Slaughtered Vomit Dolls


[Rehabilite dönemi..]

Lucifer Valentine'ın '06 yapımı filmi Slaughtered Vomit Dolls, hakikaten de her mideye (izleyici demedim..) göre olmayan, yönetmeninin n/ickinden film ismine, kamera hareketlerinden diyaloglarına, görüntülerinden mizansenlerine, işkence ve kusma sahnelerinden ses bandına kısaca her şeyiyle çok ama çok aşırı bir film.. Film bile demeye dilim varmıyor açıkçası, zira, uzun bir video-art çalışmasını fazlasıyla andıran filmin, mecra olarak neden sinemayı seçtiği de ayrı bir soru/n.. Cidden abi "neden sinema??"

Bir yanda yönetmenin satanist manifestosu, diğer yandaysa blumik bir striptizcinin hikayesi.. Bu iki hikaye bir araya geldiğinde görece izlenir de, yönetmen kendisini bir türlü tutamıyor.. Yönetmen kendisini o kadar ciddiye alıyor ki, en uzun planı ~10'' bile zor sürüyor.. Dogma'ya rahmet okutacak bir kamera kullanımı da işin içine girince filmi görsel açıdan izlemek gerçekten zor bir deneyime dönüşüyor-
iltifat olarak söylemedim bunu: Yani karşımızda Irreversible'ın bar sekansı gibi bir kaotik bir güzellik yok..
Ne var?? Gerçekten fazlasıyla kasılmış/-tırılmış bir görüntü yönetimi var: Berbat kelimesinin bile karşılayacağından şüpheliyim, ahah..
Ve tüm bunlar yetmezmiş gibi, ses bandında satanic-voice-over var: Oyuncuların seslerini yavaşlatarak "koyu.." tonlar elde etmeye anlaşılan pek bayılan yönetmenimiz, işin ucunu bir türlü tutturamamış-
misal, açılış bölümündeki o manifesto bölümünde "şık.." durmasına rağmen, sonradan bildiğin sıkıyor, bayıyor, "öf, yeter ulan!!" dedirtiyor..

Öhm, neysse,, filmin hikayesiyse şöyle-
dvdsindeki açıklama olmasaydı, bunu bile yazamazdım -cidden: 19 yaşındaki striptizci kızımız Angela, adını söyledikten sonra dişlerini birbirine vurmaya başlıyor istem dışı: Kalçaları morluklar içinde ve balerin olma hayalindeki Angela, bir fahişeye "dönüşüyor.." Uyuşturucu (da..) kullandığı ortada olan Angela'nın bir başka problemi de (muhtemelen -yine, uyuşturucudan kaynaklanan..) blumia ve (-yine, uyuşturucudan kaynaklanan..) halüsinasyon/paranoya sorunu var-
metamfetamin, eet-
filmde uyuşturucunun lafı bile geçmiyor..
Ayrıca, üç "infaz.." da izliyoruz filmde: İkisi '94, biri '02 tarihli.. Son derece kötü bir efekt tasarımına sahip bu sahnelerden en "güzel.."i, '02 yılına ait olanı..

Periyodik olmayan aralıklarla kusulan filmde, bazı mizansenlerin kurgulanışı yüzünden, yüzünüze kusuluyor.. Bazı kusmuklar gerçek değilken, bazıları gerçek filan..

Aslında yönetmen saçmalamasa, filmle alakası bile olmayan kişisel düşünce/inançlarını zorla enjekte etmeseydi (ki, Satanist manifestodan ziyade delüzyonal bir ergen karalamasına benziyor söylenenler..), üzerine de içeriği taşımaktan ziyade "eh, ilginçlik olsun hocu: Hem sanatsal görünür.." minvalindeki eklemlenmiş kamera hareketlerini, ses miksajını filan dengeleyebilse ve ana konusu olan striptizcinin fahişeye dönüşümüne odaklansaydı, ortaya gerçekten etkili bir film (hatta yarı-belgesel..) bile çıkabilirdi.. Çünkü film merkezindeki konuyu teğet geçmeye öylesine hevesli ki, hiçbir şey söylemiyor.. Kaçan büyük bir fırsat bu açıdan Slaughtered Vomit Dolls..

neysse,, animasyon sonrasında böyle bir filme ihtiyacım vardı benim: Devamı da gelecek, ahahha..
Read more

Kuklaların Efendisi: Jirí Trnka


Animasyon seçkisinin sonuna geldik: Bu yazıda, biri uzun, üçü kısa metraj olmak üzere 4 Jiri Trnka filmini ele alacağım..

Jiri Trnka, Çek animasyon ekolünün kurucularından, hatta hakkında yazılmış tüm yazılarda şu iki ibareyle karşılaşmamanız işten bile değil: Doğu'nun Walt Disney'i ve Kuklaların Efendisi: İkincisi bana yakın geldiği için yazı başlığı olarak da onu seçtim: Hayat hikayesine filan girmeden hemen filmlerine geçiyorum..

İlki, Jiri Brdecka'yla birlikte yönettiği '46 yapımı Pérák A SS ve bir çizgi film: Bir Nazi muhbiri özelinde Nazi ideolojisiyle dalga geçen film, Trnka'nın da 3. çalışması aynı zamanda.. Çevresindeki her şeyi ihbar eden adamın (ve Nazi askerlerinin..) hakkından bir baca temizleyicisi ayağına taktığı yatak yaylarıyla geliyor..

Adından da anlaşılacağı üzere bir propaganda filmi olan Pérák a SS, slapstick olduğu için bana pek hitap etmiyor ancak, teknik olarak hoş bir çalışma: Ancak iki eşcinsel Nazi askerinin romantik sahneleri eleştiriye son derece açık: Aşağılamak için başka yöntemleri zaten uygulayan filmin bir de böylesi bir yöntemi tercih etmesi hiç de "şık.." değil..

Diğer filmse, yine bir kısa metraj ve son derece güzel olan Román S Basou: Nehire yüzmeye giren bir kontrbasçının balık tutan bir kadınla hikayesini anlatan film, her ne kadar umutsuz bir finale sahip olsa da, kısa süresine "aşk gibi görünmeyen aşk.."ı sığdıran (ya da benim fazla zorladığım..) film, aslında 3 müzisyenin zamanında çalmaya başlayamamasının (da..) hikayesi.. İkisinin çıplak olarak karşılaştıkları sahne ve sonraları mükemmel anlar yaşatıyor..

Diğeriyse, Trnka'nın başyapıtı: Sen Noci Svatojánské.. Shakespeare'in aynı adlı oyunundan uyarlanan film öylesine güzel ki, kelimeler kifayetsiz kalıyor yanında: Özellikle Titania ve Oberon sahnelerinde film zirve yapıyor.. Ancak bir bütün olarak değil Trnka'nın, animasyon tarihinin bile en etkili işlerinden biri, birisi Sen Noci Svatojanske.. Bu lafın üzerine daha fazla bişii yazmama gerek yok sanırım..

Diğeriyse, Trnka'nın ölmeden önce çektiği son filmi olan Ruka.. Otorite üzerine müthiş bir çalışma: Öyle ki, saksı yapan kil-ustası ve çiçek, Trnka'nın kendisi ve siyasete bulaşmayan eserlerini öyle güzel karşılar ki, otoritenin üzerinde kurduğu/kurmaya çalıştığı baskıyı sadece bir elle çok ama çok güzel anlatır: Bir türlü kurtulamadığı baskı sonunda onu kafese kapattığında çaresiz bir şekilde eli tamamlaması ilk dönem çalışmalarına dair bir özeleştiri de olarak da yorumlanabilir.. Ve kil ustası öldüğünde rejimin ona saygı duyması da bu tür baskı rejimlerinin bir başka değişmezi olarak karşımıza çıkıyor-
devlet sanatçısı gibi titrleri düşünelim bir..

neysse,, animasyonun son derece çalışkan, yetenekli ve -yine, son derece karakteristik filmler çeken yönetmeniyle seçki bitti.. Bir süre rehabilite olmak adına araya küçük bir seçki daha sıkıştırdıktan sonra, asıl seçkimize geçeceğiz..
Read more

Akira


Cyberpunkla taptığım birkaç film dışında aram pek iyi olmasa da '88 yapımı Katsuhiro Otomo kültü Akira, temel hikayesiyle beni büyüleyegelmiştir hep.. Akira'yı da bu yüzden seviyorum..

3. Dünya Savaşı sıraları: '88 yılında Tokyo'ya atom bombası atılmasıyla şehir yerle bir oluyor ve birden 2019 yılına geçiyoruz: Neo-Tokyo inşa edilmiş, ancak şehirde sıkı bir askeri/polis gücü hakim, "terörist.."lerse bombalı eylemler yapıyorlar.. Şehirdeki hakim kaotik ortamda iki arkadaş var: Tetsuo ve Kaneda: Nasıl desek, hımm, Tetsuo daha "güçsüz.." olan: Kaneda, en iyi motora sahip çetedeki misal, Tetsuo'yu da başını derde soktuğunda koruyor.. Bunun ağırlığı altında ezilen (ve pasif-agresif reaksiyonlar gösteren..) Tetsuo'nun "şansı.." bir gece yaptığı kazayla dönüyor.. Hükümetin gizli projelerinde denek olarak kullanılan Esper'lerden biri, birisiyle yakınlaştıktan sonra Tetsuo'nun güçleri (daha çok telekinezik..) artmaya ve bunların farkına varmaya başlıyor.. Olaylar gelişiyor filan..

Pasif-agresif entrymde şöyle bir şeyden bahsetmiştim: "aslında enn uzlaşmacı tabir ettiğimiz kişiler bu gruptan çıkar, çünkü onların sonn derece anlayışlı olduğunu sanırız, halbuki edilgendirler o an: size itiraz etmezler.. dediklerinizin bi çoğuna katılır, sizinle aynı oyunu oynarlar.. böyle davranmak zorundadırlar zira, (genel olarak/eskiden beri) içlerinde biriken öfke o kadar yoğundur ki, patlamak için, sizin yaptığınız ufak şakaları, ona kabul ettirmeye çalıştığınız isteklerinizi (aka: ben böyleyim), hatta dayatmalarınıza ses çıkarmazlar.."
Tetsuo'nun gücünün farkına vardıktan sonraki değişimi bu açıdan oldukça anlamlı: İki şey için çabalıyor, Akira'ya ulaşmak ve Kenada'dan intikam almak-
onu öldürmek değil, onun korumasına "artık.." ihtiyaç duymadığını ispatlamak-
böyle de çekilmez bir özellikleri var..

Tetsuo'yla empati yaptığımızda da Kaneda o kadar "ideal.." bir figür değil aslında: O hep kendinden emin tavrı, bulunduğu yerde başkasının nefes almasını adeta engelleyen aurası filan hakikaten itici olabiliyor zaman zaman.. Tetsuo da, kendine yer açmaya çalışıyor, ama ilk girişimi (Kenada'nın motorunu aldığı zaman..) fecii şekilde çuvalladığında egosu öyle bir yaralanıyor ki, öfkesini gereken yere değil, Kaneda'ya yansıtıyor..
neysse,, aralarındaki ilişki tahterevallisinde Kaneda'nın yıllardır ağır basmasından bunalan Tetsuo en sonunda gidiyor da-
ki, bu noktada meydana gelen "ultimate energy.." olayıyla film boyut değiştiriyor adeta..

