cadı kıyafeti.."yle korkunç göründüğünü düşünüyor: Gördüğü yaşıtlarının ve büyük kadınların kıyafetlerinden etkileniyor, vitrinde gördüğü ayakkabılara takılı kalıyor, ancak, kıyafetlerini değiştiremiyor.. Ayrıca yaşıtları gezip tozarken, kendisi çalışıyor.. Tombo'nun arkadaşıyla takılmak istememesi kendini onlardan (sınıfsal açıdan..) daha "aşağıda.." görmesinden kaynaklanıyor..

Kiki, "insan.." kimliğiyle yaşadığı sorunun benzerini "cadı.." kimliğiyle de yaşıyor: Yolda karşılaştığı başka bir cadı geleceği görebilirken, annesi ilaçlar hazırlayabilirken, Kiki, cadılıkta öğrendiği ilk şeyde takılı kalıyor: Cadılar arasında "özel.." bir yetenek olarak kabul edilmeyen uçmak.. Pastane ve taşımacılık "sektörlerinde.."ki işinde çok çalışsa da, bu, eğitimini tamamlamasına yardımcı olmuyor: En yakın arkadaşı Jiji de onu terk edince, kendini depresyonun davetkar, sorumsuz ancak garantili kollarına bırakıyor.. Önce Jiji'nin söylediklerini anlamamaya başlıyor, sonra da uçamamaya..

Kiki, yeni ve kısa bir yolculuğa daha yelken açıyor (yapılan ilk yolculuk yeterli olmuyor Miyazaki filmlerinde..) ve "büyümüş.." olarak geri dönüyor.. O güne kadar pek önemsemiyormuş gibi göründüğü Tombo'yu kurtarıyor: Sonrasında ailesine mektup yazıyor Kiki..

'01 yapımı Sen To Chihiro No Kamikakushi'yse, Miyazaki'nin kendisinin yazıp, yönettiği ve Altın Ayı alan ilk animasyon olmasıyla öne çıkan başka bir güzellik..

Film, Chihiro'nun, anne ve babasıyla yeni evine taşınacağı gün açılıyor: Arkadaşlarından, okulundan ayrıldığı için oldukça üzgün.. Babası kestirme diye bir yola girdiğinde hayatında önemli bir değişiklik olmaya başlıyor: Eski bir lunaparka gittiklerinde, anne ve babası açgözlülüklerine yenilip, domuza dönüşürken, Chihiro da saydamlaşıyor: Onları kurtarmak için Yubaba'nın hamamında çalışmaya başlıyor: Adı, artık Sen oluyor ve yavaş yavaş onu kaybediyor.. Haku'nun farklı davranışlarına anlam veremiyor, anne babasını sürekli merak ediyor, No-Face'in kontrolden çıkmasına dolaylı da olsa sebep oluyor..

Film, Chihiro'nun hayatını ikiye ayırıyor: Ailesini kaybettikten sonra, girdiği bu "yeni dünya.." içinde yaşadığı "gerçek.." dünyadan tamamen farklı: Hiçbir pratiği, buraya uymuyor.. Hiç çalışmamasına rağmen, burada en ağır ve pis işleri yapmaya başlıyor, başlangıçta fecii korkarken, korkusuyla savaşmayı öğreniyor, aşkı keşfediyor, yeni dostluklar kuruyor.. Büyüyor Chihiro: Anne ve babasını kurtarıp geri döndüklerinde taşınacakları yeni ev dolayısıyla sahip olacağı "yeni hayat.."ı olgunlukla kabul ediyor..

'04 yapımı Hauru No Ugoku Shiro'ysa, Diana Wynne Jones'un romanından uyarlanan ve benim bu üç film arasında en sevdiğim film..

