Dahmer



[Şarkısız olmaz diye düşündüm..]
David Jacobson'ın '02 yapımı filmi Dahmer, adını aynı adlı seri katilden alan, dramatik yönü oldukça kuvvetli bi biyografi.. Birkaç noktada gerçeği değiştiriyor film (ki, bunu açılıştaki yazıyla da belirtiyor..), kurbanların ismi ve olayların akışı ölümlerine duyduğu saygıdan ve ailelerini rahatsız hissettirmemek için değiştirilmiş..

Filmin hikayesi iki düzlemde ilerliyor: Jeffrey Dahmer'ın işlediği iki cinayet (bi de önceden öldürdüğü bi cesedi görüyoruz..) şimdiki zamanda görselleşirken, flashbacklerde ilk işlediği cinayetin uzun bi dökümüyle, babasıyla olan ilişkisi ve gay barlardaki aktivitelerini izliyoruz..

Jeffrey Dahmer, oldukça "ünlü.." bi katil, daha çocukluğundan başlayarak hayvanlara işkence edişi, 17 erkeği öldürmesi, nekrofil/yamyam eğilimleri, kurbanlarının parçalarını saklaması, sadistik ritüelleri, zombi düşleri, teşhirciliğiyle ikonik bi figüre dönüşmesinin yanı sıra, görece yakışıklılığı, yüksek zekası ve "düzgün.." bi aileden gelmesiyle de -kısmen, diğer seri katillerden ayrılıyor.. Filmdeyse, küçüklüğündeki hayvanlara işkence edişi ve yamyam eğilimleri/eylemlerine yer verilmiyor, zombi düşleri sadece hala yaşayan kurbanının kafatasını matkapla delmesiyle "geçiştiriliyor..", kurbanlarının vücut parçalarını saklaması babasının alet çantasında sakladığı kesilmiş kafayla görselleşiyor, sadistik ritüellerinden sadece kurbanının karnını bıçakla ayırışı gösteriliyor, teşhirciliğine sadece bi replikle değiniliyor.. Dahmer'ı bilenler için bu boşlukları kendileri doldurabilirler ve fakat, Dahmer'a "özel.." bi ilgi duymayan biri, birisi için biyografinin çok da yeterli olduğunu söylemek pek de mümkün diil..

Dahmer'ı sadece manyağın teki diye geçiştirmiyor film: Katilini görece bi mesafeyle anlatırken, onun insani yönüne de odaklanıyor: Zira, Dahmer rolündeki Jeremy Renner, son derece "kırılgan.." bi profil ortaya koyuyor ve bu cazibesiyle birleştiğinde -bakış açısına göre, handikap olarak değerlendirilebilecek bi durum ortaya çıkıyor: Çünkü film, her ne kadar Dahmer hakkında psikolojik çözümleme yapmasa da, onun yalnızlığını çok çarpıcı bi şekilde ortaya koyuyor.. Bu tavrı eleştirilecek tek yönü filmin.. Ancak şu da var: Katilden nefret ettiğini adeta manifesto havasına sokup, her sahnede belirtse, film çok daha itici olacaktı muhtemelen, tarafsız kalsa o zaman belgesel olmalıydı, ki olayları değiştirdiği için bu da mümkün diil..

Film, flashbackte özellikle Dahmer'ın ilk cinayetine odaklanırken de bu yalnızlık temasını öne çıkarıyor: Annesi bikaç günlüğüne gittikten sonra evde parti veren Dahmer, tek başına oturuyor parti boyunca, sevişen bi çifti gözetliyor, ertesi gün arabasıyla giderken "kurbanını.." alıyor (gerçekte otostop yapan kendinden küçük bi genci alırken, filmdeki genç, Dahmer'ın yaşlarında ve Dahmer'ın isteğiyle arabaya biniyor..) Onunla konuşan, marijuana çeken, güreşen Dahmer, mevzuyu cinselliğe getiriyor: Karşısındaki kişi kendisini düzen-karşıtı olarak tanımlıyor (Bonnie & Clyde'ın en sevdiği film olması, Lynrd Skynrd sevmesi ve polislerden hoşlanmaması yeterli oluyor..), bu noktada Dahmer, sadece kadınlarla ilişkiye girmenin faşizm olup olmadığını soruyor: Çocuk Clyde'ın erkeklerle ilişkiye girmediğini söylediğinde, Dahmer (manipüle etmek için muhtemelen..) filmde bu ayrıntının geçmediğini söyleyip, onun gelecekte nasıl sıkıcı bi hayatı olacağından dem vuruyor: Bu noktada çocuk gitmek istediğinde Dahmer engelliyor, kurtulan çocuk giderken arkadan ona saldırıyor.. Cesedi parçaladıktan sonra atıyor-
ancak, gerçekte cesedi yakıyor..

Film bu yalnızlığın ve etkilerinin izini Dahmer'ın sonraki cinayetlerinde de sürüyor: En çok yer ayrılan ve zaman zaman oldukça acıklı bi ton kazanan Rodney'yle geçirdiği gecede Dahmer, oldukça yalpalıyor.. İlaçların az olması, süreci "uzun ve acılı.." hale getirse de, kelepçeyle nişanlanma jesti, Rodney'nin kaçışı, dans edişleri, gitmek istemesi, engellemesi, gitmesi, otobüs bulamadığı için geri dönmesi, evde kalması için taksi çağırmaması, analize girişmesi, ağlaması, "her zaman tam da bunun gibi birinin hayalini kurdum..", "sapık, teşhirci, mastürbatör bi katilim..", "beni istiyorsun değil mi??", "hayır..", odaya gidişi, cesedi görmemesi için yanına çağırması, sarılmaları, kemerle boğması, yumruk atması ve gitmesi can yakan sahneler..
Bu sahnelerde Dahmer, Rodney'den tiksiniyor gibi görünse de, onun cesedini sevmesi, ve cesede kendini sevdirmesi, pek de öyle olmadığını düşündürüyor-
o tiksinme muhabbetinden, Dahmer'ın ırkçı olduğu sonucuna da ulaşılabilir gibi gelse, hatta kurbanlarını daha çok zenci ve başka ırklardan seçmesi de bu düşünceyi desteklese de, tartışma hala devam ediyor: Ancak onun ırkçı olmadığını iddia eden kesim de azımsanamayacak durumda..

Dahmer'ın ilk cinayetinden sonra ağlaması filmin dramatik bi trüğü gibi görünse de, sonraki 9 yıl boyunca tek bi cinayet işlememesini de açıklıyor gibi: Kendi sözleriyle söylersek "o gitmek istedi, ama ben de gitmesini istemedim.."
Ya da (belki de şu an dinlediğiniz..) şarkıdan alıntılarsak:
"I need a friend: Please be my companion..
I don't want to be left alone with my sanity.."
Slayer, 213..

Dahmer'ın nekrofil/yamyam eğilimlerine geldiğimdeyse, karşımıza tümgüçlü olma (isteği..) çıkıyor.. Dahmer tümgüçlü olmadığının farkında: Ancak bu, bunu hissetmesine engel diil: Mizanseni belirleyip, koşulları yaratıyor: Daha kurbanının içkisine ilaç atmasıyla başlıyor, öldürdükten sonra bedeni parçalayıp, organlarını sikmeyle (Dahmer'ın favorisi..) doruğa çıkıp, yamyamlıkla finalleniyor.. Tüm bunları gücünün farkına varmak, onaylamak için yapıyor-
dahmer'a özgü/l bi durum diil bu, özellikle nekrofilizmin temelinde bu tümgüçlü olma arzusu yatar..
Faşizm iki kişi arasında başlıyorsa eğer, Dahmer, bunun gelmiş geçmiş en etkili uygulayıcılarından biri, birisi oluyor..

Çekimleri, müzikleri, ancak özellikle de Jeremy Denner'ın kırılgan performansıyla öne çıkan bi film Dahmer: Dahmer-sevicilerini "doyurmakta.." zaman zaman zorlansa da, en ii Dahmer filmi olarak gönüllerde ayrı bi yere sahip-
hakkındaki diğer film The Secret Life: Jeffrey Dahmer'ı çok da beğenmediğimi yeri gelmişken söyleyeyim..
Dahmer'ı insancıllaştırması, belki en eleştirilebilir yanı, ama ikon sözkonusu olduğunda görmezden gelinebiliyor :))
Read more

Chopper


'00 yapımı Andrew Dominik filmi Chopper, aynı lakaplı Avustralyalı Mark Brandon Read üzerine bi deneme: Kendisi her ne kadar bi seri katil olarak bilinse, 19 vakaya karışmış olsa da, kanıtlanan cinayet sayısı oldukça az (1..) Buna rağmen 13 kitabı, iki albümü, dünyanın çeşitli yerlerinde hayranları olan bi ikon.. Haliyle, film de Chopper'ın hayatına diil de, personasına odaklanıyor: O yüzden en başta "bu bi biyografi diildir.." diyor..