Filmde darbe oluyor (parmak şıklatma kadar kolaymış meğer, eheh..), davasına ihanet edenleri görüyoruz, olduça etkili sorularla karşılaşıyoruz, devletin "gizli.." olarak ne kadar ileri gidebileceğini vs.. görüyoruz: Gayet sağlam bir arka planı da var temel öykünün.. Çizimleri ve müziklerine değinmeme gerek yok sanırım..
Read more

Animal Farm


'54 yapımı George Orwell'in aynı adlı kitabından uyarlanan Joy Batchelor ve John Halas filmi Animal Farm, konusundan ziyade CIA'in film çekimlerine müdahalesiyle anılan bir film..

Konusu kısaca şöyle: Bir çiftliğin sahibi (adını unutmak..) sürekli içip, hayvanlarına kötü davranmaktadır.. Bu durum karşısında içlerindeki en yaşlı domuz Old Major/Willingdon bir konuşma yaparak devrimin fikir babası olur ve hayvanlar çiftliğin sahibini kovar ve kendi kurallarını koyarak (her hayvan eşittir vs..) çiftliği işletmeye başlarlar.. Snowball çiftliğin enerji ihtiyacı için değirmen tasarlarken Napoleon tarafından alt edilir.. Başa geçen Napoleon sonrasında işler ters gitmeye başlar: Ticarete başlayan çiftlik, diğer hayvanlarına yemeği çok az verirken, domuz nomenklaturası keyif çatmaktadır.. Bütün kurallar tek tek değişirken, Boxer'ın ölümü sonrasında tablo daha karanlık bir hal alır, ancak hayvanlar yeni bir devrim daha yapacak görünüyorlardır-
kitaptaysa böyle bir final yok..

Kitabın SSCB'nin '10'la '40 yılları arasındaki dönemin alegorisi olduğu herkeslercek malum.. Film de finale kadar oldukça sadık bir şekilde bunun izini takip ediyor.. Sadece finalde yeni bir "devrim.." yapılacağını gösteriyor.. İşte tüm gürültü de bu noktada kopmaya başlıyor: CIA'in film çekim sürecine müdahil olduğu iddiası, bu konu hakkında kitap yazılmasına bile sebep olmuş: Üstelik filmin, sinemalarda gösterilen ilk uzun metraj İngiliz animasyonu olması da bu iddiaları güçlendiriyor-
amerika-İngiliz ilişkilerindeki genel duruma dair bir tespit bu da..
Eğer komplo teorilerine bulanacaksak, yine animasyon cephesinden başka iki örnekle duruma bakabiliriz: Smurfs çıkar çıkmaz kazandığı başarı ve dizinin bildiğin komünist bir sistemde geçmesinin akabinde, hiç vakit kaybetmeden ertesi sezon Richie Rich'i çekerek kapitalizme güzelleme çeken "sistem..", diktatörlük eleştirisi yapan bir kitabı da anti-komünist bir propaganda filmine dönüştürebilir.. Gibi duruyor..

Ancak diğer taraftan (en azından kitabın..) bu tür bir nirengi noktasından hareket etmediğini söylememiz gerekiyor.. Zira kitapta devrim sonrası inşa edilen komünist sistem, diktaya dönüşüyor: Ortaya çıkan bu "yeni.." düzen sonrasında yaşananlar komünist sistemin kendisinden değil, diktatör/lük yüzünden kaynaklanıyor.. Filme de bu açıdan yaklaştığımızda, ortada "sorun.." teşkil edecek ("anti-komünist propaganda yapıyor..") bir şey kalmıyor bana kalırsa..
Read more

The Simpsons Movie


'07 yapımı David Silverman filmi The Simpsons Movie, bir çevre ve aile güzellemesi.. Ancak, kült-klasik dizinin herhangi bir bölümünden çok daha vasat.. Bunun sebeplerinin "tam.." olarak ne olduğunu kendimce bulabilmek için yazmadan önce bir kez daha izledim..

Hikayesi kısaca şöyle: Springfield Gölü, kirlilik seviyesi olarak o kadar uç noktalara ulaşır ki, canlılar mutasyon geçirmeye başlar, bunun üzerine şehrin üzerine camdan bir kubbe kapatılır, sorumlusu Homer (ve ailesi..) linçten son anda kurtularak, Alaska'ya giderler.. Marge şehrin yok edileceğini öğrendiğinde onları kurtarmak için çocuklarla beraber yola çıkar, Homer da bir Inuit kadınının yardımıyla aydınlanma yaşayarak çözüm bulmaya çalışır ve başarıya ulaşırlar.. Şehir kurtulur..

Evet, politik açıdan son derece yerinde giydirmeler, popüler kültür referansları, açılıştaki müthiş kendine-göndermeli yapı, alışık olduğumuz Bart-Homie ilişkisi, Lisa'nın fecii politically correct yapısı, ekoloji dostu bir ana-hikaye vs: Her şey yerli yerinde.. Ancak eksik bir şeyler var bu filmde..
Sondan başlayalım: Film, her ne kadar çevre konusunda "vaaz.." verse de, finale doğru bu tavrını adeta unutarak meselesini başka yöne taşıyor: Şehir kurtuldu, evet ama ya sonrası?? Zira göl hala kirli..
Şuna bağlasam çok mu abartırım: Filmde, işlenen suç (günah??) ve bunun cezası (kefaret??) ana konu aslında: Tüm şehir halkı gölü kirlettiği için kubbeye kapatılıyorlar ve dış dünyayla bağlantıları kesiliyor: Adeta modern bir Sodom ve Gomore veya ona benzer bir felaket öncesi.. Bu noktadaysa, devreye Homer giriyor: Ki, o da aynı sebeple güdüleniyor: Kendisini terk eden ailesini geri kazanmak için-
hıristiyan terminolojisi yerine varoluşçu terminolojiyi de devreye sokabilirdim ancak, gerek duymadım..

Açıkçası Family Guy sonrasında Simpsons'tan uzaklaşmaya başlamıştım (American Dad'i söylememe gerek yok sanırım..), filmi de sanırım bu yüzden sevemedim.. Biraz, nasıl desem, "naif.." ve fazlasıyla "mesaj kaygılı.." Ancak asıl önemli sebebi, bu film konusunu herhangi bir dizi bölümünde de gayet rahat anlatabilirlerdi, ~1.5 saate neden yayma gereği duydular, hala sebebini bulabilmiş değilim..
Read more

Machete


'10 yapımı Robert Rodriguez ve Ethan Maniquis filmi Machete'yi daha bir-iki saat önce izledim ve tek söyleyebileceğim, "olağanüstü.." Hakikaten yok böyle bir güzellik.. Hikayesini kısaca şeyettikten sonra, Rodriguez evrenine geçeceğim..

Daha Grindhouse'ta fake bir trailerken sevdiğim/iz Machete aslında bir federal ajan: Ancak ihanete uğruyor ("doğru.." olmayı seçtiği için..) ve ailesi gözünün önünde katlediliyor.. Kendisi de öldü sanılarak bırakılıyor ancak ölmüyor.. 3 yıl geçtikten sonra Machete'yi daha sakin buluyoruz, ancak aldığı bir iş teklifiyle hayatı yine değişiyor.. Amacı seçim döneminde bir suikast gerçekleştirmek: Ancak son anda tuzağa düşürülen Machete'nin peşine handiyse tüm Amerika takılıyor.. İşler dallanıp budaklanıyor, Ağ, Sınır Birlikleri, senatörün yardımcısı filan derken, Machete hem sevişip, hem de adam öldürüyor-
ateşli silah, nadiren kullanıyor.. Ve film mutlu sonla bitiyor..

Filmin, bir derdi de var: Meksika ve Amerika arasındaki kaçak geçişler ve göçmen yasaları.. Amerika'nın Meksika göçmenlerini üç kuruş paraya çalıştırdığını Food, Inc. gibi belgeseller bile ortaya koymuşken, film bunu bir adım daha öteye taşıyıp, aksiyon ve eğlencenin arasında zaman zaman güme gider gibi olsa da, doğrudan ve oldukça etkili laflar ediyor.. Ve film bir yerden sonra göçmen sınıf bilincinin uyanışına dönüşüyor: Bu devrim söylemi/eylemi, dediğim gibi filmin görsel/işitsel hafifliği altında her an buharlaşacakmış gibi dursa da, çok önemli-
yanisi: District 9'daki gibi metaforlara başvurmadan doğrudan konuşan bir film var karşımızda.. Ve tavrı, dünya konjonktürü düşünüldüğünde oldukça da manidar (başka ülkelerdeki ayaklanmalara da bağlayabiliriz..)

Filmin stiliyse, bu "ağır.." meseleden metrelerce uzakta ve inanılmaz eğlenceli.. Zaman zaman fecii gore'laşan filmin müzikleri ve neredeyse her sahnede adeta fetişleştirilmiş "an.."larıyla muhteşem bir seyirlik sunuyor..
Filmde, akla ilk gelense Rodriguez filmleri değil de, yakın dönemden Kill Bill oluyor: Benzer, hatta aynı olayları görmek mümkün.. Ancak, burada Rodriguez ve Tarantino arasındaki farktan ve benim (yalnız olmadığımı biliyorum..) Tarantino'dan uzaklaşırken, giderek Rodriguez'e yakınsamamızın sebebi: Rodriguez, herhangi bir entelektüelleştirmeye başvurmuyor son iki filminde.. Oysa Tarantino, b-film çekmek için yola çıktığında dahi, adeta bir savunma mekanizması gibi işleyen (ve olağanüstü diyalog yazma yeteneğini kattığı..) "akılcılaştırma.."ya başvurduğu için Death Proof'u açıkçası pek sevmemiştim.. Sonraki filmini de "o kadar.." sevdiğimi söyleyemem.. Ancak, Rodriguez Sin City, sonrasındaki Planet Terror ve şimdi de Machete'yle, beni kendimden geçirip, adama tapmama sebep oluyor.. Yok böyle bir güzellik.. Filmin başından sonuna kadar aldığım keyfi, uzun zamandır sinemada izlediğim filmlerden almıyordum.. Muhteşem bir iş..

Machete'nin motorla havada uçtuğu sahnedeki gibi: Her şey çok abartılı ama aynı zamanda inanılmaz havalı..

*: 2 tane devam filmini müjdeliyor kapanış, ancak boşuna heveslenmeyin-
ben heveslendim, imdb'ye bakınca yanıldığımı anladım :((
Read more

South Park: Bigger Longer & Uncut


'99 yapımı Trey Parker filmi South Park, adında da belirtildiği üzere kült dizinin "daha bir.." hali.. Oldukça da başarılı.. Delicesine komik..

