David Lynch etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
David Lynch etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Inland Empire


David Lynch filmografisinin remakei: Kaldı ki, "bu.." filmi aylar (hatta yıllar..) boyunca bi festivale teşrif etsin diye beklemiştik, !f'te film bittikten sonra filmden nefret ettiğimi çok ii hatırlıyorum: Filmi "bu.." yazı için yeniden izlediğimde de, açıkçası ~2 sene önceki düşüncemde en ufak bi değişiklik olmadı.. Inland Empire, eet, "bildik.." bi Lynch filmi ve fakat, oldukça sorunlu bi yapısı var..

Film, birden fazla kanaldan akan bi hikayeler bütünü, ve fakat bu çok katmanlı gibi görünen yapıyı çözmekle uğraşmak, hakkaten boş bi çaba, zira, bu çabanın boşlukla ya da çıkmaz bi sokakla sonuçlanması da olası.. Filmin bu hikayeleri birbirine bağlaması da "müthiş bi kurgu.." başarısınıa akla getirse de, bi noktadan sonra fecii baymaya başladığını da kabul etmek gerekiyor: Dahası birden fazla finale sahip olması da, anlattığı öyküleri düşündüğümüzde gerekli gibi dursa da, zaten aksayan film için handikaba dönüşüyor.. Tüm bunları yabancılaştırmak için yapıyor olması da, pek bi anlam ifade etmiyor, zira Mulholland Dr..'da ~5-10' süren "fake tiyatro.." sahnesi, Inland Empire'ın toplamından bile çok daha ii..

Lynch'in kendi filmlerine yaptığı göndermelerse ilginç bile olamıyor ne yazık ki, ses bandındaysa sessiz bi an yok gibi: Hakkaten şu adam filmlerinde müzik kullanmasa şu an çok daha farklı bi yerde olurdu, bundan eminim..

Öyle yani, fecii derecede sıkıcı bi "iş.." Inland Empire.. Dahası Laura Dern olmasaydı ne olurdu, onu da merak etmekteyim..

Filmin en güzel bölümüyse kapanış jeneriği: ~3 saat sonrasında ilaç gibi geliyor..

Read more

Mulholland Dr..


"Bilinçdışı fantezi faaliyeti dış dünyada yer alan güncel olaylara sızar ve bunlara anlamını verir.." Melanie Klein, The Origins Of Transference..

Mulholland Dr.., hakkaten olağanüstü bişii.. Fakat filmin kendisinden ziyade Diane ve Rita arasındaki ilişkiyi incelemek istiyorum..

Diane Rita'yı çok seviyor ve fakat bu sevgi kıskançlıktan çok, hasetle örülü-
eet, Melanie Klein sen bizim her şeyimizsin..

Diane ve Rita, sevgililer ve fakat biz bu ilişkinin son demlerini izliyoruz: Rita, Diane'e ayrılmak istediğini söylemiş önceden, Diane sevişmek istediğinde "olmaz.." diyor, zorlayınca onu durduruyor.. Ayrıca Rita, Diane kadar "sadık.." diil, belki mesleğinde yükselmek istediğinden, belki de tutkuya karşı koyamadığından filmin yönetmeniyle de fiziksel bişiileri deneyimliyor.. Aynı filmde bi tanesi başrolü kaparken, diğeri yan rolle idare etmek zorunda kalıyor.. Ve Rita, yönetmenle öpüşeceğini tahmin ettiği/bildiği için Diane'in kalmasını (ve izlemesini..) istiyor: Ona acı çektirme isteği, banal bi teşhirciliğe dönüşüyor..

Ve ona bi sürpriz (daha..) hazırlıyor.. Mulholland Dr..'daki bi partiye -ayrılmış olsalar dahi, onun da gelmesini istiyor ve Diane arabadan indikten sonra (Naomi Watts'ın olağanüstü oyunuyla birlikte tabii ki..) filmin en can yakıcı "parti.." sahnesi başlıyor..

Diane, her şey "normal.."miş gibi davranmaya çalışsa da, Rita onu an geçtikçe daha da zorluyor.. Yönetmenle ufak kurları öpüşmeye dönüştüğünde Diane zorlanıyor, dahası kariyeri konusunda yönetmenin annesinin tavrını, kendisini küçümsediği şeklinde algılayan Diane'nin, Rita'nın başka bi kadınla daha öpüşmesiyle tüm dünyası yıkılıyor..

"Kıskançlık karşısındaki genel tavır, hasete gösterilen tavırdan farklıdır.. Hatta bazı ülkelerde (özellikle Fransa'da..) kıskançlık nedeniyle işlenen cinayetlere daha az ceza verilir.. Bunun temelinde, rakibi öldürmenin ancak sadakatsiz kişiye sevgi duyma durumunda söz konusu olabileceğine ilişkin evrensel bi seziş yatmaktadır.. Bu da, "ii.."ye sevgi duyulduğu ve sevilen nesneye hasette olduğu gibi zarar verilmediği anlamına gelir.." Melanie Klein, Envy And Gratitude..

Diane'in hissi kıskançlık diil, çünkü "rakibi.." olana (yönetmene..) yönelmiyor, "ii nesne.."sine yöneliyor: Rita'yı öldürmek istiyor.. Bunun için harekete de geçiyor, aşağıdaki alıntıdaki anne/meme yerine Rita, bebek yerine de Diane'i koyduğumuzda olay biraz daha anlaşılabilir bi hal alıyor..

"Haset duyulan ilk nesne besleyen memedir, çünkü bebek bu memede kendi arzuladığı her şeyin bulunduğunu, memenin sınırsız süt ve sevgi verebileceğini, ama bunları kendi doyumu için alıkoyduğunu sanıyordur.. Bu duygu bebeğin gücenme ve nefret duygularını artırır ve sonuçta anneyle ilişki de çarpıklaşır.. Hasetin aşırılığı, paranoid ve şizoid özelliklerin de olağanüstü güçlü olduğunu gösterir.." Melanie Klein, Envy And Gratitude..
Diane, delirerek intihar ediyor bunun sonucunda.. Sonrasında film bitiyor..

Betty olarak uyanıyor filmin başında: Aynen isimsiz/hafızasını kaybetmiş Rita gibi, kafedeki garsonun yaka kartından seçiyor bu ismi: Rita'ysa ölmüyor, kazadan kurtuluyor-
gerçekte Rita ölüyor aslında (mavi anahtarı buluyo zira Diane..), Betty'nin kurguladığı bu "yeni.." gerçeklik onun hasetinin bi ürünü..

