May


'02 yapımı May, ne çok ii, ne de çok kötü, öyle arada bi yerde kalmış film.. Sorunu da, olaylar çok hızlı bi şekilde geliştiği için inandırıcılık sorunu yaşaması.. Önce hikayesini anlatiym, sonra bu kısmı yeniden ele alırım..

Film, ismini aldığı May'in seri katile dönüşmesini anlatıyor: Küçükken göz tembelliği yüzünden tek gözü kayan May, uzun yıllar bu "sorun.."la yaşadığı için kendine güvensiz, silik bi tip olarak kimselerin dikkatini çekmiyor.. Bi hayvan hastanesinde çalışan May'in tek arkadaşı, annesinin küçükken doğum gününde armağan ettiği Suzie adında bi bebek-
ki, o bebek de cam bi kutunun içinde duruyor sürekli..

May, bi çocuktan etkileniyor, bu öncekiler gibi diil: Onu kendine aşık etmek için çeşitli yöntemlere başvuruyor: Yeni aldığı lenslerle gözü eskisi gibi kaymıyor, çamaşırhanede 2 tane makine dışındaki tüm makineleri çalıştırıyor, hatta bi kafede çocuk uykuya daldığında May, yüzünü çocuun eline sürüyor-
filmin en can yakan sahnesi bu..

Ve tanışıyor çocukla: Ancak, farklılar.. Çok hem de: Çocuk da tuhaf şeyleri seviyor, hatta çektiği kısa film tutkusunu birbirini yiyerek gösteren bi çifti konu etmesine rağmen ("parmağın bi ısırışta koparılabileceğini sanmıyorum.."), May'in "tuhaf.."lıklarını "tuhaf.." bulabiliyor: May öpüşürken onu ısırdığında çocuk gidiyor..

May'le aynı hastanede çalışan diğer kızımızsa lezbiyen ve hayat dolu: May'den kedisine bi süre bakmasını istiyor-
ki, bu sahnedeki İngilizce esnekliği filmin en komik anlarını hazırlıyor..
Son derece aktif bi cinsel hayatı olan bu ablamız, May'i de baştan çıkarıyor ve sevişiyorlar.. Ertesi gün May, ona ziyarete gittiğinde evde bi başkasının olduğunu görünce yıkılıyor..

Kimsesi olmayan May, engelli çocuklara eğitim veren bi okulda gönüllü bile oluyor: Gözleri görmeyen bi kızla yakınlaşma çabası, okula götürdüğü Suzie'nin parçalanmasıyla son buluyor.. Erkek arkadaşı da bi daha görüşmemelerini söylediğinde May, önce kediyi öldürüyor, sonra bankta tanıştığı ve May'le arkadaş olmak isteyen bi çocuu evinde öldürüyor.. Ve cadılar bayramı geliyor..

Gerisini çok da yazmayayım ve fakat, film May'in kendine beden parçalarından yaptığı -yeni, bebeğinin yüzünü sevmesiyle son buluyor..

Filmin işlediği konu, daha doğrusu May karakteri oldukça ii işlenmiş sahiden.. Ve fakat, başlangıcında kağnı hızında geliş/emey../en olaylar, filmin ortalarından sonra öyle bi hızla akmaya başlıyor ki, May'e inanmakta zorlanıyoruz-
en basiti: Bu kadar ani bi şekilde öldürmeye karar verebilen bi karakter, çocuun evinin önünde beklerken, evdekilerin kendisi hakkında söylediklerini duyduğunda neden ağlamayı tercih ediyor-
dramatik yapıya hizmet etmekiçin: Eet, doğru cevap..

Suzie'nin parçalandığı sahne, May için dönüm noktası oluyor: O zamana kadar en yakın arkadaşı olan Suzie'yi kaybeden May, ilk cinayetini o gece işliyor-
işlemesine de, sembolizmi abartısız sevenler, Suzie'nin camını çatlatarak mesajlar vermesini filan çok ilkel bulabilirler-
bulduk, eet..

neysse,, ortalama bi film May, kaçan bi fırsat hakkaten..
Read more

Beden Parçaları Üzerine 3 Film: Taxidermia


'06 yapımı Taxidermia, zaman zaman oldukça zorlayıcı bi hal alıyor, bundaki en önemli faktörse belgesel gibi duran yapısı.. "Gerçek.." olmayı başardığı için seyirciyi provoke etmekte hiçbi şekilde zorlanmıyor film..

Hikayesi şu: Kısa bi prolog ardından 3 kuşaklık bi hikaye akmaya başlıyor: İlk hikayenin kahramanı Morosgovanyi bi köyde, çiftlik evinde yaşayan ailenin yanında uşak olarak çalışıyor: Ailenin iki kızı var ve abazanlıktan çıldıracak durumda olan Morosgovanyi, günlerini iş yaparak, kızları gözetleyerek, mastürbasyon yaparak filan geçiriyor.. Evin babasınınsa ondan aşağı kalır yanı yok: "Am.." konulu monoloğu hakkaten "ohaa.." dedirtiyor.. Ve fakat Morosgovanyi'nin sapık olduğunu anlıyoruz zaman geçtikçe: Kibritçi Kız'ı düşünerek mastürbasyon yapıyor ve domuz kesildikten sonra da zoofil (dahi nekrofil..) eyleme koyması sırasında evde yaşayan tüm kadınları hayal ediyor.. Ertesi sabah evde bi doğum gerçekleşiyor, kuyruklu doğan erkek çocuk bi sonraki bölümün kahramanı oluyor ve fakat kafamızda aynı soru yankılanıyor: "Ev sahibi Morosgovanyi'yi neden öldürdü??"-
akla tabii ki, ilk olarak çocuun Morosgovanyi'den olduğunun anlaşılması geliyor..

Sonraki bölümde, Kalman'ın büyüyüp, yemek yarışmalarına katıldığını izliyoruz, ki, cidden bu bölümdeki yemek ve kusma sahneleri fecii derecede iç kaldırıyor.. Macaristan adına yarışan iki yarışmacı da, aynı dalda ünlü bi yiyici olan ablamızı elde etmek istiyorlar.. Kalman yarış sırasında fenalaşıyor ve ablamızla işi ilerletiyor.. Düğün gecesi ablamız diğer adamla sevişiyor.. Balayında hamile olduğunu öğreniyorlar ve diğer çocuk doğuyor-
lajos Balatony..

Lajos'sa filme adını veren işle meşgul.. Kendine ait bi taksidermi dükkanı var.. Her akşam markete uğrayıp, babası, babasının kedileri için bişiiler alıyor (kasiyere de lolipop..) Fecii derecede kilo alan Kalman'ı eşinin de terk ettiğini öğreniyoruz.. Evde beslenen kedilereyse et yerine margarin veriliyor ve kediler bu yüzden fecii derecede sinirli bi şekilde dolaşıp duruyorlar.. Bi akşam Lajos ve babası kavga ediyor, kedilerin olduğu bölmenin kilidini açık unutan/bırakan Lajos yüzünden kediler oradan çıkıyor ve Kalman'ı öldürüyorlar.. Babasını dolduran Lajos, sonrasında muhteşem bi düzenekle kendisini de "sonsuz.." hale getiriyor..

Film, zaman zaman zor, eet, ve fakat sıkmadan kendisini izletme konusunda zaman zaman yalpalıyor.. Ancak ilk bölümdeki küvetin çeşitli anlamlar taşıdığı sahne/ler olağanüstü.. Son bölümde Lajos'un iç organlarını çıkardığı sahneler de oldukça ii.. Çok sevmesem de, garip bi şekilde "kötü.." diyemediğim bi film Taxidermia..
Read more

Moulin Rouge


'01 yapımı Moulin Rouge gösterimdeyken, ortalığı birbirine katmıştı, "müzikal dirildi.." gibisinden şeyler hatırlıyorum hatta.. Ve fakat, nedense bu filmi, çok da sevemedim ben.. Bikaç kere izlemiş olmama, o müthiş grotesk havasına/aurasına rağmen..

Biçim-içerik ya da teknik açısından hiçbi sorunu yok Moulin Rouge'un.. Klişe içeriğini postmodernliğin cümbüşüyle ters-yüz eden filmin bence en temel sorunu kimyası.. Nicole Kidman ne kadar çabalasa da, rolün içine girememiş gibi bi intiba bırakıyor.. Diğer karakterler için de aynı şeyleri söyleyebilirim-
ewan hariç tabii, eheh..

neysse,, hikayesi şu: 1900'de Paris'teki ünlü Moulin Rouge gösterilerinden biri, birisinin hazırlanma aşamasıyla bi aşk hikayesini paralel anlatıyor film: Satine, pavyonun prima donnası.. Beş parasız yazarımız Christian'sa dünyayı kasıp kavuran bohem çılgınlığına kendini kaptırıp Paris'e yerleşiyor ve daha ilk günlerinde Moulin Rouge'la arasında köprü kuracak olaylar zinciri üst kattan odasına düşen bi adamla başlıyor.. Olağanüstü bi sese (ki, Ewan McGregor'un rol aldığı filmlerden buna aşinayız zaten..) ve yazma yeteneğine sahip olan Christian, tesadüf aracılığıyla Satine'le tanışıyor ve aynı gece Dük, sahnelenecek bu oyuna "olur.." veriyor.. Tabii, Satine ve Christian birbirine aşık oluyor, ve fakat sorunlar bi tane diil: Satine tüberküloz hastası, aynı zamanda Dük onu istiyor.. Oyun provaları dolayısıyla her ne kadar Dük'ü oyalamak mümkün gibi görünse de, yazılan oyunun sığ alegorisini Dük çözmekte gecikmiyor ve oyunun finalini değiştirmelerini istiyor..

Satine, Christian'dan ayrılıyor, zira, çocuun yaşaması onun Dük'le birlikte olmasına bağlı.. Çaresizce kabulleniyor Satine ve çocuu terk ediyor.. Çocuksa buna karşı çıkıyor, bi ara ümidi yıkılır gibi olsa da, finalde bi araya geliyorlar ve fakat Satine'in bedeni hastalığa yeniliyor.. Aşk kazanmasına rağmen, Christian kaybediyor..

Görsel açıdan film büyülese de, şarkılar için aynı şeyi söylemek çok zor hakkaten.. Smells Like Teen Spirit, Material Girl, Like A Virgin gibi şarkıların sampleları dikkatinizi çekiyor ancak.. Roxanne var tabii bi de, eheh..
Ewan muhteşemken, Nicole konusunda aynı şeyi söyleyemeyeceğim malesef: Ki, '01, onun kariyerinin zirvesi gibi bişiiydi: Aynı sene mamullerinden The Others'ta büyülenmiştim misal..
Read more

Coraline


The Nightmare Before Christmas'ın yönetmeni Henry Selick'in 3d stop-motion animasyonu Coraline, bi Neil Gaiman uyarlaması-
neil abimizin yazdığı Mirrormask'e oldukça yakınsayan bi film ayrıca Coraline..