Hikayesi şu şekilde: Bizim çocuklar Terrance ve Philip'in filmini izledikten sonra kendilerinden geçip, küfürlü konuşmaya başlarlar.. Anneleri Sheila'nın önderliğinde zıvanadan çıkar, Terrance ve Philip'i yakalayıp idam ettirmek için hazırlanırlar, Amerika'yla Kanada savaş hazırlıkları yapar, ölen Kenny cehennemde Şeytan için adeta çift terapistliği yapar, ve film mutlu bir finalle biter: Tabii, öncesinde bir ders alınması gerekiyordur..

Filmin temel meselesi, haliyle sansür-
amerika'da R'la "ödüllendirildiğini.." de hatırlatalım yeri gelmişken: Hatta Terrance ve Philip'i kendine-göndermeli bir şekilde işletiyor South Park: Zira, aynı protestolarla kendisi de çok sık karşılaşıyor.. Arada başka ironiler de yok değil hani: Çocukları koruma amacını ırkçılığa değin taşıyabilen Sheila gibi, politically correct takılmaya bayılan kesim de South Park'a kötü, ırkçı vs.. gibi sebeplerle nefret kusuyor-
konservatif kesime hiç girmiyorum..
Filmse, vermek istediği mesajı, hiçbir yan yola sapmadan (belki zaman zaman grotesk bir boyuta taşıyor ama..) olduğu gibi veriyor..
Filmde Amerikan tv/film endüstrisine ilişkin en temel tespit ışıl ışıl parlıyor: "Küfür yoksa, en sert şiddete bile evet.." Küfre (biraz daha yumuşatırsak eğer..) kötü söze karşı olan bu önyargının (ve sonradan cılkı çıkan politically correct anlayışın..) Amerika'nın geçmişiyle de ilgisi var: Azınlıklara karşı olan tutumunu adeta unutan toplum, yüzyılın son yarısından itibaren, adeta hafızasız bir şekilde kitsch bir hoşgörü dünyasını pazarlıyor.. İşin cancanlı kısmı da burası, dışarıya ihraç edilen bu Amerika imgesinin, aslında öyle olmadığını da biliyorduk da, South Park, bu konuda adeta bir mihenk taşı görevi görüyor..
Çıkardığı toplum kesiti (dediğim gibi, işin komedi kısmını öne çıkarmak için bazen fazla abartsa da..) üç aşağı beş yukarı aynı: Cahil ve kör..

Ben dizi bölümlerini daha çok sevsem de, film de oldukça güzel: Ancak, dizisine fark attığı tek yanı var: Olağanüstü müzikleri..

*: A Clockwork Orange temasını da unutmamak lazım..
Read more

Yeu Woo Bi


'07 yapımı Seong-kang Lee filmi Yeu Woo Bi, şirin bir şey.. Seçkide yer almasının sebebiyse, Secret Of Kells, Hanuman, Sita Sings The Blues'taki gibi bir efsaneyi konu edinmesinden kaynaklanıyor..

Bir Kore inanışı olan Kumiho, dokuz tane kuyruğu olan bir tilki aslında ve kötü olduğuna inanılıyor.. İstediği her canlının formuna geçebilen Kumiholar, insanların ruhlarını çalabiliyorlar..
Film de, hayatta kalan son Kumiho, Yobi'nin hikayesini takip ediyor..

Yobi, ergenliğin eşiğinde bir Kumiho.. Uzaylı dostlarıyla birlikte yaşıyor (ki, onlar da uzay gemilerinin dünyaya düşüşüyle tanışıyorlar Yobi'yle.. Ve bir okul var, kamp yaparken Yobi'nin sınırlarına giriyorlar ve Yobi, bir tanesinden etkileniyor.. Geçiş nesnesi olarak peluş oyuncak ayısı olan, hiç konuşmayan bir kız çocuğu var (ki, pek şeker sahiden de..) İşler karışınca uzaylıların biri, birisi, en miniği kendini o geçiş nesnesinin yerinde, kızımızla birlikte uyur halde buluyor.. Onu kurtarma görevi haliyle Yobi'ye düşüyor ve bu uğurda okulda öğrenci olan Yobi'nin sırrı iki defa öğrenilmenin eşiğinden dönüyor..
Yobi'yi yakalamak isteyen bir adam da var (isimlerini aklımda tutamadığım için böyle niteliyorum..), ondan kaçarken adeta doluya tutuluyor Yobi: Bir başka hayaletin tuzağına düşüyor ve sevdiği çocuğun ruhu çalınıyor.. Onu kurtarmak için kendini feda etmeye hazır olan Yobi'yi finalde bir sürpriz bekliyor..

Film çok fazla yan hikayeye sahip, zaman zaman sarksa da, muhteşem görüntüleri bunu es geçmemizi sağlayabiliyor.. 2 disklik dvdsindeki yapım belgeseli de oldukça doyurucu bu açıdan.. Ancak, yönetmenin diğer filmi Mari Iyagi'de de belirttiğim gibi, film boyu peşinizden ayrılmayan bir "Miyazaki imgeleri bunlar.." hissi var: Çeşitli görsel tasarımlar, mizansenler, efektler Miyazaki'ye fazlaca benziyor..
Bunu, olumsuz anlamda söylemiyorum: Sonuçta oldukça yakın coğrafyalardan bahsediyoruz, aynı/benzer yaklaşımlar (animizm, ruh ç/alma, çeşitli canlıların tasarımları..) bulunabilir, ancak bu Yeu Woo Bi için bazen handikaba dönüşebiliyor-
hatta dönüşmüş gibi..
Ancak, filmden etkilenmeler de yok değil: Secret Of Kells'in afişindeki "yapraklar arasında görünen yüz.." besbelli bu filmden alınmış..

Yeu Woo Bi, görsel açıdan oldukça tatminkar olmasının yanı sıra, gayet şirin dediğim gibi: Ancak tıka-basa doluymuş, her şey "çok fazla.."ymış gibi hissettiriyor..
Read more

200. Kayıt: Sauve Qui Peut (La Vie..)


[Başka bir ayrılık filmi..]

[~4 saattir başlayamadım bir türlü yazıya.. Hep şu decimal sistem yüzünden: 100. kayıtta da böyle olmuştu.. "Özel.." bir film olsun diye Godard Passion'u seçmiştim, iki taptığım isim (diğeri de Huppert..) olduğu için.. 200. kayıt için de aynısını yapıp, diğer bir Godard-Huppert çalışmasını yazayım oldum-
de, 300 de ne yapacağım, ondan emin değilim..
- E 300'ü yaz, mis gibi..
- İgğrenç..
- Hep..]

Öhm, neysse,, Godard'ın '80 yapımı filmi La Vie, Passion'dan bir önceki işi olmasının yanında, şu an kopyaları kim bilir nerde olan ve ticari gösterimlere çıkmayan video çalışmalarından sonraki "ilk.." ticari filmi olmasıyla da öne çıkan bir film..

Passion'daki gibi bir yönetmenin de karakter olarak yer aldığı filmde, yönetmenin soyadı manidar bir şekilde Godard-
- 300'ü boşuna dememiştim halbuki..
3 tane karakterimiz var: Godard, Isabelle ve Denise.. Denise ve Godard, ayrılık evresindeki bir çift: Isabelle'se fahişe.. Ayrıca Godard'ın eski eşi ve kızı da var..

Filmde Godard'ın alametifarikalarının çoğunu bulmak mümkün.. Bense daha çok seksüel eylemler üzerinde duracağım..
Çok kısa gösterilen zoofil sahneden ziyade, diğer iki düşünce ve eyleme daha çok zaman ayrıldığı için onlar üzerinde duracağım..
İlki, ensest: Godard küçük kızı Cecile'e karşı bir çekim duymaya başladığını fark ediyor: Bu noktada geçmişte yaptığı bir konuşma ses bandına biniyor.. Onun göğüslerini görmek için doğum gününde tişört hediye edip, hemen giymesini istiyor..
Bu sahne, şu açıdan önemli: Baba-kız ensestinde, ilişki öncesine değil, ilişki sonrasına yönelik tehdit vardır-
anne-erkek çocuk ensestinden farklı olarak.. O yüzden Godard, gayet "rahat.." bir şekilde "memelerini görmek istiyorum.." diyebiliyor, kızı için-
bu konu oldukça karmaşık olduğu için, blogun sınırlarını aşıyor.. Ancak, yakın bir zamanda bir entry yazmayı düşünüyorum..

Diğer sahneyse, Isabelle'in gittiği bir müşteri: Başka bir fahişe daha var odada: "Patron..", daha alt kademede başka bir erkek ve Isabelle.. Tüm kontrol patronda: Ayağıyla diğer fahişenin memesine bastığında o diğer adama fellatio yapacak, adam Isabelle'e rimming yapacak, Isabelle de patrona ruj sürecek: Soft-Marquis De Sade kitabından çıkmış gibi dursa da, bilinçaltı seksüel fanteziler konusunda süfer bir sahne.. Ve Godard'ın film/ografisin../in tamamına yedirdiği sisteme bakış açısını çok güzel, hatta antolojik bir şekilde özetliyor..

"Uğraşacak bir şey olsun diye film çekiyorum.."
Isabelle Huppert'se olağanüstü -hep..
Read more

Mari Iyagi


[Yine bir ayrılık filmi..]

'02 yapımı Seong-kang Lee filmi Mari Iyagi, fazlasıyla duygusal bir yapım ve bu zaman zaman handikaba dönüşebiliyor..

Olağanüstü bir açılış jeneriğiyle başlayan filmin konusuysa şöyle: Nam-woo, küçük bir çocuk.. Annesi, dedesi ve büyükannesiyle yaşıyor: Babası yok.. En yakın arkadaşıysa Jun-ho: İkisinin birlikte yapmaktan en çok keyif aldıkları şeyse, denizdeki batan bir teknede kaptancılık oynamak-
film, bir balıkçı köyünde geçiyor..
Jun-ho'nun Seul'e gidecek olması, annesinin yeni bir flört dönemine girmesi, büyükannesinin yaşlılık problemleri, deniz fenerinin restorasyonu derken kendini zor bir dönemin içinde buluyor.. Ve bununla baş edebilmek için de hayal dünyası, daha doğrusu bilinçaltı (Mari..) devreye giriyor..

Bir kabullenme ve olgunlaşma hikayesi olan film, Semih Kaplanoğlu'nun Süt'ünü akla getiriyor zaman zaman.. Başrolüne büyük bir sevgiyle yaklaşan film, zaman zaman bunu mizansenleri, müzikleriyle fazlaca abartabiliyor ve bu da filmin aleyhine işliyor: Bunun dışında (yarın da göreceğimiz gibi..) Miyazaki imgeleri olarak hafızalarımıza kazınan imgelere benzer imgeler karşımıza çıktığında filmden uzaklaşmak da mümkün.. Aslında bunda "suç.." Seong-kang Lee'nin değil, beslendikleri ortak kültür, ancak yine de rahatsız edici olabiliyor..