"Hasetli kişi, haz ve memnuniyet görüntülerinden sıkıntı duyar.. Ancak başkalarının sefaleti huzur verir ona.." (George..) Crabb's English Synonyms..

Betty, Diane'e müthiş ii davranıyor, hatta halası "polis çağır.." demesine, Coco durumdan haberdar olmasına ve kendisini uyarmasına rağmen, onu saklamaya devam ediyor -yine, Melanie Klein'a atıf yaparak söylersem, bu davranışı aslında sevgi yetisinden diil, duyduğu suçluluktan kaynaklanıyor.. Cömertliğini, onun sevgisini kazanmak için kullanıyor (affedilmek??)

Ve başarıyor da: Rita'yı -yeniden, elde ediyor Betty, başarılı bi kariyeri olacağından emin oluyoruz.. Ama bi yandan da Rita'yı cezalandırmaya devam ediyor, kendi ölümünü ona izletiyor ve yönetmen bu defa Rita'dan diil, ondan etkileniyor..

Olağanüstü bi ilişki filmi ve olağanüstü bi Naomi Watts var bu filmde.. Hastasıyım..
Read more

The Straight Story


Lynch'in Lost Highway'den sonraki projesi The Straight Story, ondan beklenmeyecek kadar "düz.." bi film.. Biyografik film, Alvin Straight'in hayatının -yaşı düşünüldüğünde (73..), kısa bi dönemine ışık tutuyor: Kardeşi Lyle'la birlikte büyüyen Alvin'in bi süre sonra kardeşiyle arası bozuluyor ve 10 senedir birbirleriyle konuşmuyorlar.. Alvin kızı Rose'la birlikte yaşıyor.. Sonra bi gün kardeşinin kalp krizi geçirdiğini öğreniyor.. Onu görmeye karar veriyor.. Ve fakat gidiş konusunda sorunları var: Gözleri ii görmediği için ehliyeti alınmış, başkasının kullandığı araçlarda yolculuk etmeyi sevmiyor: Uçak da bu gruba girdiği için, kendisi müthiş bi çözüm buluyor: Çim biçme makinesinin arkasına bi "oda.." inşa edip, kendi karavanını yapıyor..

Gideceği yer bi eyalet ötede olduğu için benzinini, yiyeceğini filan alıyo tabii önceden ve yola çıkıyor.. Ancak, bi süre sonra "aracı.." bozuluyor ve geri dönmek zorunda kalıyor.. Eski aracını yakan Alvin, yeni bi çim biçme makinesi alıyor..

Yol boyu insanlarla karşılaşıyo tabii, de, bu kötü oluyor, zira Alvin'in sosyal mesaj otomatı olduğunu fark ediyoruz: Evinden, ailesinden, dahi sevgilisinden ayrılıp 5 aydır yollarda takılan ablamızı anlattığı "tek çubuk kırılır ve fakat birden çok çubuk kırılmaz.." örneğiyle ailenin ne kadar önemli olduğuna ikna ediyor ve ta-ta: Ertesi sabah kızın ailesine dönmek için yola çıktığını öğreniyoruz geride bıraktığı "not.."tan.. Sonra bisikletleriyle yolculuk yapan bi kafileye rastlıyor Alvin ve onlara yaşlılığın kötü yanlarından bahsediyor filan..

Filmin akması için bu tür kişiler gerekli ve fakat mesaj kaygısı çok fazla öne çıktığında film sıkıcı bi hal alıyor..

neysse,, bikaç badire daha atlatan Alvin, kardeşine ulaşıyor.. Bu yani..

"Amerika kırsalına övgü.." şeklinde değerlendirdiğim filmde, Alvin'in kardeşiyle neden arasının bozulduğuna dair "içki, öfke ve kibir.."den başka bi açıklama getirilmiyor; İkinci Dünya Savaşı'nda birliğindeki gözcüyü öldürmesini anlatması ilginç olmakla birlikte hikayeye herhangi bi katkı sağlamıyor misal.. Rose'un hikayesiyse fecii can yakıyor..

Genel olarak ii gibi dursa da, bahsettiğim sebeplerle yer yer çok sığlaşan, orta metraj olsa belki derdini gayet anlatabilecekken boş yere sündürülmüş hissi yaşatan bi film Straight Story..

Read more

Lost Highway


Rope veya Hunger, ya da taptığım iki örnekten Stranger Than Paradise veya Russki Kovçeg'de tek plan çekilmiş sahneler gayet uzun, hatta Russki örneğindeki gibi tüm film bu şekilde çekilmiş olabiliyor: Eisenstein'ın kurgudaki devrimlerinin ardından çokça seneler geçti tabii, her şeyin ilk günkü gibi kalmasını beklemek oldukça naif bi yaklaşım olur/du haliyle..

Lineer akan bi hikayeyi takip etmek çok daha kolay olduğu için, filmler de genellikle bu yöntemi tercih ediyorlar: Karşısına bu tür filmlerin çıkmasına alışmış seyirci için, farklı bi kurguya sahip filmlerin zorlayıcı olduğu da inkar edilemez, çünkü bu filmler seyircinin/herkeslerin alışık olduğu "ileriye akan zaman.." algısını zorlar, ya da finalde twistle şaşırtır (ki, gına geldi artık bundan..), veya filmin başıyla sonunu bağlayarak içinden çıkılmaz bi döngü kurar, ya da hikayesini katman katman açar, veya aynı hikayeyi ellipsislerle ya da sondan başa anlatır vs..

Sacın bi ayağını zaman oluştururken, diğer ayağını da hikayenin kendisi oluşturuyor: Filmin griş ve gelişme bölümlerinde sor/dur../duğu sorulara finale doğru cevap vermesine alışkın olan seyircinin, bi cevap alamamasının da zorlayıcı olduğundan bahsetmek gerek, sonuçta her sahne/final Les Quatre Cents Coups'taki gibi seyirciye bırakılacak kadar olağanüstü diil-
eheh, aslında örnek vermiycektim de, dayanamadım..