'78'den '92'ye kadarlık bi süreyi kapsayan filmin hikayesi şu şekilde: Chopper, hapiste.. Bi adamı yaralıyor.. Kaçmak için planlar yaparken, en yakın iki arkadaşı ona ihanet ediyor, hapisten kurtulmak için kulaklarını kestiriyor, hapisten çıkıyor, sevgilisiyle, babasıyla görüşüyor, sevgilisiyle bara gittiğinde olay çıkarıyor, sevgilisini ve sevgilisinin annesini dövüyor, sevgilisine asıldığını düşünen adamı yaralıyor.. Hapiste kendisini "satan.." arkadaşını affediyor, bi Türk'ü yaralıyor ("siktir lan ibne.."), ve film hapishanede röportajını izlemesiyle son buluyor..

Chopper, gençliğinde elektroşok tedavisi görmüş, ancak sonraki dönemlerde bununla ilgili bi bilgi yok sanırım, kaldı ki, babasının onu adeta "desteklemesi.." oldukça ilginç veriler: Tipik bi histrionik vakası olan, biraz daha özelleşirsek de literatüre Easser ve Lesser'ın yardımıyla ayırıcı tanısı yapılan, sonrasında Theodore Millon'ın belirlediği histrionik alt-kümelerinden "infantile-histrionic.."e dahil olan Chopper'ın, şu altı özelliğinden yola çıkmak lazım:
i) Duygusal değişkenlik: "Bu kişilikte duygusal değişkenlik histrionik kişiliğe oranla çok daha fazladır: Histrionik kişiliklerin çatışma olmadığında kararlı yapılarını koruma becerileri daha fazladır.."
ii) Aşırı ilgi: "Histrionik kişiliklerin aşırı ilgileri, zaman zaman yapışma özelliği kazansa da, infantile-histrionicler karşısındaki insanın iç dünyasını bariz biçimde yanlış anlamaktadır.."
iii) Bağımlı ve teşhirci özelliklerin kombini: "Oral bağımlılık ihtiyaçlarının doğrudan genital teşhir ihtiyaçlarıyla bağlantılı olduğu histrionik kişilikte, sevilme, ilgi ve çekim odağı olma ihtiyacının daha çok cinsel bi yönü vardır.. İnfantile/çocuksu karakterde, ilgi ve çekim odağı olma ihtiyacı daha az cinselleştirilmiştir ve daha çaresiz, temelde oral olarak belirlenmiş ve uygunsuz bi biçimde talepkar bi niteliğe sahiptir; teşhircilik soğuk bi niyeliğe sahiptir ki bu da daha ilkel narsisist eğilimleri yansıtır.."
iv) Sahte aşırı cinsellik ve cinsel ketlenme: "Bu kişilikte cinsel tahrik daha doğrudan, daha kaba, sosyal olarak uygunsuz bi nitelik taşır ve karşı cinse gerçekten cinselleşmiş bi yaklaşımdan çok, oral olarak belirlenmiş teşhircilik ve talepkarlığı yansıtır.."
v) Erkekler ve kadınlarla rekabet: "Erkeklerle ve kadınlara karşı tipik davranışta daha az ayrım vardır (histrioniklerden farklı olarak..), genelde daha az kronik rekabet vardır ve şiddetli olumlu ve olumsuz duygular arasında, boyun eğme ve başkalarını taklit ile kısa süren inatçı huysuz muhaliflik arasında hızlı gidip gelmeler vardır.."
vi) Mazoşizm: "Histrionik kişiliğe oranla daha orta ve alt düzey mazoşizm sergilemektedirler.."
Otto Kernberg'in Borderline Conditions and Pathological Narcissism kitabından alıntıladım tırnak içindeki kısımları..

Filmse, Chopper'ın personasının izinden giderken, zaman zaman kan donduran, zaman zamansa oldukça eğlenceli bi seyir çıkarıyor, ancak Chopper'ın penisini teşhir ettiği sahnede olduğu gibi, zaman zaman onun "büyüklüğünü.."n etkisinde kaldığını açıkça belli ediyor: Chopper'ın eylemlerini normalleştirmesi de sanırım bu yüzden..

neysse,, Eric Bana olağanüstü oynuyor.. Öyle böyle diil.. Filmden geriye de sadece o kalıyor..
Read more

Salinui Chueok


Joon-ho Bong'un gerçek vakalardan yola çıktığı '03 yapımı filmi Salinui Chueok, oldukça etkileyici görüntülere ve hikayeye sahip-
o diil de şunu fark ettim: Bu giriş cümlesi formatını oldukça benimsedim ben..

Hikayesi şu şekilde: Kore'nin taşra kasabalarından biri, birisinde peş peşe kadınlar aynı yöntemle öldürülmeye başlar: Ülke askeri diktanın yönetiminde olduğundan, dedektiflerimiz Park ve Cho "kendi yöntemleriyle.." kanıt bulmakta, en yakın şüpheliyi cinayetleri itiraf ettirmekte zorlanmıyorlar: Ancak, tam basın önünde katile prova yaptırılacakken işler çığrından çıkınca ekibin başındaki dedektif değişiyor.. Bu arada da Seul'den başka bi dedektif de onlara destek için geliyor: Dedektif Seo aslında, Park'a göre oldukça farklı yöntemlerle çalışıyor: Belgelere inanıyor, Park'sa gözlerine: Yöntemleri farklı olduğu ve ikisi de işi farklı uçlara çektiklerinden kavga etmekte gecikmiyorlar.. 2 ayrı şüpheli daha yakalamalarına ve onları da itirafa işkenceyle itirafa zorlamalarına rağmen, geldikleri nokta yine aynı oluyor: Seo, başlangıçtaki o "nesnel.." halinden uzaklaşıp adeta Park'a dönüşmüşken, bu defa onun katil olmadığı için bırakılmasını Park söylüyor.. Ve bi cinayet filmi izleyen seyirci, katilin kim olduğunu öğrenemiyor..

Çünkü '86'dan başlayıp '91'e kadar 21 cinayet işleyen Young-cheol Yoo vakasını temel alan (zira, ülkenin ilk seri katili..) filmin derdi aslında katili bulmak diil: O dönemin kesitini çıkarmak..
Güney Kore, '61'den '88'e kadar askeri dikta altında yaşamış bi ülke: Okullarda sürekli tatbikatlar yapılsa, bu tatbikatlar zaman zaman ülke geneline taşınsa da, halk artık bu durum karşısında sessiz kalmıyor: Devlet güçleriyle çatışmaya başlıyor-
bu çatışma sahneleri filmde oldukça az yer alsalar da, inanılmaz bi etkiliyiciliğe sahipler: Özellikle de bi polisin bi kadını tekmelediği sahne..
Dedektif Park'ın işkenceyle cinayetleri itiraf ettirmesi ona çok "normal.." geliyor, dahası genellikle uçan tekmeyle kadraja giren Cho da bu işkenceleri adeta zevkle uyguluyor.. Özellikle Park, duyduğu bi dedikodudan yola çıkıp, semtin özürlü bi gencini tutuklayabiliyor, işler sarpa sarınca medyuma gidip ondan büyü bile alabiliyor..
Seo'ysa görece daha nesnel görünmesine rağmen, ipucu bulma konusunda Park'a oranla çok daha başarılı: Ancak, o da yanılıyor: Yakaladığı kişinin katil olduğundan o kadar emin ki, dna sonucuna bile inanmıyor.. Aslında Park'tan hiçbi farkı yok: Sadece kendini kandırma yöntemi daha "sağlam.." temeller üzerinde yükseliyor..

Filmin fetişist katiliyse, oldukça profesyonel sahiden: Yağmurlu havalarda cinayet işlemesi, radyodan hep aynı şarkıyı istemesi, çorap ve sütyenle kurbanlarını boğup, başlarına onların külotlarını geçirip, el ve ayaklarını agura shibari yöntemiyle bağladıktan sonra tecavüz etmesi filan, oha dedirtiyor..

Güzel film, çok güzel hem de..
Read more

Zodiac


'07 yapımı David Fincher filmi Zodiac, filmde de merkezi karakter olarak canlandırılan Robert Graysmith'in '86'da piyasaya sürülen aynı adlı kitabından uyarlanmış 15 farklı ödül için toplam 25 dalda aday gösterilmesine rağmen, hiçbirini kazanamayışıyla "ilginç.." bi film..