Filmin, terk depresyonunu işlemesiyse oldukça güzel: Nam-woo'nun hayal dünyasına girişleri, adeta psikotik ataklar şeklinde gelişiyor: Suyun içinde/altında olma, havada uçma gibi daha çok egosal sorunlarına (baskı, özgürlük hissi vs..) işaret eden yerlerde bulunması meselenin bir ayağıyken, diğer ayağını da şizotipal görüngüler (misket, Mari gibi inanışlar..) oluşturuyor.. Fazla patolojik sosa bulamış görünüyor olabilirim, ancak Nam-woo'nun, bu terk depresyonuna karşı inkar gibi savunmalar geliştirmediğini düşünürken, finaldeki twist devreye girince durumun patolojik olduğunu anlıyoruz..

Genel olarak iyi bir iş ama, Mari Iyagi.. Açılış jeneriği için bile izlenmeyi hak ediyor..
Read more

Sita Sings The Blues



'08 yapımı Nina Paley filmi Sita Sings The Blues, olağanüstü bir güzellik: Dün yazdığım Hanuman'la aynı kitaptan (Ramayana..) uyarlandığı için aynı öyküyü anlatsa da, Sita Sings The Blues, Hanuman'dan fersah fersah ötede.. Ve tabii ki bunun çeşitli sebepleri var: Öncelikle, Sita Sings The Blues, kendini ciddiye almıyor, ve bu ciddiye almama durumu, filmi çok başka boyuta çekiyor, tek bir anında dahi sıkmıyor.. İkincisi, Sita Sings The Blues'un tekniği: Tek bir tekniği kullanmayan, hatta animasyon teknikleri kolajı şeklinde ilerlerken gözleriniz bayram ediyor.. Üçüncüsü, ana öyküye paralel anlattığı hikayesi-
ki, otobiyografik izler taşıyor..
Sonuncusu da olağanüstü müzikleri..

Filmin hikayesi şu şekilde gelişiyor.. Rama ve Sita'nın kavuşması filmin birinci perdesi (Hanuman'ın konusu da buydu..) Sita işte ateşe yürüyerek masum/kirletilmemiş olduğunu ispatlıyordu.. İkinci perdede (ki, film de bildiğin ara veriyor 2'45''..), bu defa Sita'nın hamile kalışını, iyiliğin (ve erdemin..) simgesi Rama'nınsa ondan hala ve ısrarla şüphelenmesini (çocukların Ravana'dan olduğu fikri..) ve Sita'nın "eh sikerim, masumum ulan ben.." dedikten sonra Toprak Ana'nın rahmine geri dönüşünü anlatıyor..
Paralel hikayeyse, Nina ve Dave adındaki bir çiftimizi anlatıyor (yönetmenin kendisi..) Dave, iş için Hindistan'a gidiyor, önce 6 aylık olan bu süreç, 1 yıl daha uzuyor, Nina oraya gidiyor, sonrasında New York'a dönüyor ve orada maille "geri dönme Nina.." yazan bir mail alıyor: Bu durumla başa çıkmayı da tıpkı Sita gibi öğreniyor..
Ve tabii, filmin müzikal bölümleri var, Annette Hanshaw'ın sesinden olağanüstü şarkıları dinliyoruz-
ki, bu şarkıları kullanabilmek için 220.000$ ödemiş Nina Paley..

Bunu belirtme sebebimse, filmin kamuya açık olması.. İlk olarak !f İstanbul'da izlediğim filmin, eğer isterseniz sitesinden tamamını izleyebilir, indirebilirsiniz.. Aynı zamanda filmin dvdsi de var, onu da amazon.com'dan sipariş verebilirsiniz.. Ben de kendi adıma filme destek olmak için, soundtrackini almıştım-
belki şu an dinlediğiniz şarkı da albümün/filmin açılış şarkısı..

Filmdeki üç anlatıcı gayet eğlenceli bir şekilde hem hikayeyi anlatır, hem de yorumlarını yaparken, Sita'nın "neden??" böyle olduğuna dair uzlaşamıyorlar.. Yaptığını hata olarak gören de var, Rama'ya olan sevgisinin değişmezliğinden dem vuran da-
bu yorumu içlerindeki tek kadın yapıyor, evet (grr..)

neysse,, Nina da, tıpkı Sita gibi sürekli kendisini ispatlamak zorunda kalıyor: Dave'in peşinden tee oralara gidiyor, havalimanında öptüğünde öpüşmenin yasak olduğunu "öğreniyor..", Dave ondan uzakta duruyor ve sonunda terk ediliyor.. Sita da, iki kez kendini ispatlıyor.. Ama içinde bulundukları durum ne kadar depresif olsa da, bir yerden sonra artık "yeter.." diyebiliyorlar.. Sita (bi neviinden..) anne karnına dönerken, Nina Sita'nın hikayesinden (ve kedisinden..) güç alıyor.. Ve film, tıpkı Mujeres Al Borde De Un Ataque De Nervois gibi, ayrılık sonrasında izlenecek ilk filmlerden biri, birisi haline geliyor..

Olağanüstü tekniğiyse fazlasıyla takdiri hak ediyor..
Read more

Hanuman


'05 yapımı Milind Ukey ve V.G. Samant filmi Hanuman'ın, açıkçası 2 haftalık aradan sonra yazacağım ilk film olsun istemezdim, ancak bir sonraki film için yazmam gerektiğini düşündüm.. Ki, bu filmi de diğer film sayesinde keşfettim-
ve fakat alakaları bile yok, neysse,,

En ünlü Hint destanlarından Ramayana'yı merkeze alan film, Rama'dan çok, adını aldığı Hanuman üzerinde duruyor: Şiva'nın avatarlarından olan Hanuman, doğuyor, büyüyor ve Vişnu'nun avatarlarından Rama'nın Sita'yı kurtarmasında etkin bir rol oynuyor.. Ki, tanrı olduğundan fecii özelliklere de sahip: Güneş'e yolculuk yapabiliyor, Himalayalar'daki bir dağı taşıyabiliyor (ki, ohaa hakkaten..), kendi oğluyla savaşabiliyor vs.. Rama'ysa mavi renkli haliyle direkt Avatar'daki Jake'i (miydi??) akla getirse de, onun kadar karizmatik değil.. Bir de kötülük var tabii ki, Lanka'nın kralı Ravana.. Ravana Sita'yı kaçırdığı için Rama'yla arasında büyük bir savaş oluyor ve kazanan Rama oluyor..

Muhtemelen aslına mümkün olduğunca sadık kalmaya çalışmıştır Hanuman: Eseri okumadım ancak, repliklerde herhangi bir revizyon yapılmadığını iddia edebilirim: Zira, korkunçlar: Her şeyi açıklamalar, büyük ve köşeli şakalar, büyük ve iddialı meydan okumalar filan: Evet, bir epikte neler varsa, bunda da var: Ancak, işin bir de Bollywood ayağı var: ~90' süren film, 2.5 saatmiş gibi geliyor ve bitmiyor bitmiyor: Bitmiyor.. İzlerken ne kadar sıkıldığımı anlatmaya kelimeler yetmez sanırım..

Öncelikle film, fazlasıyla iki boyutlu: Karakterlerin tek bir özelliği var: Hanuman mesela, delicesine Rama'ya bağımlı/itaatkar biri, birisi: Bu uğurda kendi oğlunu bile gözü görmüyor (hem de yeni kavuştukları halde..), Sita'nın paha biçilemez hediyesini kabul etmek yerine, Rama'nın yanında kalmak istiyor vs.. Sita mesela, masum: Hatta öyle ki, masum olduğunu "kanıtlamak.." için, ateşe bile yürüyor.. Diğer karakterlerin durumu daha da beter.. İşte bu şematizasyon, sığ cümlelerle birleşip, üzerine de her şey ortada olmasına rağmen yine de açıklayan Hanuman'ın voice-overını eklediğimizde film, gerçekten zorlaşıyor..

Tabii, mevzu, filmin kökleriyle de alakalı biraz: Zira, film Hindistan'da oldukça başarılı olup, peşine devam filmini de takmış, hatta destanın kendisi (Slumdog Millionaire etkisi..) Hollywood tarafından da çekiliyor, ancak "bu.." film özelinde konuşursak, evrensel bir yanı olduğunu söylemek çok zor..
Tabii, mevzu, senin köklerinle de alakalı biraz: Alışık olmadığımız yüzler, hareketler, diyaloglar vs.. gördüğümüzde merak filan ederiz, işte yapınıza göre, korkar/nefret eder, ya da ilgilenir/seversiniz.. Bu filmse gayet büyük bir beklentiyle karşısına oturduğum halde, tüm kredisini ilk 5' içinde tüketti-
jenerik şarkısını sevmiştim halbuki..
Fazlasıyla yerel bir iş zira Hanuman.. Her bünye için ideal olmadığını özellikle belirtmem gerekiyor sanırım..

*: Sita'nın ateşe yürüdüğü sahne, Hanuman'ın koşulsuz itaati gibi sorguya/eleştiriye son derece açık temalar var, ancak hiç giresim yok..
Read more

Knyaz Vladimir. Film Pervyy


'06 yapımı Yuri Kulakov filmi Knyaz Vladimir genel olarak başarılı sayılabilecek bir iş.. Her ne kadar bir üçlemenin ikinci filmi olsa da, üç film de birbirinden bağımsız oldukları için bu çok da önemli değil-
ki, izlemedim zaten diğerlerini..

Filmle tanışma hikayemse afişine vurulmamdan kaynaklanıyor-
vladimir'e desek daha doğru olur tabii.. neysse,, afiş o kadar güzel ki filmi almak için delice bir istek kaplanan bünye, filmin Rusça'dan başka bir dil seçeneği sunmayan dvsini -yine de, alıyor, filmi izlerken Rusça bilen bi arkadaşını çağırıp, sahne geçişlerinde pauselayıp, çevirisini istiyor-
daha kötülerini de yaptım, neysse,,

Filmin hikayesi şu şekilde: Hıristiyanlığı ilk kabul eden Kiev prensi Vladimir'in çocukluğunu, Kiev'le Novgorod'u birleştirmesini, kardeşini amcasıyla birlikte öldürmesini, Peçenek Prensi Kurya'yı öldürmesini ve asıl önemlisi Paganlıktan vazgeçişini anlatıyor-
ki, bunda asıl rolü Krivzha oynuyor..

En güçlü Tanrı kabul edilen Perun'un temsilcileri, devlet yönetiminde oldukça güç sahibiler: Krivzha'nın, kendisinden önceki temsilciyi öldürmesiyle film akmaya başlıyor: Vladimir'in kardeşiyle arası çok iyi değil: Krivzha da, kardeşi Yaropolk'un Peçeneklerle işbirliği yaptığını söyleyince şirazeden çıkıyorlar-
peçenekler, Vladimir'in babasını öldürmüşler-
böyle -miş'li konuşmamın sebebi, bu bilgileri filmden edinmemden kaynaklanıyor..
Amcasıyla birlikte Yaropolk'u öldürdükten sonra da, Krivzha devreden çıkmıyor: Bu defa, gücü ele geçirmek için Vladimir'e büyü yapıyor-
ki, küçüklüğünden beri çocuğa psikolojik baskı uyguluyor..
Vladimir, Alexei'i kurtarmak isterken kendisi yaralanıyor ve Boyan onu kurtarmak için iksirler hazırlarken, Krivzha ve Kurya bulundukları yere geliyor.. Vladimir Kurya'nın ve Krivzha'nın icabına baktıktan sonra aydınlık günler başlıyor..