Hikayesi de şu şekilde: Sophie, genç bir kız ve fakat kendisini güzel bulmuyor, babasının şapka dükkanında şapka yaparak günlerini geçiriyor.. Ingmar ülkesi, başka bir ülkeyle savaş halinde.. Howl'sa krala hizmet edeceğine dair büyücülük okulundan mezun olurken yemin etmesine rağmen, bunu yapmıyor: Witch Of The Waste gibi: Ki, ikisinin geçmişte yakınlaşmışlıkları da var.. Howl, çok eskiden Calcifer adındaki bir ateş-ciniyle anlaşma yapıyor: Bu anlaşmaya göre, Howl kalbini Calcifer'a verirken, Calcifer ona hizmet ediyor: Şatoyu yürüten de kendisi.. Bir gün Howl, Witch Of The Waste'in adamlarından kaçarken, Sophie'yi de buna dahil ediyor ve Sophie aynı gece cadı tarafından 90 yaşındaki bir "nine.." haline geliyor.. Çalıştığı yerden, ailesinden ayrılan Sophie, Howl'un şatosuna kabul ediliyor ve orada çalışmaya başlıyor.. Savaş giderek şiddetlenirken, Howl sivillerin zarar görmesini engellemeye çalıştıkça daha çok zorlanıyor, Sophie onun "güzellik sırları.."nı bozuyor, Howl krallığın büyücüsüne karşı gelebilecek cesareti Sophie sayesinde buluyor, Witch Of The Waste bir ara her şeyleri mahvediyor, ancak finalde yine Sophie hem Howl'u, hem de kendisini ve arkadaşlarını kurtarabiliyor: Savaş bitiyor.. Calcifer özgür kalmasına rağmen, bundan vazgeçip, yine Howl'a hizmet ediyor: Ve artık şatoları yürümüyor, uçuyor :))

Birbirlerine adeta göbekten bağlı bu üç filmin, çeşitli farklılıkları olsa da, öz olarak birbirlerine o kadar benziyorlar ki, bir üçleme olarak dahi değerlendirmek mümkün-
ki, ben öyle yapıyorum..

İlk olarak benzerliklerinden bahsedersek eğer, filmdeki kızların çalışmak/"temizlik.." yapmak zorunda olmaları, bir yandan kendi arınmalarına da zemin hazırlıyor.. Yaşları düşünüldüğünde oldukça ağır bir sorumluluk alan bu kızlar, bunun üstesinden gelmekte başta zorlansalar da, sonunda başarabiliyorlar: İçinde yaşamak zorunda kaldıkları koşullar, onları -yarı-bilinçsizce de olsa, bir değişime zorluyor.. Ancak bu yarı-bilinçsiz durum, bir yerden sonra bilinçli şekilde kızlar tarafından kontrol edilmeye başlanıyor: Bu noktada çeşitli farklılıklar devreye giriyor haliyle: 13 yaşındaki Kiki, filmin sonunda bunu başarsa da, 10 yaşındaki Chihiro ve (filmde böyle bir bilgi geçmese de, uyarlandığı romanda bu bilgi geçiyor..) 18 yaşındaki Sophie daha baştan durumu kontrol etmek isteseler de, içinde bulundukları koşullar buna izin vermiyor..

Üçü de sevdiklerini kurtarmak için çabalıyorlar aslında.. Bu, dolaylı olarak kendilerini kurtarmalarına da olanak sağlıyor.. Kiki, film boyu bunu inkar eder gibi davranıyor misal, Chihiro'nunsa öncelikli amacı ailesini kurtarmak, Sophie, bu yönüyle diğer iki karakterden de ayrılıyor: O da her ne kadar kendi üzerindeki büyüyü kaldırmak için yola çıksa da, Howl'u kurtarmak/ona yardım etmek kendisinden bile daha önemli bir yer tutmaya başlıyor bir süre sonra..

Sevdikleri erkeklerin kızlarımızla ilişkisi de birbirlerinden farklı biraz: Tombo, "yavşak.." olarak nitelenmeye son derece müsaitken, Haku, Yubaba'nın etkisinde değilken son derece ii bir profil çizmesine rağmen, Yubaba'nın onu kontrol etmek için kullandığı "solucan.." sayesinde zaman zaman şirazeden çıkıyor.. Howl'sa, sadece bir kez Sophie'ye kızıyor (buna gelicem en son..), ancak Sophie'yle tanışana kadar sürekli kaçmasına rağmen, Sophie hayatına girdikten sonra kaçmaktan vazgeçip, onu korumak için çabalıyor..

Her üç erkek karakterin de "uçması.." başka bir benzerlikleri: Tombo "insan.." olduğu için bu konuda çeşitli araç gerece ihtiyaç duysa da, Haku'nun enjerhaya, Howl'unsa kuşa dönüşmesi/-ebilmesi, Miyazaki'nin/sinemasının en belirgin özelliklerinden biri, birisi olan uçmanın/isteğinin dışavurumu..

Aileyle olan ilişkileriyse birbirinden farklı karakterlerin: Chihiro, ailesine geri dönmesiyle diğer iki karakterden ayrılırken, Kiki'nin ailesiyle iletişimini koparmadığını görmemize rağmen, Sophie, ailesinden tamamen ayrılıyor.. Bu ayrılıklarda sadece Kiki inisiyatif kullanabiliyor, Chihiro ve Sophie bu ayrılığa "katlanmak.." zorunda kalıyorlar..