Sacın diğer ayağındaysa konformizm var: Ortalama seyirci filmden katharsis sağanağında yıkanmış olarak çıkmak istiyor, işte eğlenmek, yeri geldiğinde ağlamak, korkmak, gerilmek, işte artık her duyguyu yaşamak vs.. Yıllar içinde oluş/turul../muş bu film izleme eğilimine uymayan bi örnek, seyirciyi zorladığı için, seyirci "anlaşılmaz.." diyerek işin içinden çıkabiliyor misal-
belki de en iisini yapıyordur, bilemiycem de, bu tür filmlerin diğer filmlere oranla daha çok "beyin jimnastiği.." gerektirdiği için zor olarak yaftalanması da normal filan-
"izleyici alışkanlıklarının değişmesi gerek azizim.." gibi aforizma şeyedilse misal??

neysse,, bu yarım metrelik girişi yapma sebebim, tabii ki, Lynch'in en "anlaşılmaz.." filmi olan Lost Highway içindi.. Filmin zorluğu genel olarak kurgusundan diil, sorulara cevap vermemesinden kaynaklanıyor: Çünkü, karşımızdaki film "ciddi.." takılıyor, ve fakat hikayedeki (izlek dicektim, tuttum kendimi, ii de yaptım bence..) dönemeçleri takip etmeye başladığınızda her seferinde çıkmaz bi sokakla karşılaşıyorsunuz ve bu sürekli kendini tekrarlıyor.. Ayrıca filmin zaman mefhumu da oldukça karmaşık: Daha doğrusu bu karmaşıklığı yaratmak için hinliklere başvuruyor, oyuncular değişiyor, karakterlerin fiziksel görüntüleri değişiyor.. Dahası, kamera zaman zaman baş karakterken, bi sonraki sahnede ortamdaki gözlemci konumuna geçiyor vs..

Tabii ki, böyle bi filmi ciddiye alıp çözmeye uğraşmak da, "bokum gibi.." demek de mümkün: Ve fakat, film ciddiye alınmak istiyor, bu açık.. Yani elimizde bi Tarantino oyuncağı yok ki, filmde sadece göndermeleri konuşalım..

Filmi ilk kez izlediğimde olayı çözmek için uğraşmamıştım -yaş da küçüktü zaten: Ve fakat yorum yazmak için bu sabah filmi yeniden izlediğimde filmin anlaşılmaz olmak için çok fazla çabaladığı sonucuna vardım.. Şimdii, filmi üç parçaya bölmek mümkün, çünkü bu üç bölüm birbirinden çok ama çok keskin biçimlerle ayrılıyorlar:
i) Fred ve Renee..
ii) Pete ve Alice..
iii) Fred ve Dick Laurent/Mr. Eddy..

Ayrılma sebepleriyse, oyuncu tercihlerinden kaynaklanıyor: Birinci ve üçüncü bölümde Fred'i izliyoruz, ve fakat ikinci bölümde karşımıza Pete çıkıyor ki, aslında onun da Fred'in kendisi/hayali olduğunu bi süre sonra anlıyoruz, dahası Alice de Renee'yi canlandıran oyuncu tarafından canlandırılıyor.. Filmin bu tercihlerini analiz etmeye kalkınca bikaç sonuca ulaşmak mümkün ve fakat zira Lynch ve diğer senarist (imdb'ye bakmaya üşenmek #3..) bunları yazarken ne düşünüyorlardı, bilmediğim -merak da etmediğim, için "herkesin Lost Highway yorumu kendine.." diyerek kendi yorumuma geçicem, bu yorumdaysa psikolojik referansları (ki, Lynch'i az buçuk bilenler, adamın psikolojiye dair takıntılarının kastrasyon ve negatif/pozitif Oedipus'tan ibaret olduğunu da az buçuk bilirler..) dışarıda bıraktığımı söyliim, ki "nerde benim Oedipus'um??" demeyin..

[Lost Highway bi suç filmi olduğu için suçun neden işlendiğini sorgulamak açıkçası yolumuzu daha kolay bulmamızı sağlıyor.. Bi de, Pete'e de Fred dicem..]

Şizofren bi müzisyen olan Fred'in Eddy ve eşi Renee'yi öldürmesi filmin özeti.. Şizofrenlerin gerçeği değerlendirme sorunları olduğu için, Fred'in kendini/eşini/dahası her şeyleri çarpıtarak algılaması gayet normal ki, Pete faktörü bu noktada devreye giriyor: Fred'in narsisistik yaralanmasını telafi etmek için yarattığı/algıladığı bu hali, şişmiş sahte kendiliğinin yansıması olduğu gibi, Lacancı yorumla kendisini fallus olarak düşünmesinden kaynaklanıyor aslında: Araba tamircisi olarak kurguluyor kendisini geçmişte: Hatta radyoda kendi şarkısını duyduğunda buna dayanamıyor.. Eddy oldukça zengin bi kişi, Fred'le önceden tanışıyorlar ve fakat yaşlı (sevişirken mutlu edemiyor Fred'in aksine: daha doğrusu Fred, adamı iktidarsız olarak kodluyor..), bu yüzden sevgilisi Alice/Renee'yi mutlu edemiyor..

Fred'in sevgilisi de var üstelik, aslında pek de sevmediği bu ablamızla sadece seks amaçlı bi birliktelik yaşıyor..

Renee'yse, ilk görüşte Fred'den etkileniyor ve dahası tamirciye gelen de kendisi oluyor: Başlangıçta bu nazik teklife olumsuz yaklaşan Fred, sonrasında Renee'yle birlikte olmaya başlıyor.. Ve fakat, şüphelenen Eddy, Fred'i tehdit ediyor: Hem de silahıyla: Daha doğrusu bu Eddy insanı, tehditlerini yaparken hep silahını kullanıyor (iki sahne var bununla ilgili..) Lynch'in sembolizmi her filminde kaba bi şekilde kullandığı malum, Eddy'nin penisi ereksiyon olamadığı için, onun yerine silahını penis ikamesi olarak kullanıyor..

Sonrasında işler çığrından çıkıyor: Renee, kaçma planı yapıyor ve fakat bu noktada da Fred'in Andy paranoyasıyla tanışıyoruz (filmdeki ilk kulüp sahnesinde tanışıyoruz aslında da, bu ikinci bölüm kronolojik açıdan daha önce yaşandığı için şeyettim..) Renee, Andy aracılığıyla bi "iş.." buluyor, Fred'in iki kez nasıl bi iş olduğu sorusunu geçiştiriyor Renee, ve fakat flashback aracılığıyla porno oyuncusu olmaya zorlandığını öğreniyoruz..