Film, bir ara İstanbul'a da uğruyor, zira, daha da güçlenmek isteyen Vladimir, Bizans kralının kardeşi Anna'yla evlenmek istiyor, orada Alexei, taşıdığı İncil'le devreye giriyor: Ancak asıl önemlisi, gemileri boğazdan geçerken çizilen İstanbul profili ve şu an Sultanahmet olan yerin o hali olağanüstü bir etki bırakıyor bünyede..

Krivzha, her ne kadar kötü bir karakter olsa da, filmin tapılası karakterlerinden biri, birisi: Korkunç güçlere sahip, "gece benim.." diyecek kadar kendine güveniyor, ayıya dönüşebiliyor, uzaktan birçok şeyi yönetebiliyor vs.. İki prenslik birleştiğindeki ayinse hakikaten çok etkileyici-
ki, filmin görece kısıtlı kullanılan pagan müzikleri olağanüstü güzellikte.. Balkan esintili müzikleri de güzel, hatta bir tanesinde insanın oynayası bile geliyor, öhm, neysse,,

Film, tabii ki, daha afişinden başlayarak Vladimir'i kutsuyor, Yaropolk'u daha çocukluktan itibaren kötü olarak kodlarken, Krivzha'nın manipülasyonun gerçek olmadığını bilsek de, ölümü izleyici "rahatlatıyor..", Peçeneklerse zaten "itici.." çizildikleri için herhangi bir sempati beslemek mümkün değil.. Bu yanlı tutum filmi oldukça aşağı çekiyor çoğu zaman.. Bunun dışında karakterlerinin tek boyutlu olması, sembolizmin kaba bir şekilde kullanılması da "yeter.." dedirtebiliyor..

Ancak, teknik anlamda son derece başarılı bir iş Knyaz Vladimir: Görsel açıdan çok etkili planlar bulmak mümkün: Zaman geçişleri de iyi.. Pagan kültürü de var: E Vladimir taş ötesi zaten: Daha ne isteyelim-
finalde at üstünde Anna'ya doğru gittiğini görmemize rağmen, vazgeçemiyoruz işte..

Alekşa..
Read more

Idiots And Angels


"Hair High'ın tam zıddı: Svankmajer ya da (animasyoncu olsaydı..) David Lynch de böyle yapardı: Epey karanlık ve gerçeküstü.."
Böyle tanımlıyor Bill Plympton '08 yapımı -şimdilik, son uzun metraj filmi Idiots And Angels'ı-
28. Uluslararası İstanbul Film Festival kataloğu..

Jan Svankmajer lafının edilmesi boşuna değil: Çünkü filmde, tıpkı Svankmajer başyapıtlarından Spicklenci Slasti'de olduğu gibi, tek bir monolog/diyalog yok: Sadece kızgınlık/mutluluk gibi duyguların ifadesi homurtu/kahkahalar var..
David Lynch etkisiyse filmin kabus gibi atmosferinden kaynaklanıyor.. Kara-film tadında süper bir iş..

Filmi ~1.5 sene önce festivalde izlediğim için aklımda kaldığı kadarıyla hikayesi şöyle gelişiyor/du: Angel, yasa dışı yolla silah satan biri, birisi: Oldukça gergin biri, birisi: Takıldığı barınsa sadece iki müşterisi var: Kendisi ve yaşlı bir (muhtemelen..) fahişe.. Barı yaşlı bir adam ve genç (ve güzel..) eşi işletiyor..
Bir sabah uyandığında Angel, sırtında iki küçük kanat fark ediyor, ancak hemen onları kesiyor.. Ertesi gün kanatlar bu defa daha büyük bir halde uyanıyor.. Barda kanatları ortaya çıktığında herkesler bundan nasıl para kazanacağını düşünürken, bar sahibinin eşi Plymptonesk (eheh, bunu da kullandım sonunda..) bir hayal kuruyor.. Olaylar karışıyor, araya doktor giriyor, bar sahibi Angel'ın kanatlarını çalıp, müşteri kazanmak için şehirdeki tüm barları bombalıyor vs.. Finalde kazanansa aşk oluyor ve kanatlar yok oluyor..

Filmi değişik şekillerde yorumlamak mümkün.. Din sosuna bularsak eğer, kanatların vicdanı temsil ettiğini söyleyebiliriz: Zira, Angel, basbayağı "kötü.." bir adam: İnsanlara zarar vermekten, barın sahibinin eşini taciz etmekten vs.. çekinmiyor: Kanatlar çıktığında, onu iyi davranmaya zorluyorlar: Gönülsüz (dahi kızgın..) bir şekilde Angel adeta bir süper kahraman gibi "iyilerin dostu, kötülerin düşmanı.." oluyor, ancak bunları kendi isteğiyle yapmadığı için "ilahi.." bir "şey.." devreye giriyor: Angel bunu ne kadar reddetse de, "seçilmiş.." olduğu için karşı koyamıyor.. Dahası ölüp, yeniden diriliyor/doğuyor..

Ancak, din özelinden sıyırıp, meseleyi toplumsal/vicdani bir noktaya taşımak daha yerinde olur gibi: Doktor ve bar sahibi, mesleki etikten uç derecede yoksunlar: Tek amaçları para kazanmak.. Barın diğer müdaviminin de bu konuda onlardan pek geri kalır yanı yok.. Dahası Angel da en az onlar kadar kötü-
plympton'ın filmografisindeki başka bir tema bu da: Filmin ismindeki Idiots da bunu, şimdiye kadar hiç olmadığı kadar açık imliyor..
Ancak kanatlar, "ideal.." davranmak için zorluyor takıldığında: Angel kadar, bir ara kanatları takıp barları bombalayan bar sahibi de buna karşı koyuyor: Yine de kazanan kanatlar oluyor..

İyi olma halinin dışarıdan bir müdahaleyle sağlanması konusunu film, kanatların sembolizmiyle işliyor: Hepimiz bir şekilde doğduğumuzdan itibaren çeşitli toplumsal kuralları öğrenip, ona göre davran/maya çalış../ıyoruz: Aileyle başlayan bu eğitim, yaşam boyu devam ediyor: Kuralları çiğneyenlere karşı verilen cezaysa, genellikle ayıplanmak, toplumsal yapının dışına itmek vs.. oluyor: Kanatlar bu noktada, Angel "kötü.." bir şey yapacağı/hiçbir şey yapmayacağı zaman (yalnızken dahi..) içinde duyduğu o "ideal.."in sesini bastırmasına engel oluyor: Aslında oldukça korkunç bir hal alıyor bu fikir: Angel da, istediği gibi davranmak istediği için sürekli kurtulmak istiyor kanatlardan: Ancak ne yapsa da yeniden ve ısrarla çıkıyorlar.. Binyıllar önce inşa edilen ve herkeslerin içselleştirmesi beklenen toplumsal/vicdani sorumluluğun nasıl bir mengeneye dönüştüğünü/-ebildiğini gayet güzel özetliyor film..

Bir de Eros/Cupid-Psyche olayı var: Dinsel, toplumsal vs.. gibi şeyler dışında filmi bu bağlamda değerlendirmek çok daha keyifli olabiliyor-
azıcık zorlama da olsa, eheh..
Eros'un Psyche olan aşkı malum: Angel da, bar sahibinin eşine karşı cinsel bir çekim duyuyor, dahası bunu tacize varacak şekilde eyleme dökebiliyor-
ki, en son ortaokul yıllarında bırakıldığını sandığım bir parmak oyunu bile yapıyor..
Bar sahibinin eşiyse, evliliğinden mutlu değil, ancak Angel'dan da hoşlanmıyor: Ancak (Plympton'ın anti-Hair High demesi burada devreye giriyor..) nefret sevgiye dönüşüyor ve ikisi mutlu olabiliyorlar.. Finaldeyse Eros'la Psyche'nin ilk ayrılığının aksine, mutlu mutlu sevişen çiftimiz oluyor ve kanatlar yok oluyor..

Olağanüstü bir güzellik Idiots And Angel, hem teknik hem de hikaye anlatığıcı düzeyinde şimdiye kadarki en iyi işi Plympton'ın-
ancak benim favorim hala I Married A Strange Person!!

*: Tom Waits - Kommienezuspadt güzelliğini de unutmamak lazım tabii..
Read more

Hair High


Plympton'ın '04 yapımı filmi Hair High, her zamanki gibi kendisinin özgün tarzının ürünü olan, müthiş bir seyirlik.. Öyle böyle değil..

Oldukça aşina olduğumuz hikayesiyse şöyle: Bir çift Jojo'nun dükkanında oturmaktalar, Jojo onlara Cherri ve Spud'ın hikayesini anlatmaya başlamasıyla film de akmaya başlıyor.. Cherri okulun en popüler kızı, Rod'sa okulun en güçlü erkeği: Okula yeni bir çocuk geliyor: Spud.. Biyoloji dersinde Spud, Cherri'yi küçük düşürünce, Rod'un işkenceyle örülü korkutma politikası devreye giriyor ve Spud Cherri'nin kölesi oluyor: Kız okumadığı halde yanında taşıdığı tonlarca kitabı taşıyor ("beni entelektüel gösteriyor.."), arabaya binmesi için basamak oluyor vs.. E tabii, aralarında bir aşk da filizlenmekte gecikmiyor.. Baloya birlikte katılacakken, Rod onları öldürüyor.. Sonrasında bir mucize gerçekleşiyor ve bir sene sonra balonun kral ve kraliçesi oluyorlar..

Film, tıpkı I Married A Strange Person!! gibi, aşkı kutsuyor, bir yandan lise deneyimlerine de göz atıyor: Tabii, bunu alışık olduğumuz şekilde değil de fazlasıyla grotesk bir boyuta taşıdığı için müthiş bir "şey.."e dönüşüyor: Spreyle kabartılmış, korkunç saçlar (ki, Spud'un saç modelindeki çıkıntının zaman ilerledikçe şişmesi de karakterinin hoş bir sembolüne dönüşüyor..), ponpon kızlar, okul maçları ve tabii ki arabalı sinema ve araba gösterileri.. Adeta bir zaman kapsülü gibi izliyorsunuz filmi.. Plympton, bunları her ne kadar tarzı gereği abartsa da, hiçbi zaman dalga geçmiyor, bir yandan gülerken, bir yandan da saç spreyinin icadından hemen sonra saçların hacminin metreküplerce artması gibi dönem-klişeleri nostaljiyi depreştiriyor-
muş: Dönem olarak pek yakalayasamak da, yaşayanlardan dinliyoruz..

Ancak filmin şöyle bir artısı da var: Her ne kadar Cherri'yle Spud ve Jojo'nun dükkanındaki çift/ler, başkarakterler olsa da, onlarla özdeşleşme yaşamamıza pek de izin vermiyor, çünkü karakterlerini idealize etmiyor: Misal, Cherri'nin beyninde sadece 4 şeye yer var, sonradan beşinci olarak Spud giriyor araya, Spud'sa başta ezik olduğu için sonradan toparlasa da etkili olamıyor, diğer çiftse ayrı bi olay: Sinekler sevişiyor diye yaygara koparan mı dersin, hikaye bittiği zaman "iyi de ana fikir ne??" diye soran mı: Rezalet..