Film, zamanında California'yı sallamış (ve NY ve Japonya'da dahi taklitleri ortaya çıkmış..) Zodiac nickli katilin işlediği cinayetlere ve dedektiflerle, basını peşine takmasına rağmen yakalanamayışını anlatıyor.. Filmin protagonisti Robert, San Francisco Chronicle'da karikatürist olarak çalışıyor: Bi sabah herkesler toplantı odasına çağırılıyor: Zodiac ilk mektubunu,tehdidini, şifresini gönderiyor çünkü.. Peşi sıra mektuplar geliyor, Robert gazetesinin Zodiac konusunda yazan gazeteci Paul'la arkadaş oluyor, dedektifler sürekli araştırma yapmalarına rağmen bi sonuç alamıyorlar, zaman geçiyor, Paul işi bırakıyor, insanlar görevlerini değiştiriyor, zaman geçiyor, hala ortada bişii yok/olmuyor, olayı takıntı haline getiren Robert araştırmaya başlıyor ve bir numaralı şüpheliye ulaşıyor, onun gözlerine bakıyor, kitabı basılıyor vs..

San Francisco Polis Departmanı dosyayı 03'te kapamasına rağmen, '07'de yeniden açmış, diğer 3 departmanda (California, Napa, Solano..) da dosya hala açık tutuluyor..

Filmde olayın çözülememesine kişilerin verdikleri tepkiler farklı oluyor: Dedektiflerden bi tanesi, görevini değiştirmek için başka bi birime atama isterken, diğeri araştırmaya devam ediyor ancak kanıt bulamıyor, işinde başarılı, gayet eğlenceli bi profil çizen alkolik-gazeteci Paul Zodiac hakkında çeşitli çözümlemeler yapıp (en göze çarpanı eşcinsel olduğu yönünde..), Zodiac tarafından tehdit edilmesine rağmen işin peşini bırakmıyor, hatta önemli bilgilere polisten bile önce ulaşmasına rağmen kişisel olarak tükeniyor, Robert'sa Zodiac'ı takıntı haline getirip, işini, evliliğini dahi tehlikeye atıp, kendini rahatlatan bi sonuca ulaşıyor-
bi bakıma tipik Amerikan idealizmi diyebiliriz..

Seri katillerin meşhur olduktan sonra hayranları kendiliğinden artar: Hapisteyken yüzlerce, binlerce kadından hayran mektupları, evlilik teklifleri alanlar bile varken, Zodiac'ın patetik bi biçimde reklamını yapması açıkçası bana meydan okumadan çok, patolojik bi narsisistin hayranlık/beğenilme çabası olarak görünüyor: Öylesine muhtaç ki buna, daha ilk cinayetinde polisi arayıp güç gösterisinde bulunuyor: Hatta öyle ki, bi noktadan sonra gazetede ayrıntılarını okuduğu cinayetleri bile üstlenmeye başlıyor.. Canlı yayına bağlanmak istiyor, canlı yayında kimin konuk edilmesi gerektiğine kadar "kapris.." yapıyor (eşduyum eksikliği diyelim..) filan: Zodiac özelinde cinayet amaç diil, araca dönüşüyor-
diğer seri katillerden farklı olarak: Charles Manson da "ünlü.." olduktan sonra elindeki gücü kullanmaya oldukça heveslenmişti, ancak Zodiac daha başından itibaren adını duyurmak, "var olduğunu.." başkalarına (ve kendine..) ispatlamak için çabalıyor adeta: Bunu yaparken de her şeyden faydalanıyor: "Kesin.." olarak gerçekleştirdiği 5 cinayet olmasına rağmen, 37 vaka kendisine atfediliyor-
bunu teşkilat sorunu olarak görebileceğimiz gibi, Zodiac'ın üzerine alınmasına da bağlayabiliriz..

Robert karakteri de bu açıdan paralellik kurulabilecek benzerlikler taşıyor Zodiac'la bana kalırsa: Zira, o da varoluş sorunlarından mustarip: İşyerinde kimse ciddiye almıyor onu, işleri pek de beğenilmiyor, toplantı odalarından kibarca kovuluyor, Paul'un çöplerini karıştırıp, onu dikizliyor filan: Araştırmaya başladığında da ciddiye alınmıyor.. Zodiac'ı takıntı haline getirmesinin sebebini kendisi de bilmiyor çünkü: Sadece onun gözlerine bi an bakmak istiyor.. Kitabı raflara çıktığında Zodiac'ın gazete/tvlerde kendinden bahsedildiğini gördüğündeki gibi bi his duyumsamış mıdır?? Eet, diyebiliyorum buna..

Film genel olarak oldukça ince bi işçiliğe ve atmosfere sahip olsa da, uzun süresi handikaba dönüşüyor.. Oyunculuklar ii, ama Robert Downey Jr.. daha bi başka "parlıyor.."

Filmin benim için en güzel diyaloğuysa şu:
(Japon yemeklerini kastederek..) "Hep denemek isterdim.."
"Neden denemiyorsun??"
"Zamanım yoktu.."
Read more

Violette Nozière


Claude Chabrol'un '78 yapımı filmi Violette Noziere, gerçek bi vakayı konu alan bi suç filmi: Ancak, film bu "suç.." mevzuunu didik didik edip Violette'i tiksinilesi bi yaratığa ya da suçun derininde yatan travmayı da göz içine sokup onu kahramana da dönüştürmüyor-
ki, konusu düşünüldüğünde ikisi de son derece müsait olmasına rağmen..

Hikayesi şu: Ailesiyle birlikte yaşayan 14 yaşındaki Violette'in (anti..) süper-kahramanlar gibi "ikili.." bi hayatı var: Ailesinin yanında makyajsız, gayet "uslu.." bi profil çizen, ödevlerini günü gününe yapıyor görünmesine rağmen, geceleri (ve fırsat bulduğu başka zamanlarda..) gizlice evden çıkıp, "elegan.." kıyafetler giyerek fahişelik yapıyor.. Bi gün doktora gittiğinde frengisi olduğunu öğreniyor, doktor bunu ailesine söylemek "zorunda.." olduğunu söyleyince, Violette ailesinin kendisinin bakire olmadığını öğreneceği için paniğe kapılıyor ve annesinden fecii tepki görüyor: Birlikte olduğu tıp öğrencisi gençten frenginin genetik olabileceğini öğrendikten sonra doktor adına mektuplar ve ilaçlar (zehir..) ilk önce annesini öldürme girişiminde bulunuyor: Annesi kurtuluyor..

Bu sırada aşık olan Violette, sevdiği adama hediyeler almaya, ona paralar vermeye başlıyor.. Birlikte bi Bugatti alma ve buralardan gidip Amerika'ya yerleşme hayalleri kurmalarına rağmen, bu gerçekleşmiyor..

Ailesini bi kez daha zehirleyen Violette, babasını öldürüyor, ancak annesi kurtuluyor-
violette babasına oranla 1/2 daha az zehir koyduğunu söylerken, annesi karışımın yarısını içtiği için kurtulduğunu söylüyor..

Tutuklanıp hapse konulan Violette, küçüklüğünde babasının tacizlerine maruz kaldığını söylediğinde annesi sadece bi gün Violette'i babasının kucağında gördüğünü söylüyor.. Violette, büyükannesinin tüm gerçeğin farkında olduğunu söyleyip, onun da mahkemeye gelmesini istiyor-
aslında o "taciz.."lerin Violette büyüdüğünde de devam ettiğini filmde görüyoruz: Ancak fiziksel bi şekilde diil de, gözle gerçekleştiriliyorlar..

Violette, sorunlu bi kız gibi görünüyor: Hayali arkadaşlar yaratıp, ailesine yalan söylüyor, onlara doktor reçeteleri yazıyor, annesinin eski bi ilişkisini şantaj malzemesi olarak kullanıp adamdan para koparıyor, fahişelik/hırsızlık yapıyor vs..
Bunların temelinde taciz yatmıyor tam olarak aslında: Violette korkunç bi baskı altında: Annesi sürekli onu kontrol altında tutmaya çabalıyor, bakire olmama ve frengi ihtimalinde ilk düşündüğü başkalarının ne düşüneceği oluyor ve Violette'i bu yüzden hırpalıyor, sokakta gördüğü komşusu "çok elegansın.." diyor vs..

Cinsellik konusuysa filmde önemli bi yer tutuyor: 14 yaşında, ergenliğin pençesindeki bi kızın fahişelik yapmaya "karar vermesi.."nin nedenleri üzerinde dururken, Violette'i aşağılamıyor film: Üzerinde durduğu iki şey var: Violette'in cinsel açlığı ve bu açlığı sürekli bastıran bi toplumsal yapı: Anne ve babasını sevişirken gözetlemesine flashbackle tanık oluyoruz.. Kırda gezintiye çıkan anne ve babasının kendisini götürmemesinden kendisinden bişii sakladıkları yönünde yorumlayan Violette, üzerindeki baskıya isyan ediyor.. Pasif-agresif gibi görünse de, aslında oldukça direkt bi saldırganlık sergiliyor..