Kaçış planının uygulandığı gece Fred, Andy'yi yaralıyor, tam bu sırada Fred Andy paranoyasında yanılmadığını anlıyor: Renee'nin Andy'yle henüz sevişmiş olduğunu öğrenen Fred, şoku atlatmadan adamın aniden üzerine saldırmasıyla onun ölümüne sebep oluyor-
aslında Andy'nin filmin ilk bölümünde "canlı.." halde karşımıza çıkması ilginç.. Bu öldürme eylemini Fred, zihninde kurguluyo desek pek de abartmayız sanırım..

Sonrasında ıssız bi kulübeye gidiyorlar, bu kulübe iki kere görünüyor film boyunca ve ikisinde de kulübenin yangın-öncesine dönüşünü görüyoruz: Fred burada Renee'den öyle bi yara alıyor ki, kurduğu bu pseudo-gerçek dünyası bile buna dayanamıyor ve Pete yerine Fred olarak kalkıyor ayağa..

Kaldığı otelde Eddy'nin de olduğundan emin olan Fred, adamı öldürüyor, Mystery Man de ona yardım ediyor..

Mystery Man, doğaüstü güçlere sahip olsa da, aslında oldukça "gerçek.." bi yanı var-
bence Fred'in süperegosu kendisi.. Fred'in kameralara karşı geliştirdiği fobiyi (ki, kimlikle ilgili sorunların sembolizminde ayna ya da bu tür elektronik ürünlerin kullanılması da bilindik bişii, ki film ikisinin karşısına da Fred'i geçiriyor..) bilen Mystery Man, o ürkünç haliyle sadece Fred'i korkutmuyor, beceriksiz polislerin Fred'i yakalamalarını da sağlıyor..

Cinayet/ler../i işledikten sonra kaçan Fred (filmin final ve açılışı birbirine diyalogla bağlanırken, jenerikler de bu işlevi görüyor..), evine geri dönüyor.. Ve fakat Mystery Man -yine, devreye giriyor: Renee ile yaşantısına devam eden Fred'i gönderdiği kasetler aracılığıyla diken üstünde tutuyor..

İletişimsizlikten mustarip gibi görünen çiftimiz eskisi gibi diil, Fred sevişirken "mutlu.." edemiyor artık, rüyalarında eşini korkunç bi yüze sahipmiş gibi görüyor vs.. Fred ve Renee kasetleri kaydedenin evlerinin içine kadar girdiklerini öğrendiklerinde polise haber veriyorlar ve fakat çiftin gittiği parti her şeyi allak bullak ediyor: Orada -yeniden, Andy ve Mystery Man'le karşılaşan Fred, tüm travmasını yeniden yaşamaya (travmayı yeniden canlandırma sendromu??) başlıyor ve aynı gece Renee'yi öldürüyor.. Ve polislere yakalanan Fred, idama mahkum edilmek üzere hapse gönderiliyor..

Açıkçası filmin ses bandından gerilim anlarında yükselen müziği kaldırsak, o kadar da germez kanısındayım.. Özellikle ilk bölümdeki bu sesler öylesine fazla kullanılmışlar ki, hakkaten gördüklerimiz diil de, duyduklarımız geriyo desek yeri yani..

Sahneler olağanüstü tabii, her bi sekans kendi içinde muhteşem.. Filmin bu kadar "güçlü.." olabilme sebebi de tamamen görsel güzelliği/yoğunluğundan kaynaklanıyor bence..

Read more

Wild At Heart


Barry Gifford romanı "Wild At Heart: The Story Of Sailor And Lula.."'dan uyarlanan senaryosuyla Wild At Heart kült-sevicileri için hazine niteliğinde ve fakat her zevke hitap etmediği de gerçek, ki bunlardan bi tanesi de benim..

Hikayesi şöyle: Lula ve Sailor, birbirini seven bi çift ve film boyunca da ikisinin yaşantılarına göz atıyoruz.. Muhteşem açılış jeneriğinin ardından, bi parti çıkışında, adamın biri, birisi Sailor'ı, Lula'nın annesi Marietta'yı taciz ettiği gerekçesiyle öldürmek istiyo ve fakat ondan daha dişli çıkan Sailor adamı öldürüp hapse giriyor: Mariatte'nin ikisinin -yeniden, birleşmesini engelleyeceğini onunla yaptığı konuşmadan anlıyo Sailor-
keşke elmalı martini içebildiğini de görseydi..

~2 sene geçtikten sonra Sailor serbest kalıyo ve evden kaçan Lula'yla buluşup sevişiyorlar.. California'ya gitmek üzere yolan çıkan çiftimizin karşısına, her yol filminde olduğu gibi, birbirinden ilginç tipler çıkıyo filan.. Bu süre zarfında da, ikili birbirini keşfediyo-
ki, "yol.." filmleri cidden şu metafor uğruna harcanıyo, en çok ona yanıyorum yıllardır kendi adıma..

neysse,, Lula'nın küçükken tecavüze uğradığını, bunun sonucu olarak kürtaj yaptırdığını, Sailor'ın Lula'nın babasının ölümünde payı olan adamın (imdb'ye bakmaya üşenmek #2..) eski şoförü olduğunu, Lula'nın annesinin de bu ölümde payı olduğunu öğreniyoruz..

Bi de filmin olaya Oz göndermesi şeyetmek için kendine zorlama bi şekilde eklemlediği cadılık şeysi var: Lula'nın annesinin ayakkabıları, kristal küresi, finalde aynen Oz'daki haliyle karşımıza çıkan peri filan, "aa, süfer.." yerine, "e yani.." dedirtiyor: Lula'nın kırmızı ayakkabıları, Lula ve Sailor'ın Oz sevgisi filan da var tabii..

neysse,, hayattaki tek isteği Sailor'dan "Love Me Tender.."'ı duymak olan Lula, hamile kalıyor ve tüm travması gelip üzerine çörekleniyor, tam da bu sıradaysa Sailor, hırsızlık yapmak için korkunç görünen bi adamla anlaşıyor.. Plan beklediği gibi gitmiyor başta Sailor (sonra da diğer adam..) için, Sailor -yeniden, hapse giriyor..

Tabii, bu arada Lula'nın annesi mutlu, kızını alıp geri dönüyor: 5 yıl sonra Sailor hapisten çıktığında -yine ve yeniden, Marietta'yla konuşuyor, Marietta -yine ve yeniden, elmalı martini içiyor, -yine ve yeniden, "olmaz.." diyo filan.. Lula'ysa oğluyla birlikte Sailor'ı karşılıyor, tabii romantik-komedi kuralları işlediği için, climaxte ayrılıyorlar bi: Sonra yeniden şeyediyorlar.. Mutlu son: Hem de "Love Me Tender.."la: Ögk hakkaten..