Plympton'ın, böylesine aşina olduğumuz bir hikaye ve tanıdık gelebilecek sahnelerden böylesine orijinal bir iş çıkarması takdiri fazlasıyla hak ediyor.. Başka hangi filmde önüne çıkanı sikmek isteyen tavuk kostümlü bir insan görebiliriz ki, ahah..
Hastası olmamak mümkün değil..
Read more

Eternal Sunshine Of The Spotless Mind


[Eren için..]

"bence bu filmde mary'nin hikayesi, clementine ve joel'in hikayesinden çok daha yaralayıcı.."
ug tek, 19.09.2009 21:58, ekşi sözlük..

Charlie Kaufman'ın elinin değdiği her şeyler gibi biraz "tuhaf.." '04 yapımı, Michel Gondry filmi Eternal Sunshine Of The Spotless Mind..

İlişkisi biten çoğu insanın geçtiği/geldiği "keşke hiç tanımasaymışım.." diye özetlenebilecek "o an.."dan çıkış noktasını alıyor film: Mary, Joel, Clementine hafızalarını sildiriyor.. Joel vazgeçmek istediğinde savaşmaya başlıyor.. Ve kurtardığı birkaç kelimeyle Clementine'la karşılaşıp yeniden ilişkiye başlıyor.. Ancak, Mary için durum farklı gelişiyor..

Mary, hafızasını sildirse bile, Howard'dan etkilenmeye devam ediyor: Filmde daha ilk göründüğü sahnede, Howard, bir an omzuna dokunduğunda adamın eline bakıyor.. Sürekli ona iltifat ediyor, "yeni/duymadığı.." şeyler söylemek için alıntılar "ezberliyor..", onu öptükten sonra gerçeği öğrendiğindeyse her şeyden vazgeçiyor..

İçinde bulunduğu durum aslında oldukça zavallıca.. Ancak bunu sorun yaptığına dair bir işaret göstermemesine, şu anki ilişkisinde gayet "kendi.." gibi takılabilmesine ve sanki bundan mutluymuşçasına görünmesine rağmen, Howard'dan daha ilk anda etkilenmiş: Sebeplerinden biri, birisinin ona hiç yavşamamış olması bu açıdan düşündürücü..

Evet, Howard "Mary gibi bir kızın.." asla elde edemeyeceği bir erkek: Howard'ın yavşamamasının bir sebebi de bu.. Ancak, işte tam da bu sebep, bizi şuraya götürüyor: "Ulaşılmaz.." kişileri çekici bulmaya.. Genellikle narsisistiklere özgüymüş gibi değerlendirilse de, borderline ve/ya histeriklerde de sıkça rastlanan bir durum bu: Çözümlemesinin de ucu, genellikle soğuk baba figürüne dayandırılıyor.. Oedipus düzleminde değil de, ulaşılmazları çekici bulma davranışından devam edelim..

Mary'nin Howard'ı bu kadar idealleştirmesinin, ona kendisini sevdirmek istemesinin nedeni, Howard'ın kendi "ideal Mary.." kavramının yansıması olması: Howard'ın onu "akıllı.." bulmasını da biraz bu yüzden istiyor.. Şu da var: Otto Kernberg, narsisistik insanların kurdukları derin görünen ve fakat aslında yüzeysel olan ilişkilerinde, "bir an.."dan bahseder: Narsisistik kişilik bozukluğu semptomlarından mustarip kişi, ilişkisini sürdürdüğü kişinin içindeki "potansiyel yiyeceği.." aldıktan sonra, o kişiyi hızlı bir şekilde değersizleştirmeye başlar..

Filme geldiğimizde Mary, Howard'dan "potansiyel yiyeceği.." alamadığı için ona "bağımlı.."ymış gibi görünmeye devam ediyor: Ve fakat içinde bulunduğu durum tam olarak bu değil: İşten çıkmasının da depresif bir tepki olmadığı gibi: Eğer öyle olsaydı, şirketin gizli bilgilerini postalamazdı..
(Patolojik narsistik kişilik..)"İçten üzüntü ve yas dolu özlem duyguları hissetmezler; depresif tepkiler yaşayamamaları, kişiliklerinin temel bir özelliğidir.. Başkaları tarafından terk edildiklerinde ya da düşkırıklığına uğradıklarında, yüzeyde depresyona benzer bir tepki gösterirler, ancak daha yakından incelendiğinde bunun, değer verdikleri bir kişinin kaybı dolayısıyla gerçek bir üzüntüden çok, intikam arzularıyla yüklü öfke ve gücenme olduğu ortaya çıkar.."
Otto Kernberg, Borderline Conditions And Pathological Narcissism..

Filmin yalnızlıkla kurduğu bağ da güzel: Clementine ve Mary de, ilişkileri biter bitmez başka bir ilişkiye yelken açıyorlar.. "Yara bandı.." muhabbetinin karşısındaysa şu var: Joel, süreci durdurmaya çabalıyor: Filmin ortalarında söylediği bir söz var: "Tüm anılarımda sen varsın.." İltifattan çok, yalnızlığa dair çok yerinde bir saptama.. Howard'sa işi "bu.." olmasına rağmen anılarını sildirmiyor bile-
geçmişiyle barışık olma mı denir, tek mutlu olduğu ilişkisini unutmamak için mi??

Hatırlatma metotları kullanan biri, birisi olarak filmin kişisel tarihçemde çok da fazla yer kaplamadığını belirtmeme gerek yok sanırım..
Read more

Bill Plympton Olayı: Mutant Aliens


Bill Plympton'ın '01 yapımı filmi Mutant Aliens, oldukça eğlenceli olduğu kadar, kendisinin "garip.." eğlence anlayışını da yansıtan süper bir şey..

Amerikan Başkanı'nın uzaylılarca yenildiği bir sahneyle başlayıp, yirmi yıl öncesine dönen filmin konusu şöyle ("watch it bitch.."): Uzay Departmanı (diye geçiyor..) uzaya bir astronot gönderiyor: Earl.. Fakat, Dr. Frubar, daha çok kazanmak için roketi sabote edip, yakıtının boşalmasına ve Earl'ün de uzayın derinliklerinde yalnız kalmasına sebep oluyor: Önceden "çok gizli.." notuyla hazırlanmış konuşma metnini okurken Earl, üzerine Amerika simgeleri (neler yok ki..) geliyor..
Earl'ün kızı Josie'yse, babasının kaybolmasının ardından astronomi okuyor ve bi rasathanede çalışmaya başlıyor.. Sevgilisiyle sevişirken, atmosfere bir şeyin girdiğini fark eden Josie, hemen oraya gidiyor: Babası, 20 yıl aradan sonra dünyaya iniyor: Yanındaysa uzaylı bir burun var.. Onunla nasıl tanıştığını anlatan Earl, basın toplantısını sabote ediyor ve Dr. Frubar'a ulaşmaya çalışıyor.. Olaylar karışıyor, burnun aslında bir kostüm olduğunu, "gerçek.." uzaylılarımızınsa (6 taneler..) nasıl ortaya çıktığını öğreniyoruz..

Öncelikle filmde, her ne kadar eğlencenin ve fallik takıntıların altında ezilse de, sivri dilli bir politika/propaganda eleştirisi var, ancak söylemek istediklerini dan dan söylediği için, bu kısmına girmeyeceğim-
tabii, bunun uzantısı olarak, insanların kafalarında oluşturulmuş imgeler konusu filmin temel meselelerinden biri, birisi haline geliyor: Açılış sahnesinde korkunç bir şekilde insanları öldüren uzaylıların jeneriğinde ilkin memesini yıkayan bir el, sonrasında sırasıyla, tüysüz bir vajina, bir popo çatalı, tüylü bir vajina görüyoruz: Hemen bir sonraki planda (popo hariç..) Plympton aslında onların gerçek olmadığını vurguluyor, dahası jeneriğin sonunda bütünü de görüyoruz.. İlk gördüğümüz anda onlara "kadın memesi..", tüysüz/tüylü vajina anlamını yüklememiz normal gibi görünse de, daha çok koşullanmayla alakası var-
ki, aynı yanılsamaya Shortbus'taki film gösterimlerinde de rastlamıştık..

İnsanların kafalarında oluşmuş yargılar var: Uzaylıların dünyayı işgal edip, insanları öldüreceği korkusu da bunlardan biri, birisi: Film de bu şekilde başlayıp, hızlı bir şekilde bu önyargıyla oynamaya başlıyor.. Earl'ün anlattığı ilk hikayenin de lsd tribi tadında olması, insanların uzaylıyı görene kadar inanması, gördükten sonra tavırlarının değişmesi, ancak uzaylının kontrolden çıkması gibi durumlar tanıdık geliyor..

Earl'ün mutasyon çalışmalarının, radyasyona maruz bırakmak dışında, zoofil ayağı da var.. Bill Plympton'ın, cinsel imgelere tebelleşliği ortada: Acımasız eleştirilere maruz kaldığı noktaysa, porno sınırında dolaşan sevişme sahneleri değil, insanın bilinçaltı/fantezi dünyasını ortaya sermesinde: . Bu filmde de, zoofili konusu öne çıkıyor, 6 hayvanla orgy yapan Earl'ün davranışının neden sorusuna yanıt vermiyor film-
en fazla "kurtulmak için.." diyebiliriz, o kadar..
Fikir olarak "aşırı.." (bulunan..) tercihleri yüzünden çok sık eleştiriliyor Plympton, filmleri genel dağıtım şansı bulamıyor, bu yoldan şaşmayacağına emin olsak da, yine de "bu örtük baskıya ne kadar dayanabilir??" diye de sorduruyor bir yandan..

neysse,, her biri sevimlilik abidesi olan uzaylılarıyla, abartılı seks ve şiddet olayıyla süper bir iş Mutant Aliens..
Read more

The Secret Of Kells



'09 yapımı Tomm Moore filmi The Secret Of Kells, bir kültürün korunması üzerine oldukça etkili bir yapım..

İrlanda'nın en iyi ulusal hazinesi olarak değerlendirilen Kells Kitabı'nın (ki aslında İncil..) yazım sürecini anlatan filmin hikayesi şöyle: Kells Manastırı (ve genel olarak İrlanda..) tehdit altında: Sebebiyse Vikinglerin yaptığı baskınlar.. Cellach'sa manastırı korumak için yüksek duvarlar çektirmekle meşgul.. Bu sıralarda Kells Kitabı'nın yazarlarından Aidan Kells'e geliyor: Brendan'ı mürekkep yapmak için tohum toplamaya ikna eden Aidan, çocuktaki tehzip yeteneğini fark edince, kitabı onun bitirmesini istiyor.. Tohum almaya gittiği sırada orman perisi Aisling'le tanışan Brendan, Crom Cruach'ı da alınca tezhip konusunda giderek ustalaşmaya başlıyor: Amcası Cellach, bundan hoşlanmasa da, Vikingler manastırı bastıklarında Brendan'ı korumak için kendini feda ediyor.. Ve film, kitabın tamamlanmasıyla bitiyor..