Hikayesi, bu tür çocuk filmlerinden alışık olduğumuz bi alternatif gerçeklik dünyasıyla birlikte ilerliyor: Bildik tüm masalların, dahası Alice In Wonderland, Miyazaki'nin Tonari No Totoro ve Sen To Chihiro Kamikakushi, hatta El Laberinto Del Fauno gibi daha modern yapıtların ruhunu çağıran yapısıyla Coraline, oldukça bildik.. Zira, alternatif/paralel gerçeklik/dünya karakterler için sığınma ya da kurtulma amacı taşısalar da, büyümenin hikayesidir özünde.. Coraline da, başta ailesi kendisiyle yeteri kadar ilgilenmediğini düşünüp, buna üzülse de, filmin sonunda ailesiyle mutlu olmayı öğreniyor..

Coraline, ailesiyle birlikte Michigan'daki evlerinden Pink Palace adı verilmiş bi apartmana taşınıyor.. Oranın ev sahibiyse o eve girmek istemiyor, zira, küçük kardeşi yıllar önce ortadan kaybolmuş.. Coraline'ın ailesi tam bi işkolik, anne ve babası aynı işte çalışan (pff, ki cidden çekilmez bişii..) Coraline, onların kendisine yeterince vakit ayırmadığını düşünüp sıkılıyor.. Derken, bi gün evde gizli bi kapı buuyor ve aynı gece o kapıdan geçip, başka bi evrene çıkıyor: Ancak, bu evren kısmen tanıdık: Other-mother (fonetiği çok güzel olduğu için bu şekilde yazmayı uygun gördüm..) ve other-father'ı Coraline'ın gerçek anne ve babasına oldukça benziyor: Tek farkları var: Other-mother ve father'ın gözleri yerine düğmeler var.. Bu yeni ailesi Coraline'ın tam da istediği gibi: Annesi müthiş yemekler yapıyor, babası piyano çalıp onunla oynuyor vs.. Ertesi sabah "gerçek.." dünyaya uyanan Coraline, bundan anne ve babasına bahsediyor ve tabii ki, onlar kendisine inanmıyor.. O gece yeniden öteki-anne ve babasını ziyaret eden Coraline y-ine, şahane vakit geçiriyor ve ertesi sabah uyandığında iice bi grrlıyor..

Okul kıyafeti alırken annesi, Coraline'a istediği eldiveni almıyor ve Coraline o günkü ziyaretinde bu defa çok daha ii vakit geçiriyor-
ki, o bahçe sahnesi hakkaten olağanüstü bi işçiliğe sahip.. Öyle böyle diil..
Ve fakat, o gece anne ağzındaki baklayı çıkarıyor: Coraline, eğer sonsuza kadar bu mutluluğu yaşamak istiyorsa, gözlerine düğme dikilmesini göze almalı.. Tabii ki, bunu kabul etme/k isteme../yen Coraline, o geceyi geçiştirip, ertesi sabah eve dönme planları yapıyor ve fakar other-mother o kadar da kolay lokma diil: Gerçek anne ve babasını tutsak alıyor, dahası Coraline'ı bi süre hapsediyor-
kızımız, burada önceki tutsak çocukları görüyor..

Ve cadıya dönüşmüş olan other-mothera bi teklifte bulunuyor: Eğer anne ve babasıyla diğer üç çocuun gözlerini bulursa serbest bırakılmayı, eğer bulamazsa sonsuza kadar orada kalmayı kabul edeceğini söylüyor ve bilin bakalım kim kazanıyor.. Eheh, tabii ki izlediğimiz bi masal ve iiler kazanıyor..

Aslında teknik açıdan olağanüstü, hatta (eheh, Bülent-Ersoylaşırsam..) fevkaladenin de fevkinde bi iş ve fakat içerik olarak çok da doyurmuyor Coraline..
Read more

Phantom Of The Paradise


'74 yapımı bu film De Palma'nın en az bilinen filmlerden biri, birisi sanırım ve bunun nedeni de fecii derecede camp olmasında yatıyor galiba.. Çünkü hakkaten bu kadar biçim-içerik uyuşmazlığına az filmde rastlanıyor ve fakat bu (aynen Zardoz'da olduğu gibi..) bi engel teşkil etmiyor kimi bünyeler için..

Çekildiği dönemi kasıp kavuran acid etkisini filmin her anında hissetmek mümkün tabii: Öncelikle Operadaki Hayalet, Faust, Dorian Gray'in Portresi ve Notre Dame'ın Kamburu gibi eserlere göbekten bağlı olduğunun altını çizmek gerekiyor-
bi Palma klasiği olarak..

Hikayesi şu: Swan, Şeytan'la anlaşma yapmış ve ruhunu ona satmış bi medya patronu.. Müzik işindeyse desteklediği grupların hepsi zirveye çıkmakta.. Paradise adını verdiği yeni bi gösteri merkezi açmak istiyor ve fakat, açılış için muhteşem bi şarkı istiyor.. Winslow'sa Faust adını verdiği bi kantat yazmakla meşgul, Swan onu dinlediğinde vuruluyor ve açılış için ondan bestesini istiyor: Karşılık olarak da ona albüm yapmayı vaat ediyor.. Ve fakat aylar geçmesine rağmen Swan Winslow'u aramıyor, ofisine gittiğindeyse kovuluyor, dahası çantasında bulunan uyuşturucu sebebiyle (ki, bu da Swan'ın bi komplosu..) hapse gönderiliyor: Dahası, yine Swan'ın holdingindeki şirketlerden biri, birisinin sponsor olduğu bi deney programı sürecinde tüm dişleri (diğer mahkumlarla birlikte..) sökülüyor ve yerine metal dişler takılıyor.. Hapihanedeyken açık olan tvden Paradise'ın açılacağını öğrenen Winslow kaçıyor ve Swan'ın plak fabrikasındayken yüzü yaralanıyor..

Winslow, Paradise'ın açılış provoları sırasında bi araca bomba koyuyor ve Juicy Fruits grubunu öldürüyor, olayı fark eden Swan, Winslow'la anlaşma yapıyor ve kanla imzalıyor ikisi de: Ve fakat, Swan, besteleri ele geçirdiğinde -yine, Winslow'a tuzak kuruyor ve şarkıları Beef'in söyleyeceğini basın toplantısıyla açıklıyor.. Şarkılarını sadece Phoenix'in söylemesi için yazan Winslow, açılışı sabote ediyor (Beef'i öldürüyor..) ve Phoenix o gece yıldız oluyor.. Ve fakat Swan boş durmuyor ve Phoenix'le de anlaşma imzalıyor..

Evlenecekken Phoenix'in öldürülmesini emreden Swan'ın planını Winslow bi kez daha bozuyor ve Phoenix'in hayatını kurtarıyor..

Filmin en eğlenceli karakteri tabii ki Beef.. Yapılan bu değişiklik ii olmuş açıkçası.. Şarkılar çok da ii olmasa da, kendini dinletiyorlar.. Oyunculukların overacting olması dolayısıyla bahsedilecek bi yönü yok.. Kendine özgü, eğlenceli bi film.. Psycho sahnesini de unutmamak lazım, ahah..
Read more

Mary And Max


Çok ama çok güzel bi dostluğun filmi.. Zaman zaman can yakıyor, iki kez ağlama isteği uyandırıyor, acı kahkahalar attırıyor.. Hepsinden önemlisi gerçek bi olaya dayanıyor olması..

Mary, Avustralya'da yaşayan küçük bi kız, okula gidiyor: Doğum lekesi var alnında bi tane.. Arkadaşı yok.. Çay fabrikasında çalışan babası ve annesiyle birlikte yaşıyor.. Mary, bi gün annesiyle gittikleri postaneden rastgele bi kişiyi seçiyor ve ona mektup yazıyor.. Seçtiği kişi New York'tan Max.. New York'ta yaşayan bi adam, Asperger sendromu var, hiç arkadaşı yok onun da.. Mektubu yazmasındaki amaç, Amerika'da bebeklerin dünyaya nasıl geldiği.. Max mektubu okuduğunda anksiyete nöbeti geçiriyor ve ona cevap yazıyor.. Mary'nin annesi bu mektubu Mary'den önce okuyup çöpe atıyor ve fakat "son an.."da Mary mektubu okuyor ve bundan sonraki yazışma adresi olarak agorafobiden mustarip Len'i belirliyor.. Bölyelikle başlayan dostlukları, Max'in bi gece vinçle hastaneye kaldırılması dolayısıyla sekteye uğruyor: 8 ay hastanede "tedavi olan.." Max'i May unutmaya çalışıyor..

Mary, biriktirdiği parayı Max'in yanına gitmek için kullanmaktan vazgeçip, doğum lekesini sildirmek için kullanmaya karar veriyor.. Sonra Max, ona mektup yazmaya karar veriyor: Hapse girmekten kurtuluyor, lotodan büyük ikramiye kazanıyor, Ivy ölüyor.. Mary'yse aşık oluyor, babasını ve annesini bi yıl arayla kaybediyor, evleniyor ve üniversiteyi bitirip, tezini Asperger sendromu üzerine yapıp, vaka olarak Max'i inceliyor ve kitabı basılıyor.. Bu haberi Max'le paylaşması ve ona kitabın bi örneğini göndermesi bazı şeyleri bitiriyor: Buna çok kızıyor Max.. Mary de kitabı bastırmaktan vazgeçiyor, kocası onu terk ediyor ve depresyonun kollarına kendini bırakıyor.. Max'e özür mektubu gönderiyor..

Ve fakat Max, bunu kabul etmiyor.. Sonra bi gün, özür dileme-affetme bağlantısını çözüp, Mary'ye güzel bi affetme mektubu gönderiyor.. Ve Mary, onu ziyarete gidiyor..

O kadar içten bi film ki, her şey öylesine güzel ki.. Tekniğine, ayrıntılara, göndermelere, çikolatalara, kara mizahına, acıklı yanlarına filan giresim yok.. Gerçek dostluğun gözle diil de, kalple yaşandığını bilmek kafi..

Read more

Heavenly Creatures


Peter Jackson'ın bu ağır ve ciddi filmi, Braindead sonrası insanları şaşkınlığa uğratmış olsa gerek.. Türkiye'de gösterime girmediği için yakın çevremden feedback alamadığım filmi, Lord Of The Rings sonrasında izlemiştim ilk kez..