Diğeriyse, yaşadığı taciz benzeri tecrübeler ve annesinin ikircikli tutumu: Flashbacklerden biri, birisi babasını yolcu etmeye giden Violette'i karşılayan gar görevlisinin "yılışık.." tavrı ve babasıyla arasındaki gizil erotizm.. Annesinin başka bi adamdan hala mektup alması, bunu kocasından gizlemesi de Violette'i bunu kullanmaya sevk ediyor.. Yani, kendisi kadar ailesi de "suçlu.."

Film, Violette'in ölüme mahkum edilmesine rağmen, cezasının affedilip, hapis cezasına dönüştürülmesi, sonra yine affedilip İkinci Dünya Savaşı'ndan sonra özgürlüğüne kavuşmasını, evlenip 5 çocuk yapmasını ve ölmeden kısa bi süre önce tüm sivil haklarının iade edilmesini bildirerek bitiyor..

Violette'in kurduğu hayallerse aslında daha farklı bi düzen istemesinden kaynaklanıyor: Sadece erkeklerden oluşan mahkeme jürisine onlardan ne kadar tiksindiğini söylemesi bile takdire şayan..

"Benimle uyumak ister misin??
"Orospu.."
"Bunu anlayamazsın.."

*: Bu yazıyı Bourbon Princess - Dark Of Days eşliğinde yazdım..
Read more

Chugyeogja


'08 yapımı film Chugyeogja'yı uzun sayılabilecek bi zamandır sinemaya gitmemeyi bahane ederek bugün izledim: Aslında çok da merak ettiğim bi film diildi, geçen seneki 28. İstanbul Film Festivali'nde geceyarısı bölümünde gösterildiğini de hatırlıyorum.. Ancak işte, bi şekilde ii filmler, kendilerini izletmesini biliyorlar..

Hikayesi şu şekilde: Joong-ho adındaki polis, bi arkadaşıyla yaptığı vurgun sonrası (bu kısmı filmin ortalarında öğreniyoruz..) meslekten ihraç edilince (hazır sermayesi de varken..) pezevenkliğe başlıyo, ancak bi akşam çalıştırdığı kızlardan biri, birisi geri gelmiyor: Sonra iki tanesi daha.. Onların "satıldığını.." düşünen ex-polis, ortadan kaybolan kadınların aynı numaradan "sipariş edildiklerini.." ilk kaybolan kadının telefonunu tesadüfen bulduğunda anlıyor: O akşam işe gidecek Mi-jin'i uyaran Joong-ho'nun elinden bişii gelmiyor..

21 kişiyi öldüren Young-cheol Yoo vakasından ilham alan film bundan sonra fecii bi şekilde temposunu artırarak akmaya başlıyor.. Geneline bakıldığında inanılmaz bi yönetmenlik başarısının yanı sıra, inanılmaz bi kurgu başarısına da sahip olduğunu belirtmek gerekiyor.. Ve "yerleri ıslak ve loş apartman koridorunda bekleyen küçük kız.." imgesiyle Honogurai Mizu No Soko Kara'ya yapılan görsel referans, iki sonraki sahnede o filmdeki aynı etkiyi yapıp, salya sümük ağlatmaya başlıyor: İki filmdeki kız çocukları annelerini kaybettiklerini anlıyorlar..

[Kahve molası..]
Ancak bu ağlama durumu filmle alakalı diil, kişisel: Yani film öyle sulu zırtlak duygu sömürülü pornolardan diil.. Aksine çok da ii bi mizaha sahip: Sisteme karşı getirdiği eleştiriler Gwoemul'u anımsatsa da, filmin aleyhine işlemiyor-
keşke daha çok örneği başka yerlerden de çıksa/-abilse..

Filmin hedef tahtasına adalet sistemi de, asayiş sistemi de oturuyor.. Belediye başkanına yönelik küçük düşürücü eylemi unutturmak adına bu vakaya yoğunlaşılmasıyla başlayan olaylar zinciri, kişisel faktörlerden ("cesetleri bahçesine gömecek diil ya??"), teşkilatı da aşacak bi hale geldiğinde Young-min serbest bırakılıyor: Yeterli delil olmadığı için-
ki, öncesinde sahte delil yaratılması bile dillendirilebiliyor filmde..

Seyircinin tüm film boyunca Joong-ho gibi hissetmesi (başlarda önemsemezken, sonradan adete Joong-holaşması..) Hitchcock'un "bomba teorisi.."nin kullanılmasıyla alakalı: Aynen Joong-ho gibi delirmeye başlıyor, elinize bi kazma alıp tüm polis teşkilatına onun gibi karşı koymak istiyor, dahası climaxte Young-min'i öldürmesini arzuluyorsunuz-
bireysel adalete karşı olan biri, birisi olarak, eheh..
Seyirci eğer masanın altındaki bombanın varlığından haberdarsa, ancak filmdeki karakterler bu gerçeği bilmezlerse seyirci gerilir, eğer seyirci masanın altında bomba olduğunun farkında diilse bomba patladığında şok olur: İlki kendini gerçekliyor film boyunca: Daha açılış sahnesinde "bombayı.." bize göstermesi boşuna diil filmin..

Eet, çok güçlü eleştirileri olan, ancak bunu altını koca koca çizmeden yapan, dramının ölçüsünü fecii tutturan ii oyunculuğa, müthiş bi stile, katman katman açılan hikayesiyle müthiş bi kurguya, fecii enerjiye ve usta bi yönetmenliğe sahip Chugyeogja.. Tek kusuru, katilinin psikolojisini fazla basite indirgemesi.. Ona da bişii denmiyor..
Read more

Otesánek


Jan Svankmajer'in '00 yapımı filmi Otesanek, Karel Jaromir Erben'in aynı adlı masalından uyarlanmış, "ürkütücü.." bi masal.. Masaldan farklı bi şekilde bittiğini baştan belirtmem gerekiyor.. Ve ayrıca Svankmajer'in konvansiyonel sinemaya en yakın filmi olduğunu da-
tabii, bu kötü olduğu anlamına kesinlikle gelmiyor..

Hikayesi şu şekilde: Karel ve Bozena, evli bi çift: Bi çocukları olsun istiyorlar ve fakat, bunun mümkün olmadığını anlıyorlar: Özellikle Bozena bu gerçekle başa çıkmakta oldukça zorlanıyor.. Bebek çağrıştıran her şeyler ağlamasına sebep oluyor.. Bi gün ormandaki evlerindeyken Karel, bebeğe benzeyen bi ağaç kökü çıkarıyor topraktan ve onu kesip/biçip bebeğe biraz daha benzetiyor: Ve onu Bozena'ya verdiğinde kadın, ona gerçek bebek gibi davranmaya başlıyor.. 9 ay boyunca haftasonları bebeğiyle ilgilenen Bozena, bu süre boyunca da hamile rolü yapıyor ve bebeğini "doğuruyor.." Ağaçtan yapılan Otik canlanıyor ve Bozena daha bi mutlu oluyor.. Karel, durumla başa çıkmakta zorlansa da, bununla yaşamaya çalışıyor.. Ancak, Bozena'nın saç tutamını yiyen Otik, kontrolden çıkmaya, önüne gelen her şeyleri yemeye başlıyor: Bozena ve Karel, eve sürekli yemek taşırken, komşular da Otik'i görmek istiyorlar: Otik evin kedisi ve üç kişiyi yedikten sonra Karel ve Bozena önlem almak zorunda kalıyorlar ve Otik'i apartmanın bodrumuna hapsediyorlar.. Ve fakat burada da devreye Alzbetka devreye giriyor: Otik'le arkadaş olan küçük kız, onu besliyor, ancak o da Otik'i doyuramayınca Otik'in 3 kişiyi yemesine izin veriyor..