-yine, neysse,, filmdeki kibritin yanışı ve ardından gelen yol ya da sigara yakma leitmotiflerinin, Requiem For A Dream'deki kokain çekme leitmotiflerinin öncüsü olduğunu söylemek çok da abartı olmaz sanırım: Ayrıca filmin Tarantino'ya bolca ilham verdiğini de..

Benim pek sevmediğim Lynch filmlerinden, ki, buna en çok Nicolas Cage'in filmde yer alması sebep oluyo desem, pek de abartmış olmam sanırım.. Yoksa, nevrotik Marietta'ya tapıyorum..

Read more

Blue Velvet


Lynch'in Dune sonrası özüne dönüş sinyalleri verdiği, gayet anlaşılabilir bi film: Her ne kadar final sekansı Jeffrey'nin kulağına zoom-out yapılarak açılsa da, filmin Jeffrey'nin rüyası olmadığı açık..

Kısa bi özet: Jeffrey'nin babası bahçesini sularken kalp krizi geçirip hastanelik oluyor, Jeffrey babasının ziyaretinden dönerken yerde kesilmiş bi kulak buluyor ve olaylar gelişiyor: Kulağı yerde bulduğu kese kağıdına koyup, kasabanın dedektifine götürüyor ve fakat bi yandan da işin peşini bırakmaya niyetli diil haliyle: Dedektif Williams'ın kızı Sandy, odası babasının üst katında olduğu için, olaydan kısmen haberdar ve o da içindeki dedektiflik merakına yenilip Jeffrey'yle tanışıyor: Küçük bi kasabada sıkıcı bi yaşamın getirdikleri diyelim :))

Sandy'nin dikkatini ilk şüpheli olarak Dorothy adındaki bi bar şarkıcısı çekiyor, ve Jeffrey ilaçlama bahanesiyle Dorothy'nin evine gidip, fırsatını bulduğunda anahtarını çalıyor.. Aynı akşam Dorothy barda "Blue Velvet.." söylerken Jeffrey ve Sandy kadının evinin önünde pusu kuruyor ve Jeffrey eve giriyor.. Sandy işaret vermesine rağmen, çocuk bunu duymuyo (ah şu Heineken..) ve kadın evine geliyor.. Dolaba saklanan Jeffrey, çok ilginç bi sahneyle karşılaştıktan sonra olayın sandığından daha da karmaşık olduğunu anlıyor..

Dorothy evde bi yabancının olduğunu fark ediyor; Jeffrey, dolaptan çıkıyor ve kadının verdiği emre uyup, soyunuyor: Emirler bununla da bitmiyor, s&m'e gönülden bağlı bi bünyesi olan Dorothy, çocuua istediği gibi davranıyor (tabii ki, aklımıza La Pianiste'in tuvalet sahnesi geliyor..) Kapı çalıyor, gelen Oedipus.. Açıkçası Frank karakterine eklemlenen bi kompleks, öylesine yüzeysel ki, can sıkıcı bi parodiden öteye geçemiyor.. Seks esnasında "annecim, meme, baba.." demesini, şişmiş sahte kendiliğini dış dünyada sürekli "fuck.." ya da fallik bi anlam yüklediği bariz olan "pazularıma dokun.." repliğini, ve (muhtemelen babasına karşı geliştirdiği..) boyun eğici tavrı arada bi sergilemesini çok da yeterli bulabilmek mümkün diil sanki: Ben bulamadım en azından..

neysse,, Jeffrey bi yandan Sandy'den hoşlanırken, bi yandan da Dorothy'nin cazibesinden etkileniyor: S&m istekle ilk kez karşılaşan her erkek gibi bocalıyor, dahası reddedip, geri dönmesine rağmen, sonraki buluşmalarında (kadının manipülasyonuyla da tabii ki..), bu oyunun bi parçası haline geliyor..

Gelmesine de, işler giderek daha da tehlikeli bi boyuta geliyor: Dorothy'yle seviştikten sonra evden çıkarken Frank ve çetesi onları basıyor ve Ben'in yerine gidiyorlar.. Burada işin uyuşturucu kısmını ve Dorothy'nin çocuunun tutulduğu yeri öğrenen Jeffrey, gece sonunda dayak yiyor..

Ertesi sabah tüm bu olanlar için gözyaşı döken Jeffrey, olanları Sandy'ye anlatıyor ve çiftimiz bi partide birbirlerine olan aşklarını itiraf edip, öpüşüyorlar.. Eve dönüşte Mike (ki, şimdiye kadar hiç adı geçmedi: Sandy'nin sevgilisi..), çifti takip edip Jeffrey'den hesap sorma planlarken, Dorothy'nin çıplak ve yaralanmış bi halde kadraja girmesiyle bundan vazgeçiyor: Sonrasında da climax ve final sahnesi var..

Filmin daha açılış sahnesinde Jeffrey'nin babası yere düştüğünde çimenlerin arasından topraktaki böcekleri görüyoruz, artık kullanılmaktan eskimiş "müthiş düzenli ve sakin görünen banliyö hayatının çirkin yüzü.."nü simgeleyen bu böcekler filmin de çatısını oluşturuyor.. Frank ve çetesi kasabanın uyuşturucu trafiğini yönetirken, Williams'ın ortağı Gordon da o ekiple birlikte çalışıyor aslında.. Sandy'nin babası için söylediği "bikaç soruşturmadan çekildi.." repliği de çetenin gücünü kısmen gösteriyor.. Williams'ın da paranoyak bi biçimde olayın duyulmasını engelleme isteği bi süre bizi "aa, bak o da işin içindeymiş.." diye düşündürse de, Gord/i../on düğümü çözüldüğünde kendisinin ii bi polis olduğunu anlıyoruz..

neysse,, Sandy ve Jeffrey arasındaki klişe ilişki, "sevgilisi olan kızın esas oğlanı seçmesi.." düzleminde ilerlediği için hiçbi cazip yanı yok.. Bu yüzden Dorothy ve Jeffrey ilişkisi ilgimizi çok daha fazla çekiyor haliyle..

Açıkçası Dorothy'nin manik-depresif halinden çok s&m tarafıyla ilgileniyorum: 7/24 tribal takılan ablaların o fasit sıkıcılığı her yerinden akıyor zira: Ama yataktaki istekleri/emirleri ve bunlara aldığı tepkiler hoş..