Film, Yeni Zelanda'daki Christchurch kasabasının tanıtımıyla açılıyor: Sonrasında filmin sonunu izlieyip, kararan ekranda çıkan yazıyla başa dönüyoruz.. Film, Pauline Yvonne Parker'ın, Juliet Marion Hulme'la olan arkadaşlığını Pauline'in '53 ile '54 yılları arasında tuttuğu günlüğü baz alarak bu iki genç kadının işlediği cinayeti anlatıyor.. Arada bi kullanılan dış-sesse, Pauline'in günlüğünden bire-bir alınmış..

Pauline, içine kapanık bi kız, pek arkadaşı yok.. Derken sınıfına yeni bi öğrenci, Juliet, geliyor.. "Aslında.." İngiliz olan Juliet'se, nasıl derler, hayat dolu, enerjik bi tip.. Daha dersin ilk dakikalarında hocasının hatasını düzeltiyor filan.. Sonra resim dersinde iki kız birlikte çalışmak zorunda kalıyor-
partnerleri yok zira.. Ve ilk kez o zaman konuşuyor Pauline..

İkili arasındaki dostluk gün geçtikçe ilerliyor.. Sürekli birlikte takılmaya başladıktan kısa bi süre sonra kitap yazmaya başlıyorlar: Kitaptaki karakterlerin kullandıkları üslupla birbirlerine mektuplar yazıyorlar-
ki, o mektuplar bilinçdışının bilince olan etkisini göstermesi bakımından işlevsel.. Oldukça..

Pauline'in ailesi pansiyon işletiyor, Juliet'se zengin bi ailenin kızı: O güne kadar genelde Julietlerde vakit geçirirken, bi gün Paulinelere konuk oluyor Juliet: O sahnelerde Pauline'in ailesinden utandığını anlıyoruz: Nefretin başlangıcı oluyor bu..

Derken, bi akşam Pauline, pansiyondaki bi çocukla yan yana uyurken babası onları "basıyor.." Ertesi sabah çocuk kovulurken, o günün akşamı Pauline, çocuun yanına gidiyor: Sevişiyorlar..
Juliet'se tüberküloz hastası: Ve Yeni Zelanda'ya gelme sebebi de oranın ikliminin kendisine ii gelecek olması.. Ve fakat onun ailesinde de işler beklenildiği gibi gitmiyor: Hastaneye yatırılan Juliet, babasının görevden alınmasını ve anne ve babasının boşanmasıyla da yüzleşmek zorunda kalıyor..

İki kız, birbirlerine Gina ve Deborah olarak hitap ederken, Juliet'in hastalığı için Güney Afrika'ya gitmek zorunda kalmasıyla çok daha fazla zorlanıyorlar: Birlikte gitmeyi düşünen çiftin karşısına önce aileleri, sonra da Pauline'in pasaport almak için ailesinin iznine ihtiyaç duyması ve son olarak da parasızlık çıkıyor: Son günlerini birbirleriyle geçirmek için "izin verilen.." kızlar, sevişiyor ve plan yapıp, eyleme geçiyorlar: Pauline'in annesini öldürmek için..

Film, yazılarla bitiyor.. Bu kısmı da fazlasıyla spoilera girdiği için yazmayayım.. Oyunculuklar cidden olağanüstü.. Film de.. De, Pauline rolünde Melanie Lynskey cidden çok başka..




Read more

Braindead


Peter Jackson'ın bu filmi, izlediğim en eğlenceli filmlerden biri, birisi, hakkaten öyle böyle diil..

Hikayesi de şu, Kafatası Adası'ndan Wellington Hayvanat Bahçesi'ne fare-maymun karışımı bi canlı getiriliyor (bu açılış sahnesi..)
Sonrasında filmin kahramanlarından Paquita'yla tanışıyoruz.. Bakkalda çalışan Paquita'ya babannesi tarot bakıyor ve hayatının erkeği karşısına çıktığında onu nasıl anlayacağına dair işareti gösteriyor.. Bu sırada dükkana Lionel geliyor ve onun sakarlığı o şeklin oluşmasını sağlıyor: Paquita hemen çocuua aşık oluyor tabii.. Ve fakat Lionel'ın annesinin bu ilişkiye sıcak bakmayacağını anlamamız çok da uzun sürmezken, bi gün her şeyler tersine dönüyor..

Lionel ve Paquita hayvanat bahçesini gezerken, onları takip eden Lionel'ın annesini fare-maymun ısırıyor-
ki, kadın da bunun altında kalmıyor tabii..
Ve fakat giderek tuhaf davranmaya başlayan ve yaraları iileşmeyen anne Paquita'nın köpeğini yediğinde ve hemşisreyi de ısırdığında Lionel, annesinin zombi olduğu gerçeğini kabulleniyor ve ikisini evin bodrumuna kilitleyip, onları sakinleştiricilerle idare etmeye çalışıyor.. Annesinin cenazesinde olaylar daha da kontrolden çıkıyor ve o akşam 5 kişi daha zombiye dönüşüyor-
pederin "Tanrı adına.." zombilerle savaşması da bi fayda etmeyip kendisi de zombiye dönüşüyor, ertesi gün hemşireyle sevişiyo bile, film hakkaten delicesine komik..
Evde, Lionel'ın amcasının partisi sırasında olaylar iice kontrolden çıkıyor ve Lionel'la Paquita tüm zombilerle savaşmaya başlıyor-
ki, kesintisiz süren bu sahneler hakkaten süfer eğlendirici..

Filmde en çok Lionel'ın bebek zombiyle parka gittiğinde meydana gelen olaylarla, Lionel'ın annesinin yemeğe hazırlanması, yemek sırasında kendi kulağını yemesiyle son bulan sahnelere yarılıyorum her seferinde..

Hakkaten müthiş bi film, Psycho parodisinin yanı sıra, filmin son sahnesindeki çocuunu yeniden içine alan anne ve yeniden doğum şeysi de tuhaf, adını koyamadığım garip bi hüzün taşıyor.. Paquita rolünde Diana Penalver hakkaten süfer..

Read more

Bad Taste


Peter Jackson'ın ilk uzun metraj filmi Bad Taste, gayet eğlenceli bi film.. Şu film ilk gösterime çıktığında "biliyo musunuz, 'bu adam..' ilerde Yüzüklerin Efendisi'ni çekecek, hem de muhteşem olacak.." deselerdi, sanırım herkesler b-film esprisi sanır ve gülerdi.. Ama işte, hayal gerçeğe de dönüşebiliyormuş, neysse,, konu bu diil, Bad Taste..

Filmde ilk göze çarpan, tam bi prodüksiyon faciası olduğu.. Ki bu his, film boyu peşinizden ayrılmıyor ve fakat, her b-filmin kendine has yapısı burada da var: Bad Taste de, son derece "özgün.." bi iş, en azından mizahı süfer..

Hikayesi şu: Bi grup uzaylı, Kaihoro kasabasına gelir ve orada yaşayan tüm halkı öldürür (75 kişi..), Astro Soruşturma ve Savunma Servisi'nden ilk olarak Barry ve Derek olayı araştırmak için oraya gittikten bi süre sonra uzaylıların bi tanesini rehin alırlar ve fakat Barry bi tanesini öldürür ve kovalamaca başlar.. Ozzy ve Frank de yine aynı servistediler ve ikisine yardım etmek için yola koyulmuşlardır.. Ayrıca Giles de var, ki kendisi bi yardım toplama kuruluşunda, kapıya bıraktığı yardım zarflarını toplamak için Kaihoro'ya geliyor..

Uzaylı grubu Derek'e saldırıyor ve kendisini bi süre öldü sanıyoruz, Barry diğer arkadaşlarıyla buluşuyor ve üçü uzaylıların yaşadıkları eve saldırma planları yapıyorlar.. Evde, bi fast-food yiyecek şirketinde çalışan uzaylıların insan etinden çeşitli ürünler (hamburger, nugget vs..) hazırlamak ve bu ürünleri piyasaya sürerek diğer rakip şirketi piyasadan silmek için dünyayı "istila ettiğini.." anlıyoruz.. Öldürülen kasaba sakinlerinin "yağları atıldıktan sonra.." bikaç koliye sığabilmeleri de hoş bi ayrıntıydı-
auckland'daki insanların öldürülmelerinin Barry için "kabul edilebilir.." olması gibi-
filmin mizahı hakkaten süfer..

Ekibimiz tüm uzaylıları hakladıktan sonra, ikinci aşama başlıyor; insan görünümünde olan uzaylılar, kendi formlarına geçip, yeniden saldırmaya başlıyorlar ve Frank'in arabası bundan zarar gören tek şey oluyor-
ekibimizden kimse ölmüyo tabii ki, eheh..
Yeniden çatışmaya başlayan ekibimiz, yine yüzümüzü kara çıkarmıyor (sadece Ozzy yaralanıyor..) ve uzaylı grubun başkanı yanındaki insan eti örnekleriyle kendi gezegenine doğru yol alıyor.. Ayıldıktan sonra tek derdi beynini kafatasının içinde tutmak olan Derek, başkanı öldürerek "yeniden doğuyor.."

Peter Jackson, Derek ve uzaylılardan biri, birisini canlandırıyor, oyunculuklar fecii tabii ki, de Barry'ye diğerlerinden daha çok kanım ısındı benim.. Şahane bi mizaha ve son derece yaratıcı ölüm sahnelerine sahip Bad Taste: Kötü prodüksiyonu vs..si de pek de önemli olmuyo tabii bu noktadan sonra..

Read more

37°2 Le Matin


Philippe Djian romanından uyarlanan filmin cidden hiçbi anlamı yok benim için: Bildiğin vakit kaybı.. Bi çiftimiz var, tanışıyorlar, sevişiyorlar, sonra kızımız (ki, Betty..) adamın yanına taşınıyor ve fakat adamın patronu Betty'nin orada kalması için ikisinin de çalışması gerektiğini söylüyor ve boyaya başlıyorlar.. Betty'nin çabasıyla oradan kurtuluyorlar ve arkadaşının otelinde kalmaya başlayıp, orada şahane vakit geçiriyorlar.. Betty, Zorg'un yazdığı kitabı daktilo ediyor ve yayınevlerine postalıyor, ama aşağılayıcı bi üslupla ret cevapları geliyor, bunlardan bi tanesini okuyan Betty, mektubu yazan kişiyi yaralıyor ve hapse girmekten başka bi yazar olma hevesi kırılan polis sayesinde kurtuluyorlar-
polis karakterlerinin öyküyü/filmi desteklemek için yaratılmış olmaları fikri fecii derecede demode olduğu için, filmi gülünçleştirmekten başka bi işe yaramıyorlar..

neysse,, süre ilerledikçe (ki, bu cidden sandığınız kadar kolay olmuyor..) Betty, deliriyor ve tek gözünü çıkarıyor, hastaneye yatırılıyor, "Josephine.." onu öldürüyor ve 2. romanını yazmaya devam ediyo filan..