Hikayenin birden fazla ayağı var: Otesanek'in, tüm "canavar.." ya da hayalet filmlerindeki gibi sembolik bi işlevi var: Misal, Honogurai Mizu No Soko Kara'da sözkonusu hayalet, annenin kendi çocukluğundaki travmaların yansımasını sembolize ederken, Gojira'da yaratık kapitalizmi sembolize eder: Örnekleri çoğaltmak mümkün.. Bu filmde de Otesanek, Bozena ve Karel'in kadere karşı direnişini ve açgözlülüğünü sembolize ediyor: Zira, çocuk sahibi olamayacaklarının bilincinde olsalar da, bunu ağaçtan yapılmış bi bebekle değiştiriyorlar-
bi yandan da oldukça acıklı bi yanı olduğunu teslim etmek gerekiyor..
Ancak, kadere karşı direnişin de bi "cezası.." var, açgözlülükleri kendilerine dönüyor Karel ve Bozena'nın: Otesanek'in canavarlaşması ve önce kedi, sonra da insanları yemeye başlamasından duydukları suçluluğun ezici etkisinden kurtulmak (ve bu sayede rahatlamak..) için, savunma mekanizmaları devreye giriyor-
çoğunlukla inkar, ancak bu savunmaların narsisistik bi yönü olduğu da muhakkak: "Alt tarafı bi hayvan.."la başlayan akılcılaştırma çabası, "kimse postacıyı merak etmez.." gibi bi sona bağlanıyor-
ki, daha Karel, Otesanek'i yaptığından itibaren Bozena'nın kediye karşı davranışı çarpıcı bi şekilde değişiyor..
Ve finale doğru kendi açgözlülükleri yutuyor Karel ve Bozena'yı..

Bi de filmin "Sıdıka.."sı, Alzbetka var: Yaşına rağmen, fecii derecede bilgili olan Alzbetka, her seferinde babasını şaşırtmayı başarsa da, Karellerin "sır.."rını çözen kişi: Filmin en başında söylediği replik, finalde neden o noktaya geldiğini özetliyor: "Apartmandaki tek çocuum.." dedikten sonra ağlaması, onun için dayanılmaz bişii olmalı ki, Otik gibi, görece korkutucu bi figürle arkadaş oluyor: Dahası, onunla Otik'in "öz.." ailesinden daha ii anlaşıyor ("canavar da olsa, çocuk çocuktur..")

Filmin, başka bi meselesi de pedofili: Açıkçası, filmin bu konuda belirgin bi tavrı yok: Zira, Alzbetka durumun farkında, yaşlı adamın kendisini görünce gözlüğünü takıp daha dikkatli bakmasından rahatsız olsa, hatta zaman zaman saklansa da, ona karşı kindar ya da boyun eğici bi tutum takındığını söylemek mümkün diil: Zira, adamın "cezalandırılması.." da, yine şans eseri oluyor..

Filmin özellikle açılışındaki bebek satışı (havuzdan fileyle alınması, tartılması ve paketlenip müşteriye verilmesi..) sahnesi olağanüstü.. Alzbetka'nın babasının gördüğü halüsinasyonlar da öyle.. Geniş kitlelerin en kolay içine girebilecekleri Otesanek'in, Svankmajer filmografisinin geneli düşünüldüğünde en "ayrıksı.." filmi olması da ironilerin en güzeli olsa gerek.. Pavel Novy'nin varlığını da unutmamak gerek ve masal okuma sahnelerinde Neco Z Alenky'ye yapılan göndermeleri..
Read more

Madame Bovary


'91 yapımı Claude Chabrol filmi Madame Bovary, Gustave Flaubert'in klasik eserinden uyarlanmış, güçlü bi film.. Bunun tabii ki çeşitli sebepleri var: Isabelle Huppert ve hikayesi..

Emma Bovary, babasının çiftliğinde yaşıyor: Karşısına çıkan ilk erkek olan doktor Bovary'yle evlenip, kasabaya taşınıyor.. Ancak o kadar sıkılıyor ki, giderek kendini önce eşinden, sonra sevdiği şeylerden yalıtıyor.. Gittikleri bi balo, Bovary için adeta bi oksijen çadırı işlevi görüyor, orada mutlu olan Bovary, başka balo yapılmadığı için iice kötüleşiyor.. Ve eşi, durumu düzeltmek için, başka (ve daha büyük..) bi kasabaya taşınmayı teklif ediyor.. Yeni kasabaya gittiklerinde karşısına çıkan Leon Dupuis'den oldukça etkilenen Bovary, vaktini onunla geçirmeye başlıyor ve fakat aralarındaki çekimi inkar etmemekle birlikte, bişii yapmıyorlar.. Doğum yapıyor Bovary sonrasında, baloda duyduğu ismi kızına koyuyor-
bu ayrıntı bile çok şey anlatıyor aslında..
Dupuis'yle olan ilişkisinde zorlanan (fiziksel çekime karşı koymak..) Bovary, pederle konuşuyor, ancak hiçbi fayda sağlamıyor bu.. Ve Dupuis, gidiyor..
Kasaba şenliklerinde karşısına Rodolphe çıkıyor.. Ona karşı koyamayan Bovary, eşini de aldatmaya başlıyor.. Bu durum, semtin lüks ürünler satan kişisinin işine geliyor, zira Emma sürekli yeni (ve pahalı..) şeyler alıp, bi kısmını kendine, bi kısmını da Rodolphe'a hediye ediyor.. Ve fakat, tam da kaçacakları sırada terk ediliyor Emma..
Bununla başa çıkamayan Emma, çok kötüleşiyor ve eşi onu operaya götürüyor.. Orada Dupuis'yle karşılaşan Emma, yeni bi ilişkiye daha yelken açıyor.. Günleri güzel geçerken, lüks eşya satan adam Bovary'nin borçları için eve yazı gönderiyor ve bu, Bovary'nin sonunu hazırlıyor..

Aslında ben Madame Bovary'yi pek sevmem genel olarak: Hatta romanın sonunda Bovary intihar etmeseydi, nefret bile ederdim diye düşünüyorum: Zira, dünya edebiyatında da çokça örneği bulunan "toplumsal kuralların dışına çıkan kadının cezalandırılması.." ekolünden: Bu tür yapıtlardaki erkeklerin fecii "ii.." olmaları beni fena halde rahatsız eden bişiidir-
aslında bu kronik bi durum: Zira, "ilk insan.." öyküsünde bile "suçlu.." kadındır, "kutsal.." metinler bile kadının "yetinmez.." bi yapısı olduğunu söyler/öngörür: İşte bu anlayış, katıksız olarak Bovary'de de kendine yer bulur: Ve fakat, finalde Bovary toplum ya da başka bişiiyle cezalandırılmaz: Kendi sonunu kendini hazırlar.. Bu özelliğiyle biraz da olsa "normal.."leşmesi, görece ii olsa da, toplamda Bovary'yi sevmediğim gerçeğini değiştirmiyor..

Film, kendi yorumunu katmadan olanları anlatıyor: Oldukça ii kotarılmış bi şekilde hem de.. Filmin oyuncu kadrosu döktürse de, Isabelle Huppert'in oyunu ve oyun tercihleriyle kendisine -bi kez ve daha kim bilir kaçıncı kez, hayran bırakıyor: Rodolphe para vermeyi reddettiğinde tiradı olağanüstü.. Ayrıca oyun tercihleri de kendisine hayran bırakıyor: Dupuis'yle olan sahnelerinde gayet doğal bi oyun çıkaran Huppert, Rodolphe'la olan sahnelerinde bilinçli bi şekilde overactingi seçiyor.. Eşiyle olan sahnelerindeki yüzündeki buz gibi ifadeye hiçbişii diyemiyorum.. Nefes kesecek kadar olağanüstü çünkü..
Bi de ben de o bonelerden istiyorum..
Read more

8 Femmes


"Bi gün bi evde bi adam öldürülürse ve o adamın çevresindeki 8 kadın şimdiye kadar hep birbirlerinden bişii saklamışlarsa neler yaşanır??" sorusuna cevap arayanve Robert Thomas'ın aynı adlı oyunundan uyarlanan Ozon'un '02 yapımı 8 Femmes'ı final bölümüne kadar gayet ii giderken, finalde fecii kan kaybediyor..

8 Femmes, tüm gücünü oyuncularından aldığı için, olağanüstü bi cast karşılıyor bizi, Catherine Deneuve, Fanny Ardant (ki, ikisinin öpüştükleri sahne Ozon'un bi fantezisi bence..), Emmanuelle Beart, Danielle Darrieux ve tabii ki Isabelle Huppert.. Onun dışında ekipteki diğer kadın oyuncular da süfer.. Müzikal açıdan sadece şarkıların güzel olduğu filmde, koreografiler fecii-gelicem buna yeniden..