Dorothy'nin oral döneme takılıp kalmış Frank'le olan ilişkisi (kocası ve çocuunun adamın elinde olması dolayısıyla..) Frank'in kontrolünde olduğu için, kendisi inisiyatif sahibi diil: Aldığı anlardaysa Frank buna karşı koyuyor (yani Scrapbook'taki ya da The Cell'deki gibi bi sonuçla bu ilişkide karşılaşmamız pek olası diil..)

Ve fakat, Jeffrey'le olan ilişkisinde inisiyatiflerini her an kullanıyor: Nasıl sevişmek istiyorsa bunu gerçekleştiriyor: Sadece dokunarak, ya da tokat atılarak.. Ancak bu ilişkiyi de "kocamı kurtarmak 'zorundasın..'"a taşıdığını gördüğümüzde, kadının Jeffrey'ye gerçekten aşık olmadığını, sadece Frank ve çetesinden kurtulmak için Jeffrey'ye yaklaştığını da düşünüyoruz haliyle..

Ve final: Sandy'nin aşırı anlam yüklediği bariz olan rüyası gerçekleştiğinde en ii tepkiyi büyükanne veriyor: "Asla bi böcek yemem.."

Işık kullanımı her Lynch filminde olduğu gibi muhteşem, şarkılarsa genelde bana hitap etmediği için, bişii diyemiyorum: Lynch'in en ii filmi olmasa da, anlaşılabilir filmlerinden biri, birisi olması dolayısıyla bazı bünyelerde özel bi yer kapladığı da aşikar..

Read more

Dune


'84 yapımı Dune, Lynch'in Hollywood'la kabusa dönüşen ilk birlikteliği.. 45 milyon gibi o zamanlar için devasa sayılabilecek bi bütçe, Frank Herbert'in çok satan (eheh, bu tür kalıpları kullanmaya bayılıyorum, yeni fark ettim..) kült-klasiğini uyarlaması için kendisine emanet ediliyor.. Ve fakat, işler beklendiği gibi gitmeyince, filmin gösterime çıkmasından sonra Lynch, projeden çekildiğini açıklıyor.. Filmin bu ilk versiyonu 137'..

Sonrasında (yazının da konu ettiği..) filmin "special edition.."ı hazırlanıyor ve fakat bunda da Lynch'in adı hiçbi yerde geçmiyor: 190' süren bu versiyonda yönetmen olarak "Alan Smithee.." geçiyor ki, off off dedirtiyor-
"üzerimde çok baskı vardı, projeden çekildim.." diye zırvalayabilmeniz için, önleminizi önceden almanız, daha film proje aşamasındayken sözleşmeye böyle bi madde ekletmeniz gerekiyo yani şekerler-
"yakın plan çekimde 70mm lensten başkasına görüntü vermem.." gibi..

neysse,, bunlar da bi sonuç vermiyor ve film Amerika'da batıyor.. Hollywood'daki memur yönetmenlerin neler çektiğini az bişii anlayan Lynch, başka projelere yelken açarken, bi daha bu denli büyük çapa sahip bi projeyi filme çekmeye -şimdilik, yanaşmadı.. Ortada kalan filmi de kimler bağrına/böğrüne bastı, onu da merak ediyorum tabii..

neysse,, filmin böyle çok dallı budaklı görünen yapısı en başta korkutsa da, zaman geçtikte her şeyin tahmin ettiğiniz gibi gelişmesi yüzünden hikayeyi takip etmekte bi sorun çekmiyorsunuz: Ki, ben Dune serisinden hiçbi kitabı okumamış bi bünyeyim, eet..

Hikayenin çok ama çok kısa özeti şu: Paul Atreides'in efsanelerde bahsedilen Muad'Dib/Kwisatz Haderach olduğunun anlaşılması..

Kısa özetini anlatmaya başlarsam sayfalarca yazabilirmişim gibi geliyor: Ve fakat hikeyeye tam da hakim olmadığım için, kaba bi şekilde yapıcam bunu:
Harkonnenler var: Liderleriyse Baron adlı uçan bi kişi, Feyd'e karşı cinsel istek dudyduğu bariz.. Ki, filmdeki en eğlenceli karakter..
Atreideslerse, Leto'nun önderlik ettiği bi halk: Filmin kahramanı Paul, teü, Leto'nun oğlu.. Aslında Jessica'nın bi kız evlat doğurması ve bu kızın da Feyd'le evlendirilmesi gerekiyormuş, ki, hem Kwisatz dünyaya gelsin, hem de düşmanlık bitsin.. Ve fakat, kendisi de bi zamanlar Bene Gesserit üyesi olan Jessica bu isteğe karşı gelip, erkek çocuu doğurur..
İmparator ve onun halkı da var ki, haklarında en az bilgi sahibi olduğumuz şeyler bunlar: Bene Gesserit'in 1 numarası ablamız da imparatorun hizmetinde..
Bi de Fremenler var, bunların liderlerinin adını hatırlamıyorum.. Bunlar Dune'da (filmde daha çok Arrakis olarak telaffuz ediliyor..) yaşıyorlar..

Filmdeki olay örgüsü de -kısmen, şu: Dune, evrendeki tek baharat rezervine sahip gezegendir, tüm evrenin ihtiyaç duyduğu bu maddeyi çıkarıp, ticaretini yapmak o kadar kolay diildir: Harkonnenlerden sonra gezegene gelen Atreidesler saldırıya uğrar (ki, aslında Yueh'nin, bu saldırıda kilit bi rol oynadığını görüyoruz, Paul ve Jessica'yı kurtarmak için kendini ve Leto'yu feda ediyor..) ve yok edilirler.. Sağ kalan Jessica ve Paul, Fremenlerle karşılaşır ve Paul onların lideri olur (El Topo'nun da hikayenin bu kısmına oldukça benzeyen bi "Mesih.." bölümü vardı, hey gidi..) ve Fremenleri eğitir ve Harkonnenlere saldırır.. Ölmekten korktuğu için başarısızlığını imparatora söyleyemeyen Baron, imparator Dune'a geldiğinde bayağı sağlam bi ayar yer.. Bu sırada ab-ı hayatı içen ve ölmeyen Paul, cihat için harekete geçer ve imparator ordularını da yok eder.. Tüm kehanetler gerçekleşir ve film mutlu bi sonla biter.. Öykünün alegorisi gayet ii işlese de, Paul özelinden "Mesih.."e ulaşması içimizdeki bastırılmış-monarşizme ii bi örnek olarak incelenmeyi hak ediyo haliyle..