Film, Kells Kitabı üzerinden İrlanda'nın erken-Hıristiyanlık dönemine bakıyor.. Roma, Keltleri oldukça yıpratsa da, adalar üzerinde pek etkili olamadığından İrlanda'daki Keltler Hıristiyanlıkla bile 400'lü yıllarda tanışmışlardı.. Kelt kültürünün varlığı da devam ettiğinden, Hıristiyanlığın kabulünden sonra bu iki "kültür.." sentezlenmeye başlıyor: Manastırın (ve ormanın..) göbeğindeki büyük Kelt Haçları bunun bir örneğiyken, asıl önemlisi Kells Kitabı'ndaki Kelt tezhipleri.. Filmde de bolca örneğine yer verilen bu işler, hakikaten de oldukça güzel..

Diğer yandan İrlanda'yı tamamen ele geçiremeseler bile 300 yıl sürecek kısmi Viking hakimiyetinin başlangıç döneminin korkutuculuğunu (ve sonrasında olabilecek etkilerini..) gözler önüne serip, Kells Kitabı'nın kültürün sonraki kuşaklara aktarılamayacak olması dolayısıyla bu kadar önemli hale gelip, korunması gerektiğini anlatırken oldukça hüzünlendirebiliyor..

Film müthiş hakikaten: Müzikleri de..
Read more

Pixar Devrimi: Toy Story, 2 & 3


Pixar'ın '95'te başlayıp bu sene sonlanan efsanesi Toy Story, oldukça başarılı olmuş bir seri..

Walt Disney'den söz ederken çokça bahsettim, ancak, Pixar '95'te gösterime giren ilk uzun metraj filmi Toy Story'yle ortalığı ayağa kaldırmıştı, bunun sebebiyse Amerika'daki animasyon anlayışını değiştirmesinde yatıyordu.. Bunun çeşitli sebepleri var haliyle: Öncelikle Disney'in geleneksel iki boyutlu, elle çizilen animasyon tekniğini değil, üç boyutlu ve bilgisayarda yaratılmış görüntüleri kullanıyordu.. Hikayesiyse Disney'in o saf iyi-saf kötü olarak kodlanmış karakterlerinin "naif.." dünyasının aksine, hem iyi-hem kötü özellikler barındıran karakterleriyle daha "gerçek.." bir evrende geçiyordu.. Bu sonuncusunun etkisi çok farklı oldu: Karakterlerin tepkileri daha gerçekçi olduğu için o zamana kadar animasyonu çocuk filmi olarak etiketleyip, bu konuda 60 küsur yıl boyunca aynı şablonla film anlatan Disney'in sonraki filmleri yaşadığımız 15 yıllık süreçte beklenen etkiye ulaşamadı.. Bununla da bitmedi ama: Disney'in sektördeki korkunç tekelinin kırılması, Amerika'daki başka animasyon firmalarının piyasaya girebilmesine sebep oldu: Dreamworks gibi: Dahası büyük şirketler de kendi animasyon stüdyolarını kurmaya başladılar.. Disney'in tekeli kırılınca hikayelerin özelliği de değişmeye başladı ve (Walt Disney'in nasıl bir "suçlu.." olduğunu çok güzel özetleyen..) "yetişkinlere de hitap eden animasyon.." kavramı karşımıza çok daha sık çıkmaya başladı: Ancak bu kavramdan tiksiniyorum ben, neysse,,
Tabii, Pixar'ı bu noktaya getiren kişi de Steve Jobs.. Başarısını anmadan olmaz.. Şirketin '06'da Walt Disney'e satılmasının etkilerini doğrudan göremesek bile, yüzeyin altından "hissetmek.." mümkün olabiliyor zaman zaman..

'95 yapımı Toy Story, yeni gelen afili bir oyuncak ertesinde artık eskisi kadar sevilmediğini düşünen oyuncak Woody'nin Buzz Lightyear'la dost olması üzerine..
'99 yapımı Toy Story 2'ysa, Woody'nin kötü bir oyuncak koleksiyoncusunun eline düşmesi ve diğer arkadaşlarının onu kurtarması üzerine..
'10 yapımı Toy Story 3'yse, genel olarak veda üzerine..

Üç film de, Woody'nin kişisel çatışmalarını gayet iyi işliyor, "en çok.." sevilen olduğu için oyuncaklar-üstü konumunun keyfini çıkarıyor, kurduğu "düzen.." Buzz'la yıkılınca yıkılıyor, dahası agresifleşiyor.. İkinci filmdeyse değerinin düşündüğünden çok daha fazla olduğunu anlayınca "sergilenmek üzere.." müzeye gitmeyi kabul ediyor, üçüncü filmdeyse Andy'nin onu üniversiteye götürecek olmasıyla diğer arkadaşlarını "satabiliyor.." Tabii, sonradan yaptığının yanlış olduğunu anlıyor ve bunu düzeltmeye çalışıyor: Ancak bu Woody'nin kaypak olduğu gerçeğini değiştirmiyor..

İkinci film aksiyon ve "aksiyon filmlerindeki son an kavramı.."nın ağırlığı altında ezildiği için en az sevdiğim Toy Story filmi: Üçüncü filmin büyük bir bölümü de bunu uyguladığı için o süre boyunca filmi sevmemiştim, ancak climax sonrasında filmin kazandığı ton öylesine güzel ki, öncesindeki hislerimi/zi alıp temizliyor-
totoro bile var :))
Ancak çizdiği kreş ortamı, sisteme dair genel okumalar yapılmasına olanak sağlayabilir, ki, bunu da doğrudan Disney faktörüne bağlayabiliriz..

Buzz Lightyear, sen bizim her şeyimizsin..
Read more

Bolt


Byron Howards ve Chris Williams'ın ortak yönetimindeki '08 yapımı film Bolt, Disney'in bugününe denk düşüyor benim zamanımda, zira en son izlediğim filmleri bu oldu.. Genel olarak da güzel, zaman zaman oldukça komik (ve hüzünlü..) olan filmin en şahane karakteriyse Rhino tabii..

Hikayesi şu şekilde: Bir dizide oyuncu olan Bolt, her şeyi "gerçek.." algıladığı için kendisini süper kahraman sanıyor.. Çok sevdiği sahibi Penny kaçırılınca onu bulmak için peşine düşüyor, ancak düştüğü kutu onu Hollywood'dan New York'a getiriyor.. New York'tan Mittens'la birlikte yola çıkan Bolt'a, Rhino da katılıyor ve üçlü yola çıkıyor.. Olaylar gelişiyor ve Bolt Penny'yi kurtarıyor..

Öncelikle filmin açılış sahnesi mükemmel: Filmi değil de sözkonusu diziyi (filmin jeneriği bu noktada dizinin jeneriği gibi hazırlanmış..) izliyoruz: Fecii abartılı aksiyon sahnelerinden (son dönem Hollywood aksiyon filmlerindeki abartıyı bir üst boyuta taşıyan "süper havlama.." güzel bir buluş..) bir gariplik olduğunu sezsek de, çekim bitene kadar film renk vermiyor-
mikrofon izlediğimiz sırada kadraja girmiyor..
Sonrasında Bolt'un Truman Show evrenini tanıyoruz: Truman'dan hiçbir farkı olmayan bir şekilde sette büyüyüp/yaşayan ve oradan hiç çıkmamış Bolt, Truman'ın Fiji'ye gitme isteği gibi bir istek duymuyor: Truman'ın setin dışına kafasını uzattığı sahneyi Bolt, çok sonra yaşıyor-
bu süreç çok eğlenceli geçiyor tabii: Zira filmin Truman Show gibi eleştirel bir derdi yok-
beklemiyoruz da zaten..
Bu gerçeği kabullenmekte zorlansa da, "sıradan.." bir köpek olmayı "öğreniyor.." Bolt film boyunca..
Yol filmi öğesinden sadece bunu kullanmıyor Bolt: Mittens'la Bolt'un başlangıçtaki gerilimini düşürüp, onların arkadaş olma sürecini de işliyor..

Ancak filmin en hüzünlü anlarında Bolt değil de, Mittens sahnede oluyor: Kimsenin kedi önyargısını göstermekte çekinmediği yapıyı film lehine kullanarak kedilerin neden "nankör.." olduklarını etkili bir şekilde gösteriyor-
sol kulağındaki diş izleri, hayata karşı tutumu filan, çok çok iyi çizilmiş bir karakter Mittens..

Film, zaman zaman hakikaten çok komik ve başarılı olsa, göndermeleri güzel olsa da, ironilerinin anlaşılmama ihtimalini ortadan kaldırmak için altlarını kalın bir şekilde çizmesiyle yalpalıyor, keşke daha incelikli olsalardı..

Rhino'ysa ("I have a ball.." -çift-anlamlı bir cümle olmasa da ben öyle olmasını diliyorum..) evet çok eğlenceli ve süper bir karakter, Bolt'un oyuncu olduğunu bilmesine rağmen, gerçekmiş gibi davranmaya devam ediyor: Kendini kandırmaya devam etmesi lazım, yoksa düşecek..
Read more

The Lion King


Disney'in Roger Allers ve Rob Minkoff'un yönetmenliğindeki '94 yapımı animasyonu The Lion King, bir sene sonra Toy Story'yle Amerikan piyasasını alt-üst etmeye başlayacak Pixar-öncesi dönemin eleştirel açıdan son büyük animasyonu olarak sinema tarihindeki yerini aldı..
Sonrasında piyasaya sürdüğü filmler, gişede kar etmeye devam etseler bile, hem Pixar'ın (sonrasında Dreamworks'ün..) varlığı, hem de animelerin dünyaya açılmaları dolayısıyla, animasyon alanındaki hakimiyetini yitirmesine sebep oldu-
ha sonra ne yaptı, gitti Pixar'ı satın aldı..

Animasyon seyircisinin geçirdiği değişim öncesinin bu son "zirvesi.."nin hikayesi şöyle: Aslan Kral'ın yeni bebeği dünyaya gelir: Simba.. Babasıyla hayatı öğrenen yavrucak, amcasının tuzağına düşünce babasının ölümüne sebep olduğunu düşünerek, krallığı terk edip, vegan olma yolunda hızla ilerler ve hayatı takmazken, yeni-kral olan amcası da krallığı mahvetmekle meşgul.. Tesadüfen karşılaştığı Nala aracılığyla (ve babasının ruhuyla..) "özünü bulan.." Simba, geri dönüp, hem krallığı hem de kendisini kurtarıyor..