Film, erken-dönem polisiyeleri andırır bi şekilde "katil kim??"i soruyor ve cevabı ararken kadınların birbirlerinden gizlediklerini ortaya çıkarıyor: Ancak ben bu "sürpriz.."leri, polisiye türünün gerekleri olarak görmek yerine, Ozon'un başka bi filmi Sitcom'la ilişkilendirmek istiyorum: O filmde eve getirilen fare evdeki karakterlerin bilinçaltlarının açığa çıkması için bi katalizör görevi görürken, 8 Femmes'da buna bi cinayet sebep oluyor ve bu da iki filmi estetik açıdan olmasa bile, tematik olarak birbirine yakınlaştırıyor.. Bu bağlamda da 8 Femmes'ı bi cinayet filmi görmek yerine, kadın psikolojisi üzerine yüzeysel bi etüt olarak değerlendirmek mümkün hale geliyor.. Ancak, burada da karşımıza şöyle bi sorun çıkıyor: Tüm karakterleri kadın olan bu film seksist bi bakışa sahip midir?? Eö, açıkçası buna gönül rahatlığıyla "hayır.." diyemiyorum: Zira, tüm karakterlerini (bi yerden sonra rahatsız etmeye başlayacak kadar..) "sorunlu.." kuran ve bu sorunların neredeyse tamamının da kökenini kadın cinselliğine bağlayan film için bu soruyu sorabiliyorum, dahası bu, örtük bi misojiniye de kapı aralayabiliyor.. O yüzden film hakkında ağız tadıyla "eheh, süfer.." diyemiyorum: Çünkü "kadın psikolojisi.." bu filmdeki gibi kadar yüzeysel diil..

neysse,, diğer konu: Filmin görsel tercihleri: Kitsche olan yatkınlığı herkeslercek malum olan Ozon, kendi kitsch dibini Angel'la bulduktan sonra, görece daha "sade.." takılmaya başladı.. Ve fakat 8 Femmes da Angel kadar olmasa da kitsch bi film..

Oyunculuklar çok ii ancak, filmin komedi yönünü neredeyse tek başına sırtlanan Isabelle Huppert ve olağanüstü haliyle Fanny Ardant ikilisi daha da öne çıkıyorlar..

*: Bu yazıyı Rasputina - Tourniquet eşliğinde yazdım..
Read more

Superbad


'07 yapımı Superbad'in belki de en ironik yönü, filmde anlatılan hikaye kahramanlarıyla hemen hemen aynı yaşta olan izleyicilerin bu filmi bi yetişkinin eşliğinde izleyebilmiş olmaları.. Zira, R ile "ödüllendirilmiş.." Bu yaş mevzuundan konuya girme sebebim de, filmin eleştiri oklarını yönelttiği Amerika'daki 21 yaş sınırı..

Hikayesi şu: Seth fecii abazan bi lise öğrencisi.. Evan da kısmen öyle ve fakat ilişkilerinde her ne kadar Seth'in sesi daha çok çıksa da, Evan daha güçlü durumda: Zira, bağımlılık semptomlarını Seth gösteriyor.. Evan, porno sevmeyen, ii bi okul kazanan ve genel olarak "düzgün.." konuşmasına rağmen, Seth tam tersi: Gangbus benzeri bi siteye üye olmak istiyor, pornoda yeni deneyimlere açık, abazan ve Seth'e oranla daha kötü bi okul kazanıyor.. Eet, bu iki karakter ayrılacaklar..

Film bu ayrılma durumunu karakterlerinin büyümesinin bi sembolü olarak gördüğünden, birlikte uyudukları o son geceyi romantik bi ön-sevişme şeklinde sunarken, ertesi sabahını kötü geçmiş bi ons sabahı gibi kuruyor-
ki, filmin özellikle bu ve final sahnesi bu yönden hakkaten olağanüstü bi duyarlılık taşıyor..

Bi de Fogell, iki polis ve parti mevzuu var: Yaşları tutmadığından içki alamayan iki kafadar (ki, bu kelimeden tiksinirim ben..), Fogell (ve sahte kimliği..) devreye girince ve o da iki polisle karşılaşınca işler daha da karışıyor: O iki polis karakteri polis teşkilatına dokundursa da, açıkçası bunu düşünecek durumda olamıyorsunuz.. Ölesiye komikler, hatta bi noktadan sonra filmin tüm komedi yükünü üstleniyorlar..

Yüzeyde fazla sığ görünse de, derin(: derin..) bi film Superbad.. Uzun yıllar süren arkadaşlığın bitişine ağıt yakarken, bi yandan da onları yuvadan aşağı bırakıyor.. Ama bunu mendil ıslatacak bi şekilde diil de, ardında gülmekten ağrımış bi karın bırakarak yapıyor.. İi de oluyor/geliyor..
Read more

Zombieland


Ya aslında bi komedi filmine bu kadar duygusal yaklaşmak ne derece doğru bilmiyorum ve fakat, insanın içine kıymık gibi batıyor bu film..

Shaun Of The Dead'le tek ortak noktası zombi alt-yapılı bi romantik-komedi olması olan Zombieland, çok daha farklı bi film: En azından tematik anlamda.. Zira, Zombieland, zombi metaforunu sıçrama tahtası olarak kullanıyor, olağanüstü giriş bölümünün ardından çok başka sulara yelken açıyor ve finalinde geldiği yer çok farklı oluyor..

Çünkü Zombieland, bi zombi filmi diil, yol filmi ve her yol filminde işleyen kural bu filmde de işliyor: Bi arayışa odaklanıyor film.. Karakterlerine isim bile vermeyişi de bu arayışın bi sonucu bence.. Ve tıkır tıkır işliyor..

Hikayesi şöyle: Columbus, zombi istilası sonrasında kendine çeşitli kurallar koyup, bu sayede hayatta kalabilen biri, birisi: Hala bakir: İletişiminin neredeyse hiç olmadığı ailesine ulaşmaya çalışyıro.. Tallahassee'yse oğlunu kaybetmiş bi baba, o da hayatta.. İki de kızkardeş var: Wichita ve Little Rock: Sadece kendilerini düşünüyorlar.. Bu 4 kişinin hayatı bi şekilde kesişiyor ve yol boyunca birbirlerini tanıyıp, zombilerle savaşıp, sonunda (Columbus'un dediği gibi..) aile oluyorlar..

Film 4 karakterini dünyada yalnız bırakarak işe başlıyor.. Tesadüfen onları karşılaştırıp, yol boyunca birbirlerini tanımalarını sağlıyorlar.. Tallahassee'nin başta çocuunu diil de, köpeğini kaybettiğini söylemesi insanlara güvensizliğini yansıtıyor gibi görünse de, travmasını unutmak istediğine işaret ediyor.. Little Rock'ın eğlence parkına gitmek isteyişi orada zombilerin bulunmaması gibi görünse de, onun çocuk olmasından kaynaklanıyor.. Columbus'unsa (aralarındaki onca probleme rağmen..) ailesinin yanına gitmek isteyişi insanın içine oturuyor.. Ve karakterlerin Bill Murray'ın ölümünden sonra birbirini terk edişi, her ne kadar bi romantik-komedi trüğü olsa da, bu filmde insanı üzüyor, eet..

neysse,, hakkaten çok komik, özellikle de açılışta Columbus'un kurallarını anlattığı (ve bu kuralların film boyu kullanılışı..) ve Bill Murray'ın evindeki sahnelerde Zombieland zirve yapıyor.. Finaldeki twinkie ve saç okşama isteklerinin gerçekleşmesi, metaforun gücünü de ispatlıyor.. Cast süfer de, Woody Harrelson döktürüyor..
Read more

Shaun Of The Dead


'04 yapımı Shaun Of The Dead, olağanüstü bi film.. Bu ortada da, şu var: Komedi filmiyle ilgili bişii yazmak cidden zor.. "Güldük, hatta gül gül olduk.." bitti, bu kadar.. Aksi gibi, bugün de 3 tane komedi filmi şeyedicem..

Hikayesi şu: Shaun ve Ed, bi arkadaşlarıyla birlikte aynı evde yaşamaktalar.. Ve fakat, Ed'den Shaun'un ev arkadaşı da, kız arkadaşı da şikayetçi.. Shaun'sa ondan ayrılma konusunda pek de istekli diil.. Sevgilisinden ayrılıyor filan.. O sıralarda Shaun'un görmezden gelebildiği zombiler, artık her yerdeler.. Önlem alıyorlar.. Shaun, Ed, Shaun'un annesi, sevgilisi, ve sevgilisinin iki arkadaşı saklanıyorlar.. Zamanla kayıpları olsa da, finalde Shaun, sevgilisi ve zombi Ed yaşamlarına devam edebiliyorlar.. Mutlu son..