Karakterlerini sever gibi görünen filmin, aslında onları "ilginç, di mi??" şeklinde pazarladığını düşündüm açıkçası.. Derin görünmek için çabalarken, küvette boğulan bi film bu..

*: Başlıktaki (ve burdaki..) ° işaretini copy-paste marifetiyle yaptım :))
Read more

Le Locataire


Polanski'nin Apartman Üçlemesi'nin son filmi olan Le Locataire, diğer filmler gibi başyapıt düzeyinde.. Roland Topor'un romanından uyarlanan filmde, Polanski, hem senaryo yazarı, hem oyuncu hem de yönetmen olarak karşımıza çıkıyor..

Filmi, iki şekilde yorumlamak mümkün:
i) Trelkovsky'nin Simone'u öldürdüğü ve Dostoyevski romanlarını (Suç ve Ceza özellikle..) aratmayacak şekilde olay mahalline geri döndüğü..
ii) Trelkovsky'nin şizofren olduğu..

İkinci yorumlama yöntemi bence kesinlikle çok da işlevsel, kaldı ki, filmin finali de açıkça bu noktayı işaret ediyor: Şöyle toparlayabiliriz hatta bu noktayı: Film, ilk şık gibi başlayıp, sonrasında ikinci noktaya geliyor..

Hikayesi ikinci maddeye göre şu şekilde gelişiyor: Şizofren olan Trelkovsky'nin alter egosu kadındır.. Başlangıçta alter egosunu kontrol edebilen Trelkovsky, zamanla alter egosunun yönetimi altına giriyor.. Kiraladığı dairenin önceki sahibinin intihar etmesi de kendisini kötü yönde etkiliyor: Paranoyasının kaynağı bence bu diil ama, gelicem birazdan bu noktaya..

Hastanede tanıştığı Stella'yla, Brucee Lee'nin Enter The Dragon filmini izlerken yakınlaşan Trelkovsky, bunun devamını getirmiyor o gece: Çalıştığı işyerinden arkadaşlarıyla filan kutlama yaparken de kendisine ilgi gösteren kadına karşı soğuk davranıyor.. Aynı gece, fazla gürültü yaptıkları gerekçesiyle komşusu Trelkovksy'yi uyarıyor: Alttan alan Trelkovsky, arkadaşlarını kovarak ve ertesi sabah ev sahibinden özür dileyerek konuyu kapamaya çalışıyor..

Trelkovsky'nin evinde tuvalet yok ayrıca: Evinin penceresinden karşıdaki tuvalete bakan Trelkovsky, hayaller görüyor.. Bi gün Stella ve onun arkadaşlarıyla yeniden karşılaşan Trelkovsky, o gece de tam sevişecekken uykuya dalıyor filan.. Bu sırada apartmandan sürekli şikayet geliyor kendisine, hatta karakolluk bile oluyor-
engelli çocuu olan anne hayalinin devreye girmesi daha önce olmuştu..

Trelkovsky, tüm o gürültü yapmama haline devam ederken, herkeslerin kendisini Simone gibi davranmaya zorladığına yönelik işaretler alıyor-
bi süre biz de ikinci bi Rosemary's Baby vakası sandığımız bu olayın gerçek olmadığını fark ediyoruz..

Trelkovsky, eet bi şizofren ve fakat semptomlarından biri, birisi de hadımlık endişesi: Bu endişesini sadece kesik kafa imgesi vermiyor: Dişlerin (zorla ya da kendiliğinden..) dökülmesiyle ilgili düş/kabuslar da psikolojide hadımlık endişesi şeklinde yorumlanır.. Dahası, Trelkovsky'nin kadınlarla cinsel ilişkiden (penisinin kopması/kesilmesi tehlikesini bertaraf etmek için..) kaçınması da bu bağlamda değerlendirilmeli diye düşünüyorum (vagina dentata..)

Kadın alter ego kavramı da bizi bastırılmış eşcinselliğe götürür ve fakat, Oedipus kompleksi açısından bakarsak, Trelkovsky'nin tam da hadım edilme kaygısıyla baş edebilmek için böyle bi çözüm bulduğu da fark edilebiliyor:
"Aşırı derecede boyun eğici bi insan mutlu, güçlü ve koruyucu bi ebeveyn imgesine boyun eğen bi kendilik imgesine dayalı bi birimin etkisi altında işlev görüyor olabilir.. Ancak bu temsilciler kümesi onu sadistik ve hadım edici ebeveyn imgesine isyan eden bi kendilik imgesine karşı savunmaktadır.." Otto Kernberg, Internal World and External Reality.. Object Relations Theory Applied..

Ve Trelkovsky'nin paranoyaları: Trelkovsky, s/avunma olarak yansıtarak özdeşleşmeyi devreye sokuyor: Bi noktadan sonra herkeslerin kendisini öldüreceğini düşünmesi, kendini "kurban.." olarak algılamasına yardımcı oluyor: İçindeki saldırganlıkla baş edebilmesinin/onu yok sayabilmesinin/kendisini "ii.." olarak algılayabilmesinin koşulu, kendi saldırganlığını dış dünyaya yansıtmasından geçiyor-
bu noktada, özellikle ev sahibinin yüzünü başka insanlarda görmesi de tesadüf diil: Baba figürü..

[Çok dağıldım -yine..]
Sevdiğim filmlerden Le Locataire..

*: Bu yazıyı Tool - Vicarious eşliğinde yazdım..

Read more

Rosemary's Baby


Polanski'nin Apartman Üçlemesi'nin ikinci filmi olan Rosemary's Baby, Ira Levin romanından uyarlama: Üçlemedeki diğer filmlerden farkıysa karakterin paranoyasının sebebi: Diğer iki filmde karakterlerin kendilerinden kaynaklanan bi "sorun.." varken, bu filmde baş karakter (ve bikaç kişi..) hariç, neredeyse tüm apartman sorunlu..

Hikayesi şu: Rosemary ve Guy, yeni evli bi çift, ve yeni bi eve taşınıyorlar: Adam oyuncu ve fakat şansı o kadar da ii diil: neysse,, Minnie ve Roman bu yeni çifte dadanıyorlar: Gayet zararsız görünen çift Rosemary ve Guy'ı yemeğe davet ediyorlar.. İsteksiz bi şekilde giden Guy, ertesi akşam yeniden gitmek istiyor komşularına.. Ve sonraki süreçte bişiiler olmaya başlıyor: Guy, seçmelerde alamadığı rolü, seçilen kişinin sakatlanması dolayısıyla alabiliyor..

Rosemary hamile kalıyor, ve fakat aynı gece çok tuhaf bi kabus görüyor.. Satanist ayin esnasında Şeytan'la sevişiyor: Ertesi sabah uyandığında vücudunda çeşitli izler gördüğünde kocasına soruyor ve o da "sarhoştum, kendimi kaybettim.." gibisinden şeyler söylüyor.. Hamileliği boyunca gideceği doktoru Minnie ve Roman'ın tavsiyesiyle değiştiriyor Rosemary ve onların önerdiği doktora gidiyor: Sancısı oluyor Rosemary'nin, doktora göre bunlar normal: Pelvisi genişliyor zira: Minnie'nin her gün kendisine getirdiği karışımı içiyor filan.. Yakın dostlarından bi adam (imdb'ye bakmaya üşenmek..), ve partisine gelen arkadaşları Rosemary'ye bazı şeylerin "tuhaf.." gittiğini söylemesiyle Rosemary şüphelenmeye başlıyor: Ve fakat, o arkadaşıyla görüşeceği gün adam hastanelik oluyor ve yolda Minnie'yle karşılaşıyor Rosemary-
Minnie bu sahnede cidden fecii bi korku figürüne dönüşüyor..

Endişelenmeye başlayan ve parçaları birleştiren Rosemary, bi Şeytan klanı olduğunu fark ediyor, muhtemelen kocası da o klana katılmış vaziyette.. Çıkış yolu arayan Rosemary, ilk görüştüğü doktora gidiyor (randevu alması o kadar kolay olmuyor tabii..) ve aynı gece apar topar kocası ve Roman tarafından eve getiriliyor.. Ve çocuu doğuyor..

Çocuunu bi süre göremiyor Rosemary ve fakat bi akşam diğer daireye bağlanan odadan geçtiğinde klanı karşısında buluyor: Önceden sakladıkları sırrı, artık Rosemary'den saklamıyorlar..

Film/oyunculuklar hakkaten olağanüstü, Rosemary'nin tek başına/arada kalmışlığı/hissi seyirciyi de bi zaman sonra içine alıyor..
Filme iki türlü yaklaşmak mümkün tabii: Rosemary'nin tarafındayken, olanlar hakkaten katlanılmayacak kadar korkunç, kocası yalan söylüyor, dahası onu Şeytan'a sunuyor, tüm komşuları onu kontrol etmeye çalışıyorlar filan.. Bu sıkışmışlık hissini Mia Farrow gayet ii yansıtıyor..

Diğer açıdansa ergenliğinde vaktini bolca Okültizme ayıran bi kişi için filmin değeri bikaç kat daha artıyo haliyle :))
Read more

Polanski'nin Apartman Üçlemesi: #1 Repulsion


Polanski'nin Apartman Üçlemesi'nin ilk filmi Repulsion, her biri başyapıt düzeyinde olan üçlemedeki filmlerden biri, birisi.. Başrolünde Catherine Deneuve'ün oynadığı film, üçlemedeki diğer filmlerden senaryosunun uyarlama olmaması yönüyle ayrılıyor..

Hikayesiyse şu şekilde: Carole, ablasıyla birlikte yaşayan, kuaför salonunda manikür yaparak para kazanan biri, birisi: Ablasının evli bi adamla ilişkisi var, kendisiyse erkekler konusunda oldukça tutuk: Kendisinden hoşlanan adam onun peşinde deli divane olmasına rağmen Carole, ona karşı herhangi bi yakınlık duymuyor-
hatta adam onu öptüğünde eliyle dudağını siliyor filan..
Ablasının sevgilisinden de hoşlanmıyor Carole: Onun tıraş bıçağını kendi diş fırçasının yanına koymasından tiksiniyor, dahası tıraş takımını çöpe atıyor.. Ablası ve sevgilisi ~2 hafta sürecek bi tatile gidiyorlar ve biz de Carole'un yavaş yavaş kontrolünü kaybedişini izliyoruz: Hayaller görüyor Carole: Kendisine tecavüz eden adamlar, duvarda çatlaklar, kendisine uzanmak/dokunmak isteyen eller vs.. Ve iki kişiyi öldürüyor..