de, işte, film bunu korkunç bi şekilde yapıyor:
Bi kere, o kadar çok içses var ki, bi yerden sonra "artık yeter.." demeye başlıyorsunuz..
Ayrıca, karakterler her şeyi açıklıyorlar, durmaksızın: "Ah, avcı, hareket etmezsem beni göremez.. Yardım çağıramam, kapı açılırsa ona saldırır.." gibisinden o kadar çok info veriyorlar ki karşılaştıkları durum hakkında, korkunç bişii-
"cümleyi bile toparlayamadım bu yüzden: psikolojim çok bozuldu zira, bi alt satıra geçmem lazım ve fakat bunu yapmadan önce enter tuşuna da basmam gerekiyor ve tırnak işaretini kapamam.."
Prodüksiyon tasarımı yerlerde sürünüyor, hakikaten ne aksiyon sahneleri aksiyona benziyor, ne efektler gerçekmiş gibi duruyor, ne de dekorlar: Tam bi felaket hakkaten..

Öyle yani.. Bence sadece kitsch-sevicilerine hitap eden bi film..
Read more

The Elephant Man


Film klasik olduğu için hakkında söylenmeyen pek bişii kalmamış olması kuvvetle muhtemel.. O yüzden kısa bi özet sonrası (gerçi özet, doğası gereği kısa oluyo ve fakat ben o konuda yeterince ii diilim..) sevdiğim yönlerine geçicem..

"The Elephant Man and Other Reminiscences.." kitabından ve The Elephant Man: A Study In Human Dignity.."'nin bi bölümünden uyarlanan filmin açılışını, John Merrick'in annesinin fillerin saldırısına uğraması yapıyor, Merrick doğuyor ve 21 yıl sonrasından film akmaya başlıyor: Merrick, "ucubeler.." sirkinde insanlara gösteriliyor, doktor Frederick de onu görmek istiyor.. Gördükten sonra muayene etme gerekçesiyle onu hastaneye götürüyor, Merrick'in kafatası çok büyük, vücudunda tümörler var ve sağ kolu işlevini yitirmiş durumda.. Bu sonuçlar Londra bilim dünyasına duyurulduktan sonra Merrick Bytes'ın yanına geri dönüyor ve fakat geç geldiği gerekçesiyle Bytes onu dövüyor.. Durumu kötüleşen Merrick yeniden hastaneye götürülüyor, Frederick Carr'ı ikna etmeye çalışıyo hastanede kalması için, ve fakat Carr'la görüşme anında Merrick çalışmadığı yerlerden soru gelince bocalıyor, Carr durumu anlıyor ve fakat sonradan aslında çekindiği için konuşmadığını anlıyoruz.. Hastanenin "gece bekçisi.." Merrick'in piyasa değerinin farkında olduğu için onu hala para karşılığı insanlara gösteriyor.. Merrick, gündüz sosyetenin geceyse halkın "gözdesi.." oluyor.. Ta ki, bi gece her şey şirazesinden çıkana kadar..

Yeniden sirke geri dönen Merrick, ilk "gösteri.."sinde yere yığılıyor, sirkteki diğer kişilerin yardımıyla Londra'ya geri dönüyor ve kendini gerçekleştirdikten sonra uykuya dalıyor..

1820lerden sonraki bi dönemde geçen filmin dönem atmosferi oluşturma ve görsel stili muhteşem..
İngiliz aksanı da..
Oyunculuklar da: Anthony Hopkins'ten (ki, müthiş karizmatik..), başhemşire Wendy Hiller'a, John Hurt'ten Bytes rolündeki Freddie Jones'a kadar tüm ekip döktürüyor..
Müzikleri de..

Filmdeki kilit sahne, Frederick'le başhemşire arasında geçen tartışma: Her ne kadar sonradan Frederick bunu çok az düşünse de, aslında Bytes'la aynı: İkisi de Merrick'in deformasyonunu kendi çıkarları için kullanıyor: İkisi de bu işten para kazanıp, isim yapıyorlar.. Frederick'in çabasını mazur görmeye daha yatkın olsak da, Merrick'in hiçbi şekilde iileşemeyeceğini biliyoruz.. Merrick de biliyor bunu, sadece daha ii hissediyor kendini, sosyetedeki insanların sırf "başka arkadaşlarına anlatmak için.." onunla görüşüyor olmalarını umursamıyor (görünüyor..), katedral maketini yapmaya devam ediyor.. Ama çok da farklı diil durumu öncekine göre..
"The fruit of the original sin.." yazıyo sirkin girişinde..
"Arkadaşım.." diyor her seferinde Frederick'e, onun ağzındansa böyle bi hitabı hiç duymuyoruz..
Ne kadar yaralayıcı olabilir ki bu, tek isteğin "normal.." insanlar gibi uyumak olunca??
Read more

Eraserhead


Lynch'in bu ilk uzun metrajı görsel açıdan hakkaten tam bi orgazm yaşatıyor: Aslında pek de deşilecek bi yanı yok, görselliğe kendinizi bırakmanız kafi..

Yine de, belli belirsiz hikayesini az bişii anlatmak gerekirse, Henry bi fabrikada çalışıyor, şu an tatilde ve fakat: Arada bi görüştüğü Mary bi akşam onu yemeğe davet ediyor, yemek sırasında annesi Mary'nin doğum yaptığını ve evlenmeleri gerektiğini söylüyo (bunu yapmadan önce Henry'yi taciz ediyo..), ~2 aylık doğmuş cenini Henry'nin dairesine getiriyorlar ve fakat ağlamalarına dayanamayan Mary evi terk ediyor.. Bundan sonrası oldukça sürreal olan olan filmde, Henry hayaller görmeye başlıyo, iş, aşk ve kendisi hakkında çeşitli şeyler görüyo..
Bebeği öldürüyo ve film bitiyo-
tabii bebeğin ölümü o kadar kolay olmuyo..

Film, Lynch'in kısa filmlerinden The Grandmother'la görsel stil, atmosfer ve overacting tercihleriyle oldukça benzeşiyo bi kere: Henry de, kısa filmdeki çocuk gibi saksısız toprakta ağaç yetiştiriyo, "gerçek.." dünyada bocalayıp hayallere dalıyor, psikolojik etkenlere fizyolojik tepkiler veriyo (çocuk yatağa işerken, Henry'nin burnu kanıyor..) filan..