Film, Bambi'den, klasik öykülerden bolca ilham alıp, bir "yaşam çemberi.." kuruyor: Hatta babası, etçillerin ölüp, bedenlerinin toprağa karışmasıyla otçulları beslediğini anlatmasına rağmen, kendilerinin nasıl beslendiğini anlatmadığından olsa gerek, Simba'yı et yerken göremiyoruz-
disney'in "sempatikleştirme.." çabaları şirket politikası olduğu için bu filmde de karşımıza çıkıyorlar, ancak Simba'nın "diğer.." yaşamındaki ayrıntılar oldukça sorgulamaya müsait..
Hiçbir şeyi takmayan Simba, o dönemde diğer arkadaşlarıyla birlikte "yaşam çemberi.."nin (sistem olarak okuyalım..) dışında kalıyor, ve tabii izlediğimiz bir Disney filmi olduğu için bu, kötü bişii demek.. Dahil olmalıyız ki, beka sağlansın..

Yaşam çemberi açısından anolojimizi kurarsak Disney, uzun bir süre dışında kaldığı yeni-animasyon-sistemi'ne ancak '06'da dahil olabildi: Ancak bunu Simba gibi, özünü -yeniden, bularak değil, tamamen değişerek gerçekleştirdi-
yani neymiş: Öyle fasit daireler kurup, tek çözüm buymuş gibi önermek/davranmakla bu işler yürümüyormuş..
Read more

Inception


Christopher Nolan'ın '10 yapımı Inception, Hollywood'un uzun zamandır sıkıntısını çektiği "özgün senaryo.." konusunda ferah bir nefes aldırıyor bizlere.. Aslında teması (rüya alemi..) çok da yeni bir fikir değil, ancak rüya içinde rüya olayına bakışıyla oldukça etkili bir alan açıyor ve bunu görece "derin.." bir felsefeyle aksiyonu birleştirerek sunuyor.. Genel olarak başarılı ve özünde iyi bir film, ancak zaman zaman oldukça yorucu/fazla geliyor..

Nolan önce giriş sahnesine güzel bir biçimde yedirdiği bilgilerle Inception evrenini anlatıyor: Cobb, bir bilinçaltı hırsızı: Rüyalarına girdiği kişilerin gizli bilgilerini çalıyor, ancak sürecin/Inception evreninin çeşitli özellikleri var.. Madde madde yazarsam daha iyi olur..
i) Rüyadaki fiziksel görünümü rüyayı gören belirliyor (rüya mimarlarıysa bu işin profesyonelleri..)
ii) Fiziksel etkiler rüyayı da etkiliyor: Mesela rüyayı gören kişiye (gerçek dünyada..) tokat atıldığında/suya girdiğinde, kişi rüyasında da o tokatın etkisiyle savruluyor/rüyada yağmur yağmaya, sel oluşmaya başlıyor..
iii) Rüyadan uyanabilmenin tek koşuluysa rüyada öldürülmek ya da düşmek-
düşme şeysinin köklerini Jack London'ın Before Adam kitabına kadar uzatabiliriz..
Bunun dışında rüyadaki fiziksel acılar aynen gerçek dünyada deneyimleniyor-
"çünkü acı hissi zihinde deneyimlenir.."
iv) Rüyayı gören kişi kandırıldığını anlarsa rüya "çökebiliyor.."
v) Rüyayı gören kişi sakinliğini korumalı: Eğer sakin olamazsa bunun rüyada çeşitli etkileri oluyor (patlama, ya da "yansımaların.." rüya hırsızına saldırması gibi..)
vi) Birinci katman rüyada geçirilen 1 saat, gerçek zamanla 5 dkya eşit.. Katmanlar arttıkça süre de artıyor-
3. katmanda görülen bir rüya 10 yıl ya da 50 yıl"mış gibi.." sürebiliyor misal: Ki, oha..
vii) Rüya hırsızlarına karşı çeşitli savunmaları uygulanabiliyor.. Ancak bunun için (de..) eğitim alınmalı..
viii) En yüzeyselini sona sakladım: Rüya hırsızlarının, çalacakları bilgiye daha kolay ulaşmaları için, rüya mimarları hapishane ya da kasa gibi yapılar inşa ediyorlar: Sebebi de, fiziksel olarak o yapıyı koruma "içgüdü.."süyle en gizli bilgiler oraya saklanıyormuş-
hadi len..

Filmin hikayesine geldiğimizdeyse karşımıza çetrefilli bir yol çıkıyor: Finaldeki twist kafaları karıştırsa da, hikayenin sonunu iki şekilde değerlendirmek mümkün..
i) Hikayeyi lineer kabul edip, sondaki twisti görmezden gelmek..
Ki, filmin basın bülteni de bu şekilde değerlendirilmesi "gerektiğini.." belirtiyor: Cobb, bir bilinçaltı hırsızı: Etkili bir rüya mimarı olmasına rağmen, artık mimarlık yapmıyor-
zira, fırtınalı bir beraberliği olduğu eşi Mal'u bilinçaltından atamaması dolayısıyla Mal'un yansıması, inşa ettiği rüyaları sabote ediyor..
Bir iş veriliyor Cobb'a, Saito'dan bilgi çalması gerekiyor ve bunu son anda da olsa başarıyor.. Çocuklarından uzak yaşayan (çünkü yaptığı iş legal olmadığı için aranıyor..) Cobb, Buenos Aires'e gidecekken Saito'dan bir teklif daha alıyor: Cobb'un çıkardığı işten etkilenen Saito, enerji sektörünün dev firmalarından biri, birisinin varisinin bilinçaltına girip, bilgi çalmasını değil, bilgi eklemesini istiyor: Karşılığında da çocuklarının yanına dönebileceğini söylüyor.. İşi kabul eden Cobb, ekibini kuruyor: Ancak bu zorlu bir süreç olduğu için, 3 katmanlı bir rüya labirenti inşa ediliyor ve her defasında "daha derine.." (Odishon-göndermeli..) inerek bunu gerçekleştirirken, Mal'la arasındaki sorunu da halledip, çocuklarının yanına dönebiliyor..

Bu açıdan bakıldığında (twist hariç..) kurguda bir sorun yaşanmıyor: Zira, filmin sonuna tekabül eden başında Saito'yu kurtarmak için gittiğinde onu yaşlanmış olarak bulmasının sebebi Saito'nun Araf'ta kalmış olması..

Filmi şu haliyle değerlendirdiğimizde, işlenen iki konu olduğunu görüyoruz: İki kez tekrarlanan "fikir virüs gibidir.."in kendini kanıtlaması..
Cobb, eşiyle birlikte rüyalarının 3. katmanına inip, birbirlerinin bilinçaltlarında yeni bir dünya inşa ediyorlar: Ve orada 50 yıl boyunca birlikte yaşıyorlar: Ancak, geçen uzun zamanda (araya Hollywood'un bir türlü üzerinden atamadığı "Tanrıcılık oynamak.." metaforuyla Tanrı varlığını kabul etmesi klişesi de sığdırılıyor tabii..) "kaybolduklarında.." Cobb, çıkış yolunu Mal'un bilinçaltına bir bilgi eklemekte ("dünyan gerçek değil..") buluyor.. İkisi de tren raylarında intihar edip, "gerçekliğe.." uyandıklarında Mal, bu etkiden çıkamıyor: Kendi çocukları yerine, rüya alemindeki çocuklarının gerçek olduğuna inanıyor ve Cobb'u yeniden oraya dönmek için ikna etmeye uğraşıyor-
ki, yöntemleri korkutucu sahiden..
Ancak Cobb, onun peşinden gitmiyor: Mal bu "gerçekliği.." yıkmak için de intihar ediyor ancak, bu defa Cobb, gitmiyor.. Cobb, Mal'un anılarını yaşatmak için sık sık rüya görmek için kendini makineye bağlıyor-
yusuf'un yerindeki makineye bağımlı olan yaşlılar gibi..
Ancak bundan kurtulması da lazım bir yandan: Bunu yapmak içinse suçluluğu kabullenmeli ve ona gerçeği söylemeli.. Yapıyor da..

Fischer özelindeyse, babasının şirketini parçalaması için bilinçaltına bilgi ekleniyor: Bunuysa (belki zorlama bir alt-metin eklemlendirmesi ama..) Oedipus kompleksi çerçevesinde değerlendirebiliriz: Zira, Fischer, babasını aynen o dönemdeki bir çocuk gibi çarpıtarak algılıyor, Cobb ve ekibinin manipülasyonuyla gerçekleşse de, babasını olduğu gibi/ambivalans olarak değerlendirmeyi başarabiliyor: Ve bu sayede o bilgi eklemesi işe yarıyor-
ancak bunu derken bile hala rüyasının 1. katmanında olması da bi yandan film hatası gibi duruyor..

Gelelim ikinci seçeneğe, sondaki twistle birlikte Cobb'un bir başkasının rüyasında olduğunu veya Mal'la Araf'ta kaldığını düşünmek..
Buna kapı açansa, rüyaya girenlerin kullandıkları "totem.."ler: Mesela Cobb'unki bir topaçken, Arthur'unki bir zar, Ariadne'se kendine satranç taşlarından fili seçiyor..
Totemler (evrenden bahsederken belirttiğim gibi..) kişinin "kendi.." rüyasında mı, yoksa başkasının rüyasında mı olduklarını anlamalarını sağlıyor: Cobb, gerçekte olduğunu topacı çevirerek ve onun durmasıyla anlarken, finalde topaç durmuyor..

Gerçeğe uyandıklarında Cobb ve Saito'nun birbirlerine "garip.." bakışları anlaşmaya uyup uymamayla alakalı olsa da, diğer yandan Saito'nun kurnazlığının da ürünü olabilir: Zira, rüyanın birinci katmanında minibüs sulara gömüldüğünde sadece ikisi uyanamıyor ve Cobb, ikinci katmanda ölmesiyle Araf'a düşen (çünkü kullanılan yatıştırıcılar kişi rüyasında ölse bile uyanmasını engelliyor..) yaşlı Saito'yla karşılaşıyor.. Katmanlar arasındaki süre farkıyla hızlı bir şekilde yaşlanan Saito, Cobb'un teklifini kabul etse de, çalınan bilgisinin intikamını alıyor olabilir-
hatta biraz daha abartıp (ki, bence gayet olası..) şöyle de diyebilirim: Filmde aslında bilinçaltına bilgi yerleştirilen kişi Cobb: Zira, filmin başındaki sahneleri de gayet Cobb'un rüyasının 3. katmanı olduğunu ve eklenen bilgi sonrası Cobb'un bilincinde o fikrin "kanser.." gibi yayıldığını düşünmek de olası..

Ya da daha romantik bir okumayı tercih edip, Cobb'un Mal'dan vazgeçmediğini ve onu hala yaşatacağını söyleyebiliriz-
topacı önceden Mal'un kullanıyor oluşu ve onun kullandığı zamanlarda durmayışı düşünüldüğünde..

Tabii bir de Nolan özelinden, bir auteur'ün kişisel takıntılarını izleme durumu var: Ki, yaptığı iş de hikayesini anlattığı Cobb'unkiyle hemen hemen aynı..

Filmi teknik açıdan eleştirmek mümkün diil, ancak aksiyon sahnelerinden bazılarının hikayeye ne gibi bir katkısı olduğunu da sormak gerekiyor..

*: De kardeşim o nasıl "bir damla gözyaşı.."dır öyle ya??
Read more
Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...
 
Creative Commons License
This work is licensed under a Creative Commons Attribution-NoDerivs 3.0 Unported License.