Bu hikayeyi, daha doğrusu Carole'un deliliğini geçmişinde yaşadığı travmaya bağlayabiliriz: Küçükken taciz/tecavüz edilen kızımız, büyüdüğünde erkeklerden nefret eder, dahası tiksinir.. Ve fakat -bence tabii, bu yorum, Carole'un durumunu açıklamaya tam olarak yetmiyor.. O yüzden tecavüz/tacize uğramayı dışa bırakarak, Carole'un sorunun annesiyle olduğunu düşünüyorum: Annesine saplanıp kalmış bi karekter Carole..

Margaret Mahler'in anneyle ayrılma-bireyleşmeyle ilgili söylediklerinin üzerine James F. Masterson'ın söylediklerini eklediğimizde Carole'un durumunu anlamak kolaylaşabilir..
Mahler'in ayrılmayla ilgili özellikle ikinci ve üçüncü evrelerini kısaca şeyediym-
ilki zaten neredeyse geçerliliğini yitirmiş durumda..

Çocuun doğumdan bikaç hafta sonra çevresini (özellikle de annesini..) tanımaya başladığından bahseden Mahler, bu evredeki çocuun kendisini annesinden "farklı.." olarak değerlendirmekte güçlük çektiğini, dahası kendisi ve annesini (tümgüçlü..) tek bi birimmiş gibi algıladığını belirtir..
Üçüncü evre, farklılaşma: Çocuk, bu durumda annesiyle kendisinin farklı olduğunu anlamaya başlar ve fakat bu da çocukta yabancı korkusunun oluşmasına sebep olur-
Carole'un durumu da "tam.." olarak bu..

James F. Masterson, ayrılma evresini sınır durumların kaynağı olarak görür, üzerine de terk depresyonu sosunu döker: Bu evredeki çocuun çeşitli duygulara (depresyon, öfke, edilgenlik, suçluluk, boşluk..), savunmalarla (yapışma, inkar, bireyleşme uyaranlarından kaçınma..) cevap verirken, bunlar nevrotik, obsesif-kompülsif, fobik ya da şizoid özellikler gösterebilirler der..

Masterson, bazı sınır vakaların (sadece bpd'yi kastetmiyorum tabii..), inisiyatif kullanmaya bireyleşmeye ya da terk edilmeye zorlanmadıklarında yeterli işleve sahip olduklarını, çünkü uyum gösterdikleri yaşamın onları özgün travmalarından koruduğunu belirtir.. Başlangıçta gayet "normal.." bi profil çizen Carole'un ablasının "terk.."iyle, psikozun "sınır.."ına gelmesi bu açıdan bakıldığında gayet "beklenen.." bi durum oluyor..

Filmdeki erkeklerden ikisini cezalandırıyor Carole, sevgilisi olmaya çalışan çocukla, taciz eden ev sahibini.. Ve günler geçtikçe çürüyen tavşanın başını kesiyor: Simgesel olarak hadım ettiği kişi kim peki?? Babası, ablasının sevgilisi-
"tüm erkekler.." bence gereğinden fazla yorum olur: Çünkü Carole (annesi/ablasıyla..) bütünlüğünü bozma potansiyeli taşıyanlara karşı saldırgan bi turum takınıyor-
bu bağlamda duvardaki çatlaklar da "ayrılmayı.." simgeliyor bence..

Filmde sürekli damlayan musluk, filme müthiş katkı sağlıyor, Catherine Deneuve de olağanüstü..

Read more

Secretary

Mary Gaitskill'in hikayesinden uyarlanıp filme çekilen Secretary, s&m kültürünü romantik-komediye taşıyor.. Ya da, "romantik-komedide işlenmedik bi bu kaldı.." şeklindeki yaklaşım sonucunda s&m'i bünyesine dahil ediyor: Secretary, her ne kadar işin "komedi.." kısmını dışarıda bırak/ıyor gibi yap../sa da, basbayağı romantik-komedi şablonu doğrultusunda ilerleyen bi film-
"bağımsız.." olması hiçbişiiyi değiştirmiyor..

Biraz daha açalım: Bu filmde, her ne kadar s&m bi ilişkiyi "gözetlesek.." de (bu "sapıklık.." olayına bi ara gircem..), filmimiz karakterlerini çok da incelikli bi şekilde ele almıyor: Lee, gayet mazoşist, 7. sınıftan beri kendisini kesmekten, ya da çeşitli yöntemlerle kendine acı çektirmekten hoşnut: Hatta annesi, evdeki bıçakları dolaba kaldırıp, üzerine de kilit takabiliyor, dahası Lee tedai de oluyor uzun bi dönem: Ve fakat, mazoşizm bünyeden öyle kolay uzaklaşmıyor.. Tam bu noktada devreye yeni bi iş ve sadist bi patron giriyor: Lee, Peter'la olan ilişkisine devam ederken, yeni patronundan da bariz şekilde etkileniyor.. Patronu başlarda onu sert bi dille eleştirir ve Lee'nin kıyafetlerini, burnunu çekmesini vs..sini düzeltmeye yardımcı olur ve Lee de "köle.." olduğu için bundan hoşlanırken, hatta kendini kesmekten dahi grotesk bi şekilde (kendi mazoşizm malzemelerini ırmağa atmak..) vazgeçerken, bi gün patronunun poposuna attığı şaplaklarla "ilişki.."ye başlıyor..

Fakat, bi gün her şey tersine dönüyor, patronu Lee'yi kendinden uzaklaştırmaya çalışıyor-
doğru tahmin: Eet, ondan hoşlanmaya başlıyor.. Bununla çeşitli şekillerde başa çıkmaya, bu durumu değiştirip eski haline döndürmeye çalışan Lee, her defasında geri püskürtülüyor, dahası kovuluyor-
ki, buna da, climax öncesi ayrılığı diyebiliriz..

Lee, Peter'ın evlenme teklifini kabul ediyor, gelinlik provasında Edward'a koşuyor, onu sevdiğini 3 günlük bi itaat gösterisiyle ispatlıyor ve mutlu son..

Aslında filme gayet yakınlık kurabilecek, dahası aramızdaki konjugasyonun keyfini çıkarabilecek, hatta filmi bağrına basabilecek bi insanken, nasıl oluyor da, bu filmi sevemiyorum diye düşündüğümde (eet, bunu çok kereler yaptım..), karşımda "eet, bu bi Amerikan estetiği ürünü ve izleyeceklerin de, işin "öz.."üne diil de, ambalajına odaklanıyor.."dan daha ikna edici bi cevap bulamadım-
yoksa, hakkaten, bu filmin sonuna doğru herkeslerin neden ofisi ziyaret ettiğini, dahası haber bültenleri kısmının ne kadar "gerekli.." olduğunu açıklamamız gerekiyor: Ya da, "sadist.." karakter yaratıcaz diye, adamı sadece spor yaparken ya da çiçeklerine bakarken göstermenin bi anlamı olmalı-
eet, karşımızdaki "sadist.." karakterimiz, fecii derecede karikatürize edilmiş, tek boyutlu bişii.. İnandırıcı bulup bulmamak size kalmış ve fakat, hiçbi şekilde inandırıcı bulamadım ben-
"dünydaki en yalnız adam.." kısmına hiç girmedim, dikkat ettiysen, eheh..

Lee'yse, görece daha derin bi karakter ve filmi hakkaten ii oyunuyla Maggie Gyllenhaal sırtlıyor.. Ve fakat, Secretary "yaramaz.." ofis hikayelerinden öte bi derinliğe sahip diil/olamıyor..

Read more

The Rocky Horror Picture Show


Hakkaten olağanüstü bi film Rocky Horror.. Bu yazıda da ne yazacağımı bilemiyorum açıkçası, kült külliyatının en nadide parçalarından biri, birisi hakkında yazılmayan bişii kalmamış olması muhtemel.. Kısa bi özet geçiym, sonrasında da hissettirdiklerini şey ediym..

Richard O'Brien'ın müzikalinden uyarlanan film, bi düğünle açılıyor, düğüne katılan Janet, gelinin çiçeğini kapıyor ve Brad kendisine nişanlanmayı teklif ediyor ve çiftimiz nişanlanıyor.. Bu mutlu haberi vermek için Dr Scott'ın evine doğru yola çıkıyorlar ve fakat fırtınaya yakalanıp, yolda kalıyorlar.. Arabaları bozulmadan önce gördükleri şatoya gidip, yardım istemeyi düşünüyorlar ve şatoya gittiklerinde Riff Raff onlara kapıyı açıyor.. Korkan çiftimizi Time Warp dansıyla karşılıyor şato sakinleri-
ki, süfer bişii kendisi: Herkesler gibi ben de yapıyorum, eet..

Bu dans sırasında Janet, 2 kez filan bayılıyor.. Ve filmin asıl yıldızı Frank-N-Furter sahneye çıkıyor.. Uzaylı bi travesti olan Frank, kendine bi erkek yaratmak için Eddie'nin beyninin yarısını aldığı için Eddie'yi dondurucuda tutuyor.. Ve bi şarkılığına dondurucudan çıkan Eddie'yi Frank öldürüyor, ardından Frank ve Rocky Horror evleniyor.. Aynı gece Frank, hem Janet, hem de Brad'le yatıyor.. Frank, Rocky'yi de "tutsak.." ettiği için Rocky Horror kaçıyor ve Janet'le yatıyor.. Dr Scott'sa Eddie'nin akrabası olduğu ve ondan haber alamadığı (sonradan öğreniyoruz ki, aslında aldığı..) için şatoya geliyor.. Ve olaylar gelişmeye devam ediyor filan..

Filmin en güzel yanı, tabii ki Frank-N-Furter rolündeki Tim Curry: "Mükemmel.." kelimesinin bile tam karşılayamadığı bu performans filme çok şey katıyor.. Göndermelerin daha açılış jeneriğinden başlayıp, film boyunca sürmesi de süfer tabii ki.. Sonra şarkılar: Ve tabii ki filmin görsel yapısı/campin doğası da olağanüstü..

Filmin benim en çok hoşuma giden yanı, cinsellik konusundaki tavrı.. Eşcinselliği ya da travestiliği öne çıkarması filan diil kastettiğim, filmin sonlarına doğru havuzdaki sahnede yatıyor bahsettiğim tavır..

Bi de, artık onlarca kez izlendikten sonra çekim hatalarını da bulmak mümkün oluyor: Frank'in Rocky Horror'ı "canlandırmadan.." önce eline geçirdiği eldivenlere dikkat..

Bi benzeri daha olmayan bu "tür çorbası.." film, en eğlenceli/k filmlerden: Şemsiyelerinizi unutmayın..