Filmde dikkati en çok, rüya sahneleri çekiyo tabii: Henry Mary'den "çıkardığı.." ceninleri öldürüyor, Lady in Radiator yukarıdan düşen ceninleri öldürüyor, posta aracılığıyla gelen kurtçuk cenin-tenyaya dönüşüyor, Henry 27 numarada oturan kadınla sevişiyor, Lady in Radiator "in heaven, everything is fine.." diye şarkı söylüyor, Henry intihar ediyor ve beyni silgi yapımında kullanıyor..
Gerçek, hiçbi şekilde Henry'yi tatmin etmiyor, Mary, evlilik ve bissürü çocuk demek, 27 numaralı kadınsa arzusu olmasına rağmen, ben daha farklı bi yol denemek istiyorum: Bu kadın Henry'nin fallik annesi: Ondan hem korkuyor/çekiniyor, hem de onu arzuluyor.. Mutluluğu ya da üzüntüsü (sadece..) ona bağlı: Peşinden gelen "In heaven, everything is fine.." şarkısıysa, Henry'ye vaat oluyor ve kafası koparak (kastrasyonun en ilkel sembolizmi..) intihar ediyor..

Gerçeğe döndüğünde fallik annenin kendisine ait olmadığını anlayan Henry, çocuunu öldürüp (bu, ondan bıktığı için de olabilir, fallik anneyi -yeniden, elde etmek için bi trük de, Lady in Radiator'a sunduğu bi kurban da..) hayal dünyasını seçiyor-
"zorlama çözümlemeler bunlar.." :))

Işık kullanımı muhteşem, olağanüstü bi film: Edward Scissorhands'in kardeşi..
Read more

Lynch Evreni'ne Giriş: The Short Films Of David Lynch


[Eet, filmografisini inceleyeceğimiz üçüncü yönetmen Lynch oldu, neden onu seçtim: Birden geldi.. Öyle düşündüğüm bişii diildi ve fakat bi şekilde sıra kendisine gelecekti, hemen bitsin istemek de bunda rol oynamış olabilir..
Şimdi, Lynch olayı biraz tuhaf.. Daha doğrusu filmlerini ciddiye alıp uzun çözümlemeler yapmak da, "bi siktir git.." deyip köşeye fırlatmak da olası.. Ben her ikisini de yaptığım için kendimi daha ii hissediyorum bu konuda..
Tabii ki, gelenek olduğu üzere, yönetmen/filmlerden bahsederken klişelere bulanmiycam: Haneke'yi burjuva eleştirisi ve "rahatsız seyir.." demeden yazabildiysem ya da Zvyagintsev'nın filmlerinde bi kere bile Tarkovsky demediysem, Lynch filmografisinde de mümkün olduğunda rüya/bilinçaltı vs.. gibi Lynch'le özdeşleşmiş şeylerden uzak durcam..]

The Short Films of David Lynch, adından da belli olduğu üzere kendisinin kısa filmlerinin bi toplamı: Bu filmler sırasıyla, '66 tarihli Six Men Getting Sick (Six times..), '68 tarihli The Alphabet, '70 yapımı The Grandmother, '74 tarihli The Amputee ve '88 tarihli The Cowboy And The Frenchman.. Lynch, aralarda anekdotlar, bilgi notları filan saçıyo ortalığa..

İlk kısa filmi Six Men Getting Sick (Six Times..) -yine, adından belli olduğu üzere 6 karakalemle çizilmiş adamın hastalığını anlatıyor: Süresi oldukça kısa olan (4'..) filmde aynı şeyi 6 kez izliyoruz: Aslında bi kısa filmden çok video-art olan yapım, Lynch'in de söylediği gibi "ölülükten kurtulmak için.." ses bandında siren sesi barındırıyor.. "Yani.." deyip geçiyorum: "Look: Sick.."

Geçtim: İkinci film, The Alphabet, Paillard Bolex'le çekilmiş, 478$'a almış Lynch makineyi ve sevinçten kendini kaybetmiş haliyle-
faturasını hala saklıyomuş..
Film, Peggy'nin kabusu: Harfleri görüyo, sayıklıyo filan.. Açıkçası beni fecii sıkan bu kısa filmde, tek ilginçlik Picasso çizimlerini andıran tek göğüslü adam figürünün sembolik kastrasyonuydu.. Uyandığında ağzından kan geliyo Peggy'nin: "Ey bi si, ey bi si.."

Üçüncü film, The Grandmother'sa bildiğin orta metraj bi film aslında: 34'-
ohaa: Ama toplamadaki en ii film..
Filmdeki ışık kullanımı olağanüstü bi kere-
benim ışık fetişim var hakkaten: Siyah-beyaz bi de.. Müthiş..
Anne, baba ve çocuktan müteşekkil bi aile: Çocuk yatağına işiyor sabahları, babası dövüyor.. Annesi ilgilenmiyor filan.. Bi tohum, sesini çocuua duyuruyor ve çocuk da yatağın üzerine yığdığı kuma onu gömüyor: Ağaç büyüyor ve büyükanneyi doğuruyor.. Mutlu oluyor ikisi de: Ve fakat film bitmiyo haliyle..
Kısaca Lynch'in tüm karakteristik özelliklerinin ziplenmiş hali.. Daha fazla söze gerek yok sanırım..
Filmin pantomim üzerinde yükselen oyunculuğu, Tractor'ın müziği, zaman zaman başvurulan stop-motion çekimleri filan hakkaten ii..

The Amputee, dördüncü film: Dizlerinin üstünden bacakları kesilmiş bi kadına yapılan iki pansumanı izliyoruz.. Ablamızsa ilk pansumanda bi mektup yazıyo ve sigara içiyo.. İkinci pansumandaysa bu mektubu redakte ediyo-
Amerikan kitschliği..
Bu kadar..
İki pansuman da tek plan çekim.. Açıkçası "Seninle cin içtiğinden bahsederdi.." repliği bi an heyecan yaptırsa da ("biliyodum: biliyodum..") "yani.."den öteye geçemiyor..

Gelelim en son ve bence en korkuncuna: The Cowboy and the Frenchman, kovboy, Fransız ve kızılderili karakterlerini karikatürize ederek bundan mizah çıkar/maya çalış../ıyo: Açıkçası bu mizahtan tiksindiğim için bişii diyemiyorum.. Meraklılarına hitap ediyo sadece..

Öyle yani.. The Grandmother'ı görmek için bile izlenebilir/meli..
Read more
Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...
 
Creative Commons License
This work is licensed under a Creative Commons Attribution-NoDerivs 3.0 Unported License.