Film, zombi kültürünü tiye almıyor aslında.. Zombilerin üzerinden Romero'nun toplumsal eleştiri katmanını sıyırıyor sadece, ancak bunun dışında Braindead gibi tür klişelerini ters-yüz etmiyor.. Sadece romantik-komedi formatını zombi diyarında anlatıyor.. Ve bunda da fecii komik olabiliyor-
simon Pegg ve Nick Frost ikilisini bi arada görmek ve gülmeye hazır olmak Spaced'den kalan güzel bi alışkanlık :))

Fecii İngiliz olan film mizahının büyük bölümünü de bu durumdan damıtıyor.. Ahah, Shaun ve Ed'in bahçede karşılaştıkları kadın zombiye davranışları, arabayla çarptıkları zombinin ii olup olmadığını sormak için durmaları, Shaun ve Yvonne'un ekibindeki herkeslerin geçiş sırasında selamlaşması, David'in soğuk İngiliz duruşu vs.. süfer anlar.. Leitmotifler de oldukça işlevsel ve komikler ve tabii ki kriket sopasını da unutmamak gerekiyor..
- Kill the queen..
- What??
- The jukebox..
Read more

Sílení


Jan Svankmajer'in '05 yapımı filmi Sileni, deli ötesi muhteşem bi güzellik.. Filmin tek bi kusuru var, o da Svankmajer'in proloğu.. Filme g/ereksiz bi ciddiyet katan bu prolog olmasa, hayatımın filmleri listesine bile girebilirdi Sileni..

neysse,, senaryosunu iki Poe kısa-öyküsünden (The Premature Burial ve The System Of Doctor Tarr And Professor Fether..) çatan, üzerine de Marquis de Sade sosu bulayan filmin öyküsü şu şekilde: Akıl hastanesinde bulunan annesinin ölümüyle sarsılan Jean'ın geçirdiği bi paranoid atakla açılıyor film: Sonra Marquis'yle tanışıyor.. Marquis, gayet "hastalıklı.." bi mizah anlayışına sahip, sağanak yağmur altında Jean'ı arabadan indirip, bi süre sonra yeniden alıyor ve onu evine getiriyor.. Ertesi gece Marquis'nin önderliğinde gerçekleşen bi pagan ayinini röntgenleyen Jean, gitmek istiyor ve fakat buna izin vermek istemeyen Marquis, fake bi ölüm/gömülme hazırlıyor.. Marquis'nin anlattığı hayat hikayesi, Jean'ın durumuna yakın olduğundan onun tedavi önerisini kabul ediyor ve bi akıl hastanesine yatıyor.. Orada Charlotte'un tuzağına düşen Jean, bi gece hastanenin mahseninde tutulan eski ekibi serbest bırakıyor: Ve fakat yeni ekip "oldschool.." yöntemlerle çalıştığından durum daha kötü bi hale geliyor ve filmin açılışında Jean'ın gördüğü hayal gerçeğe dönüşüyor..

Film, olağanüstü.. Özellikle iki plan arasındaki sakatat animasyonları, bilinçaltınıza yeni imgeler hediye/tecavüz ediyor: Dil, göz, beyin, et, burun, kemik, domuz ve insan kafatası, kıyma vs.. etrafta gezinirken bi yandan büyülenirken, bi yandan rahatsız etmeyi başarıyor..
Film, Poe öykülerinden yararlanmasının yanı sıra, atıf Marquis de Sade'a da saygı duruşunda bulunuyor: Marquis karakteri Sade'ın vücut bulmuş hali: Sade'ın söylemleri eksiksiz bi biçimde yansıtmasının yanı sıra, filmdeki pagan ayini, eşine pek de rastlanmayacak bi güzelliğe sahip: Büyülüyor adeta-
özellikle de İsa'nın bedenine çivi çaktığı ve keçi maskını taktığı anlarda-
rosicrucianist görünme pahasına bile olsa :))

Filmin temel derdi psikolojik/psikiyatrik tedavi yöntemleri olmasına rağmen, bu temayı ancak ikinci yarısında işlemeye başlıyor: Bu noktada, hastanelerin uyguladıkları tedavi yöntemleri konusunda iki ekibi karşı karşıya getirirken, ikisine de herhangi bi s/empati duymamızı engelliyor: "Eski usul.." yöntemlerdeki şiddet ve sınırlama durumunu tabii ki kabul etmek mümkün diilken, "mutlak özgürlük.." kulağa hoş gelmesine rağmen, tedavilerde ilerleme kaydedilemesinin altını çiziyor film: Üçüncü bi yöntemden daha bahsediyor: Saydığı bu iki yöntemin en kötü yanlarını almasından..

Akıl hastanesinden toplum alegorisi çıkarmak yeni bişii diil: Bu türün gelmiş geçmiş en önemli filmlerinden Shock Corridor'un izlerini bulmanın mümkün olduğu filmin, asıl ilham aldığı yapıtsa Marat/Sade..
Marquis, zaten Sade.. Marat rolünüyse Jean üstleniyor Sileni'de.. Hatta Charlotte karakteri de, Marat/Sade'da Marat'ya suikast planlarken, burada da benzer bi işleve sahip.. Filmde Marat ve Sade arasında geçen tartışmalar, burada Marat ve Jean arasında geçiyor.. Sade, tüm o yıkıcılığı ve alaycılığıyla Marat'ya seslenirken, kendisi sakin bi şekilde karşı çıkmaya çalışıyordu.. İki filmi art arda izlemek Sade-overdoseuna sebep olma potansiyeli taşısa da, tavsiye edebilirim gönül rahatlığıyla..

Animasyonları, oyunculukları (ki, tüm karizmasıyla Pavel Novy de kadroda..), ele aldığı meselesi ve tabii ki Sade'ı kutsayan haliyle Sileni, Jan Svankmajer filmografisinin gözbebeği..
Read more

Perfume: The Story Of A Murderer


'07 yapımı Perfume (ki, uzun adını bi daha yazmayı denemiycem..) ii bi film: Bazı anlarda pek fazla tatmin etmese de..

Jean-Baptiste, kokusuz doğan ve fakat inanılmaz bi koku alma yeteneğine sahip biri, birisi.. Hayatı oldukça zor geçiyor: Annesi onu öldü diye bırakıyor, yetimhanede 13 yıl kaldıktan sonra satılıyor, uzun yıllar deri işçisi olarak çalışıyor (vücudundaki izlerin sebebi bu..), Paris'te çoktan çaptan düşmüş bi parfümcüye yeteneğini ispatladıktan sonra onun yanında çalışmaya başlıyor.. Ve fakat, asıl amacı parfüm yapmak diil Jean'ın: Kokuyu sonsuza kadar saklayabilmek.. Dustin Hoffman'ın şahane oyunuyla canlandırdığı Baldini ona mesleki "sır.."ları öğretse de, bu, Jean için yeterli olmuyor ve kokunun Roması Grasse'a gidiyor.. Orada da koku saklama deneyleri yapan Jean, sonunda başarıya ulaşıyor ve fakat, çoktan seri-katile dönüşmüş bi hale geliyor.. Başyapıtını tamamladığında yakalanıyor ve fakat, işler yöre halkının beklediği şekilde gitmiyor..

Patrick Süskind'in en ünlü romanından uyarlanan film, ana hikaye bağlamında romana oldukça sadık bi şekilde ilerliyor, Jean'ın kokusunun olmayışını erken diil de, sonradan seyirciye vermesi dramatik yapı düşünüldüğünde sırıtmıyor-
"aa, bak görüyo musun: Yazık, ondan böyleymiş zaar.."-
jean'ın koku sahibi olmak için üzerine boca ettiği "parfüm.." kısmının çıkarılmasının da sebebi bu..
Ayrıca dönemin toplumsal yapısı üzerine de pek söz etmiyor, ancak bunları anlatmaması filmin aleyhine işlemiyor..

Filmin, kokuyu konu ederken, atıf yaptığı efsane oldukça etkileyici: Mısır'daki bi mezarda açılan bi parfümün yaşattığı etkiden bahsediyor Baldini.. Jean da, "aynı.." parfümü sentezliyor: Çeşitli kadınları öldürdükten sonra onların esanslarını alıyor-
bu noktada, bi sahne oldukça ilginç: Çalıştığı yerde Jean'dan nefret eden adamın, onun hazırlamakta olduğu parfüm kokusunun etkisiyle aniden kibarlaşması, hoş bi anekdot-
da, işte hızını alamıyor film/roman: Jean'ın yakalandıktan sonraki infaz sahnesi, fecii abartılı bi boyut kazanmış bi halde servis ediliyor: Eet, koku yabana atılmayacak kadar önemli bi mesele de, "böylesi.." bi grotesklik (hayır, orgy sahnesinden bahsetmiyorum: Jean'ın arabadan indikten sonra başlayan ve orgy esnasına kadar olan bölüm..) filmden fecii uzaklaştırıyor: Eet, Mısır'daki mezarda bulunan parfüm gibi etki yapıyor yapmasına da, işler bu boyuta geldiğinde "e yani??" derken bulabiliyorsunuz kendinizi-
orgy sahnesinde de, sadece kadın-erkek ve kadın-kadın eşleşmesi görmekteyiz misal??
Ayrıca parfümün sadece kadınlardan elde edilmesi/-ebilmesi de düşündürüyor zaman zaman: Romanın kahramanının erkek olmasından kaynaklandığı ortada da, ne biliym, ayrıntılar da önem kazanabiliyor işte böyle durumlarda..
Aynı groteskliğe sahip final de fecii sıkıcı misal..
neysse,, genel olarak başarılı olmasına rağmen, sonlara doğru ivmesini yitiriyor Perfume..