*: Bu yazıyı, filmdeki en sevdiğim şarkılardan biri, birisi olan "Touch-a Touch-a Touch Me.." eşliğinde yazdım: "I wanna be dirty.."
Read more

Desperate Living


John Waters'ın '77 yapımı filmi Desperate Living, Punk Story olarak da biliniyor; Waters'ın favori filmlerimden biri, birisi ve "kutlama.."lar için süfer bi seçim-
bu hafta '09'u kaparken, aklıma geldi: Son gün de Rocky Horror Picture Show'u yazıcam :))

neysse,, film: Yemek olarak farenin servis edilmesiyle açılıyor film ve jenerik akıyor.. Sonrasında müthiş bi karakter olan Peggy'yle tanışıyoruz: Fecii derecede nevrotik/paranoyak olan Peggy, zaman zaman ataklar geçiriyor, misal, olaylar dizisi beyzbol (böyle de Türkçeleştirme çabası..) oynayan çocukların topunun odasının camını kırmasıyla başlıyor, bunu kendine yönelik bi suikast olarak algılayan Peggy söyleniyor, sonrasında yanlış numarayı arayan kişiye bi güzel haddini bildiriyor ve kendisine iğne yapmak isteyen kocasını "beni öldürüyor.." diyerek, Grizelda'nın yardımıyla öldürüyor ve kaçıyorlar..

Grizelda ve Peggy, sonrasında polisle karşılaşıyorlar ve tutuklanmamak için onun tacizlerine ses çıkarmıyorlar ve -yine, polisin tavsiyesine uyarak Mortville'e doğru yola koyuluyorlar.. Mortville, bi distopya profili çiziyor: Grizelda ve Peggy, ya da Mole gibi kanun kaçakları kadar, nüdistlerin de olduğu, genel olaraksa "ayak takımı.."nın yaşadığı bi yer.. Ve oranın faşist kraliçesi de Queen Carlotta-
ki, John Waters külliyatı her ne kadar Divine'ı disko kraliçesine dönüştürse de, benim favorim hep Edith Massey olageldi, ki bu rolü de kendisi canlandırıyor..
Kendisinin kızı var Coo-Coo, ki, Coo-Coo (filmdeki isimler cidden olağanüstü fonetik açıdan, eet..) nüdistlerden bi çöpçüyle ilişki yaşıyor-
"seni düşünerek 14 kez mastürbasyon yaptım..", "her sümüklü mendil, ayrıldıktan sonra ne kadar ağlayacağımızı düşündürüyor.." gibi muhteşem aşk sözcükleri var ikilinin..
Tabii ki Carlotta bu ilişkiye izin vermiyor-
ki, Coo-Coo Pamuk Prenses parodisi..

Bu arada, Peggy ve Grizelda da aşk yaşamaya başlıyorlar, daha doğrusu Peggy'nin içindeki lezbiyen uyanıyor.. Kraliçe, sırf halka eziyet olması için Backward günü ilan ediyor ve herkesler geri geri yürüyüp, kıyafetlerini ters giyiyor.. Mole'sa piyango ikramiyesini almak için Baltimore'a gidiyor ve orada cinsiyetini değiştiriyor.. Coo-Coo'nun sevgilisi kraliçenin adamları tarafından öldürülüyor ve Peggy, Coo-Coo'nun onun evinde saklandığını askerlere söylüyor ve Peggy ve Coo-Coo, kraliçenin huzuruna çıkarılıyor.. Coo-Coo gang-bangle ve vücuduna kuduz mikrobu enjekte edilerek cezalandırılırken, Peggy kraliçenin sağ kolu oluyor..

Bundan sonra, lezbiyen tayfamız, sarayı basıyor ve faşist yönetime son verip, Carlotta'yı ziyafet yemeği olarak hazırlayıp, yiyorlar-
ki, cidden şahane bi final-
"eö, film sistemi eleştiriyor tabii.."ye girmeyi filan düşünmüyorum, ahah..

Filmin esprileri olağanüstü, göndermeleri de: Ki, kötü kraliçe-ii kız hikayesi, ya da Peggy'nin dönek olması filan, tanıdık temalar.. Onun dışında Mole'un sevdiği kadın için cinsiyet değiştirmesi, o bundan hoşlanmayınca penisini kesmesi de hoş bi güzellik.. Ayrıca Carlotta'nın askerleriyle olan "bizarre.." deneyimleri ya da, Muffy'nin (genel olarak herkeslerin..) nemfoman hali, lezbiyen bardaki göğüsler için glory hole bölmesi de hoş düşünülmüş ayrıntılar.. Oyunculuklar tabii ki abartılı, ve fakat filmin içinde sırıtmıyorlar, Carlotta'ya hastayım o ayrı da, Peggy rolünde Mink Stole (ki, Waters'ın fetiş oyuncularından..) cidden süfer..

Çok seviyorum bu filmi ben.. Öyle işte..
Read more

9


[Helsinki hatırası..]

Klişelerle örülü senaryosuna rağmen, bu filmi çok sevdim, haklı sebeplerim var:
Bi kere görsel açıdan muhteşem, o bebekler hele, yiyesi geliyo insanın..
Tek bi anında bile sıkmıyo, bitince "ohaa, ne çabuk bitti.." hissiyatı gelip her yerinizden yakalıyor..
Edward Scissorhands'e saygı duruşunda bulunuyo-
ki, bu bile tek başına yetiyo zaten kimi bünyeler için..

Hikayesi şu: İnsan-makine savaşını makinelerin kazandığı bi dünyaya gözlerini açıyo 9: Onu (diğer 8 bebeği..) yapan bilim insanıysa ölüyor diğer tüm insanlarla birlikte.. Dışarı çıkan 9, 2'yla karşılaşıyor ve fakat bi makine onlara saldırıyor ve 9'ın yanına aldığı "tılsım.."ı onlardan çalıp uzaktaki fabrikaya götürüyor.. Yaralanan 9 gözlerini -yeniden, açtığında diğer bebeklerle karşılaşıyor ve fakat bu ekibin lideri 1, sadece kendilerini korumalarını düşündüğünden 2'nun kurtarılmasına onay vermiyor.. "Aksiyon adamı.." 9, tabii ki boş durmuyor ve yanına 5'ı alarak fabrikaya gidiyorlar.. Burada makineyle savaşırken 7 yardımlarına geliyor.. "Oh, kurtuldular.." derken 9, saçmalayıp tılsımı ana makineye yerleştiriyor ve işler çığrından çıkıyor.. 2'nun ruhunu "emen.." makine çalışmaya ve kendi makine-ordusunu hazırlamaya başlıyor..

Bu sırada olaylar hakkında biz de onlarla birlikte bilgi sahibi oluyoruz: Bi bilim insanı (bebekleri de yapan kendisi bu arada..), insanlığa hizmet adına bi makine geliştiriyor ve fakat makine kontrolden çıkıp, insanlığa savaş açıyor.. 9 ve ekibin -yeni, görevi bu makineyi durdurmak oluyo haliyle-
"ahah, koca insan ırkı yok edemedi de, geriye kalan 8 bebek mi yok edecek bu makineyi??" diye sormak da mümkün tabii..

neysse,, gözcü gibi çalışan bi makine-kuş saldırıyor ilk önce, güvenli sığınaklarının yanışını izleyerek kurtuluyorlar bundan, kütüphaneye sığınıyorlar ve burada şahane ikizlerle karşılaşıyoruz.. Bu sırada makine de boş durmuyo, yeni bi makine-örümcek-yılan geliştiriyo ve 8 ile 7'ı tutsak alıp fabrikaya gidiyo..

Fabrikaya arkadaşlarını kurtarmaya giden ekipten 9, tek başına içeri giriyo ve sadece 7'ı kurtarıyor, makine 8'in ruhunu emiyor.. Oradan kaçarken diğer bebekler de fabrikayı yok edebiliyorlar-
eet, başarabiliyorlar..

Kutlamalar yapılırken makine yeniden onlara saldırıyo ve 5'ın da ruhunu emiyor.. Sonrasında 9, makinenin nasıl yok edileceğini öğrenmek için dünyaya gözlerini açtığı yere gidiyor ve olayın içyüzünü öğreniyor: Bilim insanımız, meğer tehlikenin farkındaymış: Makine kendi zihninin eseri olduğundan, devlet makineyi kullanmak istediğinde kendisini geliştireni korumak için insanlara savaş açmış.. Bunu önlemek içinse bilim insanı bu bebekleri geliştirmeye başlamış ve her biri, birisine kendi ruhunu "üflemiş.."-
filmin kendi "yaradılış.." efsanesini oluşturması hoş bi ayrıntı..

Makineyle son kez karşı karşıya geldiklerinde 1, kendinden beklenmeyecek (gibi görünen ve fakat filmin başından beri tahmin edilebilen..) "son an.."da kararını değiştirip, makinenin 9 yerine kendisinin ruhunu emmesi için öne atılıyor.. Tılsımı makineden söken 9, dünyayı kurtarıyor..

Sonrasında bi ritüelle diğerlerinin ruhlarının özgür kalışını ve yağan yağmuru izliyoruz..

Film, gayet aksiyon filmi formatında işliyor: Ve fakat animasyon olmasının nimetlerinden faydalanıp, kendini izletiyor-
en azından 7'la 9 arasında aşk filizlenmiyor-
bunca klişenin ortasında bi de buna dayanamazdım herhalde.. Filmde 1 karakteri üzerinden işlenen "otorite.." problemiyse, en azından havada kalmayışıyla işlevini yerine getiriyor.. Paranoyak insanlığın makineleri yasıtmalı kötü algılayışıyla işlenmekten eprimiş bi konu ve fakat hala keyif veriyor, kabul edelim..

Edward Scissorhands olayı: Filmde Edward'ın mucidi ona ellerini takamadan ölüyordu hatırlarsanız.. Bu filmde de, bilim insanımız 9'a ruhunu verdikten sonra ölüyor, ve fakat 9'ın sesi yok: İkisi de "eksik.." geliyor dünyaya.. Ve fakat, ikisi farklı noktalara savruluyorlar: 9 mutlu sona ulaşırken, Edward, eksik kalmaya devam ediyor-
ona da Tim Burton/Shane Acker farkı diyelim..
Bu gönderme beni öylesine etkiledi ki, filme fecii bağlandım.. Müthiş bişii..
Read more

Honogurai Mizu No Soko Kara


Hakkaten süfer ötesi film Honogurai Mizu No Soko Kara..