Ve yolculuk: Bu filmler her ne kadar yol filmleri olmasalar da, yol filmlerinde işleyen "kendini bulma.." temeli üzerinde yükseliyorlar.. Ancak, ilk yolculuk yetmiyor, ikinci bir yolculuk daha yapıyor karakterler ve "asıl değişim.."lerini de bu yolculuklarda yaşıyorlar.. Kiki, şehirden ayrılıp, arkadaşıyla ormanın içindeki kulübeye gidiyor, Chihiro "ruh treni.."yle (ki, olağanüstü bir simge..) Zeniba'nın yanına gidiyor, Sophie'yse, şato ikiye parçalandıktan sonra girdiği "zaman tüneli.."nde Howl'un Calcifer'la yaptığı anlaşmayı izliyor.. Geri döndüklerinde her şey değişiyor..

Bununla birlikte, Miyazaki baş karakterlerini gündelik hayat pratiğinin bir öğesi olan önyargılardan tamamen arındırıyor: Özellikle Sen To Chihiro No Kamikakushi ve Hauru No Ugoku Shiro'da bu çok fazla öne çıkan bir tema: "Kötü.." olarak adlandırılabilecek karakter neredeyse yok gibi-
belki Madame Suliman..
Yubaba ya da No-Face'in tüm o "kötü.." özelliklerine rağmen, ii yanları da var: Oldukça şefkatli bir anne misal Yubaba, sadece iş konusunda biraz katı, ancak, iş isteyen herkeslere iş verme gibi bir özelliği de var.. No-Face'se, filmde ne kadar kötü olduğu defalarca belirtilen açgözlülüğün anlatım aracına dönüşüyor: Hamama girdiğinde "deliren.." karakter, oradan çıktıktan sonra gayet Zeniba'yla arkadaş oluyor..
Witch Of The Waste'yse gücü elinden alındıktan sonra, eline geçtiği ilk fırsatta "kötü.."lük yapsa da, aşk için bundan vazgeçebiliyor..
Ancak, en önemlisi üç baş karakterin de önyargısız olan doğaları: Sizi 90 yaşına getiren bir cadıya sevgiyle yaklaşmak ya da 5-6 kişiyi "yiyen.." bi ruhla yan yana oturarak yolculuğa çıkmak çok da kolay olmasa gerek-
ben yapmam misal..

Filmlerin hepsi çok güzel olsa da, Hauru No Ugoku Shiro'yu daha çok seviyorum: Bunun sebebi de, "narsisizm üzerine bir etüt.." olarak işlenmeye son derece müsait yapısı.. Bunu film/kitap, güzellik üzerinden işliyor..Misal kitapta Howl'un her sabah 2 saatini kendi bakımı için harcadığı belirtiliyor.. Her ne kadar yakışıklı ve etkileyici olsa da (bu açıdan şunu da belirteyim: Filmin Japonca versiyonunda Chieko Baisho son derece ii bir iş çıkarsa da, İngilizce versiyonunda Howl'a sesini veren Christian Bale çok daha ii-
bunda kulak alışkanlığının payı da olabilir tabii..), saçlarını sarıya boyuyor.. Sophie, boyaları/büyüleri karıştırdığında fecii tepki veriyor.. Sophie'nin kendini güzel bulmaması narsisistik bir yaralanmayı işaret ederken, Witch Of The Waste'in onu yaşlandırması bu açıdan müthiş bir buluşa dönüşüyor: Zira, narsisistik "güzel.."lerin en büyük korkusu, yaşlanmakla birlikte gelen çirkinleşmedir: Bunun yaratacağı travmayı daha gençlikten itibaren yaşamaya başlamak son derece olağan bir durumken, film bu "yaralı ruhlar.." kaosunu terapiye ihtiyaç duymadan tatlıya bağlayabiliyor: Sophie, kendi güzelliğini reddederken, Howl, onu genç olarak görmeye devam ediyor.. Howl, boyaları akıp çirkinleştiğinde, dahası "yaratığa.." dönüşüp içine çekildiğinde Sophie, ona destek olmayı sürdürüyor: Yaralarını yalayarak (Umay-Umay-göndermeli..) tedavi ediyorlar birbirlerini.. Kırlaşmış saçlarsa baki kalıyor..

Olağanüstü bi seyirlik, olağanüstü bi "üçleme.."

*: Bu arada, imdb'ye göre Majo no takkyubin yeniden çekilecekmiş, hımm..
Read more
Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...
 
Creative Commons License
This work is licensed under a Creative Commons Attribution-NoDerivs 3.0 Unported License.