Filme korku ya da gerilim muamelesi yapmak, yapılacak en büyük hatalardan biri, birisi, zira karşımızdaki bildiğin dram, sadece bunu farklı bi şekilde anlatıyor.. Biçok anne-kız hikayesi izliyoruz filmde.. Ikuko ve Yoshimi dışında, Yoshimi'nin küçüklüğünü ve hayaletimizin de ilişkisi var.. Hayalet imgesi, Yoshimi'nin annesiyle, Ikuko'nun annesi (Yoshimi'nin şimdiki hali..) arasında köprü görevi görüyor..

Hikayeyi şöyle bi toparlayayım: Yoshimi'nin anne-babası boşanmış, ana okuluna giderken okul çıkışında annesi onu almaya hep geç kalıyor, diğer tüm çocuklar anneleriyle birlikte eve giderken, Yoshimi saatlerce annesini (bazen de annesi gelemediği için babasını..) bekliyor-
bu kısımları flashbackle izleyebiliyoruz..

Büyüyen Yoshimi, bi yayınevinde redaktör olarak işe başlıyor ve fakat düzelttiği metinler genellikle sadistik içerikli olduğu için psikolojik yardım alıyor bi süre, evlenip çocuk yapınca işini bırakıyor ve bi kızları oluyor.. Ikuko ana okuluna başlayacak yaştayken Yoshimi ve eşi boşanıyorlar, ve Ikuko'nun kimde kalacağına karar vermek için kurulla görüşme yapıyorlar filan-
eşi bu süre zarfında oldukça çirkin yöntemlerle velayeti alma çabalarına girişiyor..

Yoshimi, henüz kesin karar verilmese de, Ikuko'yla birlikte yeni bi eve taşınıyor.. Ve fakat evin tavanından, asansöründen filan sular damlamaya başlıyor-
bu noktada hayalet devreye giriyor: Yine ana okuluna giden bi kızımız var ve onu da almak için anne-babası çok geç geliyor.. Böyle bi günde evin çatısına çıkıyor ve su deposuna düşen çantasını almak için eğildiğinde suya gömülüyor-
filmin izleyeni korkutan sahneleri, hayaletimizin "kurtarın beni.." işaretleri aslında..

Ve olaylar Yoshimi'nin kontrolünden çıkmaya başlıyor, zira hayalet Ikuko'nun yaşamını tehdit eder hale geliyor.. Parçaları birleştiren Yoshimi, kendisini okuldan geç alan annesi gibi davranmıyor: Kızını kurtarmak için kendisini feda ediyor-
ki, asansörde "ben annenim.." demesi, Ikuko'nun annesine seslenmesi, asansörün 7. kata çıkması ve Ikuko'nun ağlaması, Ikuko'nun merdivenlerden koşması, yere oturması, asansörün kapısının açılması ve suların Ikuko'nun üzerine akması ve "anne.." diye seslenmesi sahneleri beni her izlediğimde ağlatıyor-
festivalde rezil olduğumu hissetmiştim.. Sonraki izleyişlerimde doya doya ağlayabildim..
Hastasıyım, ötesi yok..
Read more

Gurotesuku


İzlediğim en kötü filmler listesine rahatlıkla girebilecek düzeyde "kötü.." bi film Gurotesuku.. Gerçi daha fragmanından nasıl bişiiyle karşılacağımı bilmeme rağmen filmi izledim, ve hakkaten filmden nefret ettim, hangisini saysam bilmiyorum ki: Öncelikle işkence sahneleri cidden fecii, arada derede bi haldeki bu sahnelerde, ne işkence sahneleri olduğu gibi gösteriliyor ne de eylemi göstermese bile göstermiş kadar etkileyici olabiliyor.. Bazı sahnelerde işkence gösterilirken, diğer bi sahnede sadece çocuun/kızın yüzüne odaklanıyor filan, bu tercihi kötü-
filmin her zevke/mideye hitap etmediği bi gerçek ve fakat "o kadar.." da zorlayıcı bi film diil Gurotesuku, ya da ben bu tür sahnelere gayet teşne olduğum için bana öyle geldi-
bu ikincisi daha makul, eet..

neysse,, kısa bi özet: Annesi fahişe olan bi sapığımız var, hayatı boyunca ne kız arkadaşı, ne de arkadaşı olduğu için bu tür "oyunlar.." oynamaktan hoşnut.. Henüz ilk buluşmasını tamamlayıp, eve dönen bi çifti bayıltıp, işkencehanesine getiriyor, ilk yaptığı çocuun mide ve boğazını deşmek oluyor.. Sonrasında çifte "kuralları.." hatırlatıyor, hayatta kalma azimlerini gösterirlerse, onları bırakacak.. Kıza mastürbasyon yapıp bunu çocuua izletiyor, sonra erkeğe.. Çocuun gözünü çıkarıyo, baş parmakları hariç, ellerindeki 8 parmağı kesip, diğerinin boynuna asıyo filan-
kız ses çıkardığı için göğüs uçlarından da oluyo tabii..
Sonra çocuun taşaklarına çivi çakıyo, penisini kesiyo.. Bu kesme anı onu tatmin ettiği için, çifti serbest bırakacağını söylüyo ve onları tedavi ediyo.. Ve fakat, kuralları o belirlediği için, çift görece düzeldikten sonra kendilerini yeniden orada buluyorlar ve adam, çocua son bi test yapıyo, bu kısmı anlatmayayım, filmin büyüsü kaçmasın -izlemeyenler için, ve fakat hakkaten ohaa dedirtiyor-
bu "ohaa.."yı, çocuun oyunculuğu, durumun mide bulandırıcılığı filan diil, tüm o mizansenin saçmalığı dedirtiyor..

Ve ikisi yeni bi twistle daha karşılaşınca umutları tükeniyo ve çocuk ölüyo.. Kız da adam hakkındaki gerçekleri (ki, saçmalık diz boyunu çoktan aşmış bi durumda bu noktada..) açıklıyo filan.. Tabii, film müthiş "yaratıcı.." olduğu için, sonunu circle kurguyla başına başladığında, bi de bu noktada "bi siktir git.." diyosunuz..

Film, cidden felaket bişii, korkutmuyor, beden terörü sahneleri çok da ii diil-
bunda eylemlerin çoğunun erkeğe yapılıyor olmasının üzerimdeki etkisini de araştırmam lazım bi ara, daha doğrusu filme kadınlarla, erkeklerin vereceği tepkiler farklı olabilir.. Sonuçta taşaklara çivi çakılma ya da penis kesilmesi bi erkeğin "yani.." deyip geçebileceği şeyler olmasa gerek, dicem ve fakat göğüs ucu kesme sahnesi de o kadar "ayh.." dedirtmiyo yani.. neysse,,

*: "Aşk.." filmi olarak değerlendirmemiz de bişiiyleri değiştirme potansiyeli oldukça düşük, "fedakar erkek.." ve sevgilisi için ölmeyen kız temasını çekip uzatmak da mümkün tabii, de bunun çıkacağı yerle ilgilenmiyorum..

Genel dağıtıma çıkamadığı için benim gibi manyaklar sayesinde bikaç bin kişiye ulaşabilecek bi film Gurotesuku, adının hakkını bile verememesine değinmedim bile..
Read more

Avatar


Sinemanın geldiği son noktayı görmek için gittik Avatar'a, ki, kendisi de bu açıdan beklentimizi boşa çıkarmadı, büyülenmiş gibi dalıp gittik Pandora'nın evrenine..

Filmin hikayesi bilindik Amerikan aksiyonu, 2154 yılında geçiyor, bi kahramanımız var ve savaşıyor kötülerle.. Ve öylesine klişe cümleler/kişiler var ki ("akşam yemeğimi evde yemek istiyorum.."/başlangıçta Jake'ten hoşlanmayan bilim insanının sonradan onun tarfına geçmesi/savaş öncesi gaza getirme konuşması vs.. gibi..) insan "daha derin bi hikayesi olsa nasıl olurdu acaba??" diye düşünmeden edemiyor..

Aslında ben filmden çok hoşlanmadım, kağıt üzerinde korkunç duran hikayeyi 2 boyutlu bi sinemada izleseydim, muhtemelen "bu ne lan??" deyip filmi bikaç hafta sonra unuturdum, zira "yeni.." bişii yok.. Ve fakat, olay 3. boyutta akılları baştan alır bi hale geliyor: 3 boyutlu filmlerin korkunç olsalar bile, çok da alışık olmadığımız bi deneyim olmaları sebebiyle, kendilerini izlettikleri bi gerçek.. Avatar, işte tam bu noktada maharetlerini gösteriyor, çünkü kendi klişelerini oluşturmuş 3 boyutu filmlerin uyguladıkları kolaycılık tuzağına düşmüyor, seyirciye "numara.." çekmiyor.. Ki, eğer Avatar bunları yapsaydı, bu enstantaneler ileride onu komik duruma düşürürdü (bu noktada tüm 3d filmleri anabiliriz..) Avatar, elindeki görsel materyali sadece bi-iki yerde (Jake'in, Pandora'daki ilk günündeki hayvan saldırılarında..) seyircinin "gözüne sokuyor.."

Dahası, filmin ikinci yarısından sonraki tonu ve finali de oldukça ii, zira kazanan Amerika olmuyor.. Amerika'nın enerji politikaları metaforu çok kaba bi şekilde işlense de, filmin ütopyası, seyircinin kalbini çalmayı başarıyor..

Dedikten sonra, bi hafta önce sanırım, Avatar'ın Hollywood adına çok şeyi temsil ettiğini söylemiştim.. Görece düşük (hatta Hollywood'a göre çok çok düşük..) filmlerin gişeden fecii paralar kaldırdıkları ortamda, böylesi devasa bi film çok az kar ederse, Hollywood'a psikolojik etkisi oldukça yıkıcı olabilirdi.. Bunun için endişelenmeye "artık.." gerek yok, zira ikinci bi Titanic olmasa da, filmin Cameron'ın yüzünü güldüreceği açık.. Genel dağıtıma çıkmadan gala gösterimiyle Golden Globe'a aday olması da "prestij sağlayıcı kurumlar.."ın filme verdiği desteği gösteriyor.. Ancak film kötü olsaydı, yakın gelecekte büyük bütçeli film izlemek de hayale dönüşebilirdi, ahah..

Teknik açıdan üst düzey olmasına rağmen, sığ senaryosunun handikaba dönüşmesine izin vermiyor Avatar, çünkü kendisi de, hikayenin sadece bi basamak olduğunu biliyor.. Bize düşense, filmin uzattığı bağ kurma şeysini, kendi kuyruğumuzdakiyle kaynaştırmak..

Filmin en güzel sahneleriyse bence şunlardı: Yerli halkın yaşadığı ağacın yıkıldıktan sonraki ayin töreni, Grace'in ölüm sahnesinde tüm halkın Eywa'yla bağ kurması.. Neytiri ve Jake arasındaki ilişki de gayet iiydi.. Bi de, Neytiri'nin annesine hasta oldum, öyle böyle diil..
Read more

24 Hour Party People


Filmi izlerken inanılmaz bi keyif aldığımı söyleyemem, Joy Divisio/New Order ve tabii ki İngiliz mizahının devreye girdiği anlarda filmle olan yakınlığımın arttığını ve fakat Happy Mondays bölümünde filmden uzaklaştığımı itiraf ediym..

Filmin açılış sahnesinde Tony Wilson, aslında tüm filmi özetliyor: Ikarus.. Güneş'e kanatları eridiği için ulaşamadan ölen kahraman.. Eet, kendisi bi Ikarus, Manchesterlı, ki şehir de bi dönem müzik piyasasının kalbi olmuş-
aslında şehirlerin -dönemsel de olsa, bu şekilde kimliklerinin olması müthiş bişii: Nasıl ki herkesler bi dönem Seattle'a gitmek için kendini yırttıysa, Manchester da o zamanlar öyleymiş: Türkiye'de bu kimliğe sadece Bursa'nın bi dönem sahip olması, da incelenmeyi hak ediyor aslında, neysse,,

Dediğim gibi, filmdeki gruplarla öyle aşırı bi alakam olmasa da, film görece kendini kopmadan izletebiliyor, Joy Division bölümü tabii ki çok daha ii, özellikle de She's Lost Control'un kayıt ve ilk dinlendiği anları müthiş..

Tony Wilson'ın hala tvdeki işine devam ettiğini belirten ithaf yazısı ve filmdeki tüm o müzikal içeriğin arasında, kendisinin tv işine dair sahneler de oldukça yarıcıydı, ahah.. Tatminkar bi film.. En azından Manchester ruhunu müthiş yansıtıyor.. Konu ettiği grupları seviyorsanız, alacağınız zevk de o oranda artar, bense İngiliz mizahının Steve Coogan'ın şahane oyununun tadını çıkarmayı ve yeğleyen taraftayım daha çok..
Read more

Sid And Nancy


Sid Vicious ve Nancy Spungen arasındaki ilişkiyi merkezine alan Sid and Nancy, aslında tam bi biyografi olarak değerlendirelemeyecek bi film, ne Velvet Goldmine kadar fantezik, ne de (yarın yazacağım..) 24 Hour Party People kadar gerçek.. İkisinin arasında -görece, dengeli bi tonda ilerliyor-
sadece bi-iki yerde abartıya (daha doğrusu çarpıtmaya..) kadar gidebilen anlar var..
neysse,, film, Sex Pistols konusuna çok da eğilmiyor, ki zaten adı da eğilmeyeceğini bi bakıma haber veriyor..

Grup elemanları ve şirket yöneticilerinin (dahası tüm İngiltere'nin, ahah..) Nancy'yle Sid daha çıkmaya başlamadan önce Nancy'ye karşı olan önyargıları, Nancy'nin Amerika turnesinden dışlanmasına kadar uzayabiliyor misal, ki, bu tür "grubun beynini ele geçiren kadın.." imgesi aslında biraz tartışılabilir gibime geliyor: John Lennon, Sid, Kurt Cobain (hatta Dave Lombardo'nun Slayer'ı terk edişi..) vakalarında neredeyse tüm herkeslerin adamların birlikte oldukları kadınları suçlamaları da bana biraz, sözkonusu erkek starı "kurban.." konumuna inditgemenin rahatlatıcı bi etkisi olduğunu da düşündürüyor: Ki, aslında Nancy'nin bi bunalım anında söylediği "sen en azından bişii oldun, bense hiçbişii olamadım.." minvalli cümlesi, "hep isteyen açgözlü kadın.." imgesini -yeniden, canlandırıyor, eet, Nancy bişii olamadı ve fakat, Courtney ya da Yoko'nun "adamları.." olmadan da kimlik sahibi olduklarını da düşünmek gerekiyor.. Dahası, bu adamları, kadınlarının etkisinde kaldıkları, dahası yönlendirildikleri düşüncesinin de incelenmesi gerekiyor-
yanisi: bu adamların kendi karar alma mekanizmaları işlemiyor mu?? Aslında işliyor, da, böylesi işimize daha çok geliyor diyelim.. Zira, böyle düşünmek, bu adamların zihnimizde ideal olarak yaşamlarını sürdürmelerine yardım ediyor..

Aslında filmi izlediğimizde, biz de, filmdeki herkesler gibi Nancy'den nefret ediyoruz: İşte tam bu noktada, filmin Sid'e ilk uyuşturucuyu temin edenin Nancy olduğunu söylemesi bunu kolaylaştırıyor, zira, diğer yanda şu soru var: "Nancy olmasaydı bu çocuk kendini böyle mahvetmezdi, di mi??"
Ve fakat, Sid, uyuşturucuyla çok daha önce annesinin etkisiyle başlamıştı.. Dahası (filmde bununla ilgili sadece bikaç replik ve bi sahne var..), uyuşturucudan kurtulmak için üçüncü rehabilitesi sonrasında ona ilk uyuşturucusunu veren -yine, annesi misal.. Filmin bu kasıtlı tercihi, oldukça can sıkıcı hakkaten..

neysse,, ikili Chelsea Otel'de birbirini tüketirken, son kavgalarını ediyorlar.. Ve Nancy ölüyor..
Sid tutuklanıyor ve biraz yattıktan sonra kefaletle serbest kalıyor-
ki, bu kefalet gecikmesi onun Nancy'nin cenaze törenini kaçırmasına sebep oluyor (gerçekte..) Filmdeyse, pizza yemeye gidiyor..

Filmin etkileyicilik dozu oldukça yüksek olsa da, uyuşturucu konusunda affedilmeyecek bi hata yaptığı için, biraz eksik (yanlı??) hissi veriyor.. Nancy'nin 17 yaşında şizofren tanısı aldığını ve, (biraz da bu yüzden..) tamamen duyarsız biri, birisi olduğunu belirtseydi film, en azından ondan daha az kişinin nefret etmesini sağlayabilir, dahası neden groupieliği seçtiğini de anlayabilirlerdi-
"şöhret.." olduğunu düşünüyorsanız, kendisinin 13 yaşında uyuşturucuya başladığını da hesaba katın derim..

Sid rolünde Gary Oldman, olağanüstüyken, Chloe Webb'in biraz (zaman zaman oldukça..) abartıya kaçtığını belirtmek gerekiyor.. Dönem atmosferi olağanüstüyken, coverlanan şarkıların yeni halleri bi felaket.. Rüya sahneleri kısmen işlevsel olsalar da, finalde yönetmenin katharsis uğruna "böyle düşünmüştür herhalde Sid.." diye kasması da pek hoş diildi-
ki, benzer bi yaklaşımı Hunger'ın finalinde de görmek mümkün..

*: Nancy'yle ilgili daha ayrıntılı bilgiler için, annesinin yazdığı "And I Don't Want To Live This Life.." adlı otobiyografsine başvurabilirsiniz..
Read more

Velvet Goldmine


[Ya aslında bunu Todd Haynes filmografisinde ele alacaktım, ve fakat Hedwig And The Angry Inch akabinde Godard yerine bi-iki rock filmi yaziym oldum-
bu giriş bölümünü anneme ithaf ettim tabii..]

Todd Haynes'in I'm Not There..'i, aslında bu filmi izleyenler için çok da şaşırtıcı olmamıştı-
o filmin hayatımıza çok daha büyük bi katkısı oldu gerçi, neysse,,
Velvet Goldmine lafı açıldığında, İngiliz ve Amerikan aksanlarındaki farklı telfaffuzu dışında, filmin David Bowie'nin kariyerine Haynes bakışı olduğu sık sık yinelenir, Iggy Pop'la arasındaki ilişkiyi merkeze aldığı vs.. belirtilir..

Fakat, aynen I'm Not There..'de, hatta filmin açılışında dendiği gibi, bunlar hayal ürünü, kaldı ki, filmdeki gazetecinin de Haynes'in alter egosu (aslında kendisi..) olduğu açık.. Ama muhteşem bi fantezi, olağanüstü bi seyirlik..

Brain, ünlü oluyor (çok hızlı geçtim sanırım bubölümü..), tabii bu yol, biraz zorlu geçiyor, festivalde şarkı söylerken kendisi yuhalanıyor, aynıgece çıkan Curt'se yuhalanmasına rağmen, Brian ondan fecii şekilde etkileniyor-
bu noktada, Ewan McGregor'un, Iggy Pop'un sahne personasını taklit etmesine rağmen, ondan daha etkileyici bi iş çıkardığını eklemek gerekiyo..
Brian, çalıştığı menajerinin, diğer "güçlü.." menajere yenilgisinden sonra, şöhret basamaklarını hızlı bi şekilde tırmanmaya başlıyo, bu süreçte eşi de kendisine oldukça destek olmakta, Jack'ten çaldığı broşun da etkisini yadsımıyoruz tabii-
ki, filme eklenen bu küçük imge, öylesine "özel.." bi imgeyi sembolize ediyor ki, diyecek söz kalmıyor..

Amerika'ya giden Brian, orada en çok tanışmak istediği kişinin Curt olduğunu söylüyor ve tanıştıktan sonra işler yavaş yavaş değişmeye başlıyor, Brian ve Curt konserler verir ve yeni bi şarkı için kayıt yapmak için uğraşırken aşık oluyorlar ve film kırılıyor: Eşiyle arası açılan Brian, Curt'le arasının bozulmasından sonra giderek kendini yalıtıyor.. Ve dublörünü sahnede suikaste kurban vererek, kariyerini öldürüyor..

Curt'le aralarındaki bağ koptı sanırken, aslında ikilinin uzaktan da olsa birbirlerini takip ettiklerini filan-
insanın içine oturan sahneler bunlar..

Tabii, tüm bu hikayeyi gazeteci ve onun konuştuğu kişilerden öğreniyor olmamız, onların kafasındaki Brian algısını yansıtıyor, ki, bu da filmin amacına uygun bi seçin.. Öyküyü anlatan gazeteci olduğunda da, bu durum pek değişmiyor, zira Curt'ün deli personası onu da etkiliyor..

Hakkaten süfer bi film..

*: Sebastiane'ın açılış sahnesini hatırlayanlar vardır, hah, o olağanüstü groteskliğe bulanmış sahnedeki mim sanatçısı Lindsay Kemp, bu filmde de aynı tarzda karşımıza çıkıyor :))
**: Haynes'in Superstar: Karen Carpenter Story filmine yaptığı Barbieli göndermeyi de unutmamak lazım.
Read more
Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...
 
Creative Commons License
This work is licensed under a Creative Commons Attribution-NoDerivs 3.0 Unported License.