*: Bu yazıyı Ran Danker - Ani Esh eşliğinde yazdım-
"ben de: ben de.."
Read more

Teeth


Mitchell Lichtenstein'ın '07 yapımı filmi Teeth, aslında gayet ii bi proje: Her ne kadar son kısmında saçmalasa da, ele aldığı konular hakkında bikaç laf edebiliyor..

Önce hikayesini şeyediym: Dawn, vagina dentatanın ete kemiğe (hatta dişe: oeh..) bürünmüş hali: Daha küçücükken, üvey kardeşi Brad'le havuzda oynarken, birbirlerine cinsel organlarını gösterme şeysi yapıyorlar.. Parmağını Dawn'ın kukusuna sokan Brad, yaralanıyor.. Ve bu travma onu vajinal seks yerine, anal seksi tercih eden biri, birisine dönüştürüyor..
Dawn'sa "Promise.." adındaki bi gruba üye: Grubun işleviyse, üyelerinin evlenene kadar bakir kalmalarını sağlamak şeklinde özetlenebilir.. İşte bu grubun ateşli s/avunucusu olan Dawn'ın "saf.."lığı Tobey adındaki elleri olan Edward Scissorhands'in daha genç hali gibi görünen yavrucağın gelişiyle değişiyor.. Onunla yakınlaşan Dawn, çocuun tecavüzüne uğruyor.. Ve fakat vagina dentatası yardımına koşuyor ve çocuk önce penisinden, sonra da hayatından oluyor.. Bu konu üzerine odaklanan Dawn, jinekoloğa gidiyor: Çat: Adam muayene esnasında 4 parmağından oluyor.. Sonrasında bi ilişki daha yaşayan ve onda dişleri devreye girmeyen Dawn'ın kendisi hakkında iddiaya girildiğini öğrendiği anda intikamı acı oluyor haliyle.. Ve son olarak da Brad'den intikam alan Dawn, artık bu noktadan sonra bildiğin seri-katile dönüşüyor..

Filmde de dendiği gibi, vagina dentata oldukça eski bi endişe: Böyle bi düşüncenin gelişmesine sebep olansa hadımlık endişesi haliyle.. Ve fakat, hadımlık endişesi sadece penis kopma (hatta kafa kesilme, diş/saç dökülmesi..) şeklinde kendini göstermez.. Birden fazla penise (fallik imge..) sahip olma şeklinde de karşılık bulabilir-
hentailerde bolca örneğini bulmak mümkünken, insanlık tarihindeki en popüler örnek Medusa'dır.. Saçları yerine yüzlerce yılan olan Medusa'nın hadımlık endişesinin vücut bulmuş hali olması fikrini, film de kısacık gösterdiği iki imgeyle (bi resim ve Clash Of The Titans'ın orijinal versiyonundan alınmış bi sahne..) destekliyor.. Bunun dışında -yine, orijinal Clash Of The Titans'tan aldığı bi kesmeyle (akrep kıskaçları..), Dawn'ın mastürbasyonunu bitiriyor-
bilinçaltı egemenliği..

Vagina dentatanın psikolojideki açıklamasıyla genital dönemle alakalı: Oedipus kompleksinde hadım edici figür olarak baba algılandığı için, anneyle ilişki kurma fikrinden uzaklaşıyor.. Ancak, babanın diil de annenin paranoyak bi biçimde hadım edici olarak algılandığı bi durum da var: Burada annenin babanın penisini "içine aldığı.." fikrini geliştiren çocuk, bu fallik anne imgesinden korkmaya başladığında, bu, vagina dentata olarak bilindışında kendisine yer buluyor: Annesiyle gireceği ilişkide annesinin kendisini hadım edeceğini fantazlayan çocuk, bu korkusunu diğer kadınlara da yansıtınca, cinsel ilişki deneyimleri sonradan oldukça sorunlu geçiyor haliyle..

Film, bu bilinçdışı durumu gerçek hayata taşıyarak oldukça başarılı bi sıçrama noktası yakalıyor, beden politikaları üzerine oldukça etkili cümleler de kuruyor:
Önce Promise'ten başlayalım: Bekaret olgusunun kaynağı oldukça eskilere dayanıyor.. Kadın bedeninin tahakküm altına alınmasının ilk adımlarından biri, birisi.. Filmde de, o tahakkümü devam ettiren bi grup var: Ve bu grup, bekareti tercih olmaktan çıkarıp, simgesi kırmızı bi yüzük olan grupsal bi sözleşmeyle kişinin söz hakkını elinden alıyor-
her ne kadar "gönüllülük.." esasına dayansa da, herhangi bi kişi, bu tercihini herhangi bi grubun şemsiyesi altına girmeden de yapabilir..
Dawn'ın yüzüğü atışı bu yönden olumlu..
Sonrasında film boyu karşımıza çıkan kadın-erkek ayrımı: Film, erkek bedenini, aynen kitaptaki erkek üreme sisteminin gösterilip, kadınlarınınkinin gösterilmemesi ironisiyle harmanlayıp servis ediyor.. İki "cins.." arasındaki farklılığı kör parmağım gözüne şeklinde gözümüze sokması da aynı ironinin bi parçası: Brad'i (True Romance'taki Brad Pitt gibi, eheh..) sadece yatakta değerlendiren ve "psycho.." olark kodlayan film, bi benzerini Tobey örneğinde de yapıyor: Gayet protagonist bi konumda filme başlayan ve "ideal.." bi profil çizen Tobey, Dawn'a tecavüze yelteniyor-
psycho'yu boşuna tırnak içine almadık..
Ve öbür "kahraman.." O da ne kadar naif bi profil çizse de, iddia uğruna Dawn'la birlikte oluyormuş meğer-
"erkek diil mi şekerim, hepsi aynı.."
Eet, film bu erkek imgelerini ironik bi biçimde servis ederken, toplumsal cinsiyet rollerini de sorguluyor: Dawn'ı onların arasında "yalnız.." ve "savunmasız.." bırakması, kendini korumak için de "vajinası.."ndan başka alternatif bırakmaması boşuna diil..

Çok dağıldım: Gayet keyifli bi iş Teeth..

*: Bu yazıyı Travis - Happy To Hang Around eşliğinde yazdım..
Read more

Mysterious Skin


İki gencm hayatından 10 yıllık bi kesit sunuyor Mysterious Skin.. Sene '81: Yerel beyzbol takımının iki oyuncusu Neil ve Brian henüz 8 yaşında.. Beyzbol takımının pedofil koçu, onları istismar ediyor.. Sonra ergenlik günlerine geliyor sıra: Neil, New York'a ruh-eşinin yanına giderken, Brian uzaylıların kendisini kaçırdığını araştırırken Neil'e ulaşıyor.. Ve onunla karşılaşıp, yaşananları "öğreniyor.."

Eet, filmde iki çocuk da istismara uğruyor ve fakat, Neil'in durumu biraz daha karışık aslında: Zira, 8 yaşındayken kendisinin eşcinsel olduğunun farkında Neil.. Hatta, annesinin o zamanki sevgilisinin hoşlandığı erkek tipinin de belirleyicisi olduğunu söylüyor filmin açılışında bi yerde.. Ve Neil, mutfakta koçla birlikte şekerlemeleri kafasından aşağı dökerken "mutlu.." Dahası, koçun onu sevdiğinden, kendisinin de koçu sevdiğinden emin.. Bu noktada, pedofili tartışmaya açıyor film: 8 yaşındaki bi çocuk kendisinden yaşça (çok..) büyük biri, birisiyle ilişkiye girdiğinde eet, bu, "suç.." teşkil ediyor ve fakat sadece kanunlar önünde.. Filmin açılışında ve Neil'in ergenlik dönemindeki ilk "iş.."inde o şekerleme yağmuru flashbacki kullanılması boşuna diil: Neil'in "en.." mutlu olduğu an o.. Ve böylesi bi durumda, Neil'in istismara uğradığından söz etmek, sınırları oldukça zorluyor.. Filmi bugün yeniden izlediğimde de aynı şeyi düşündüm: Neil'in durumunda istismardan bahsedemeyiz..

Filmde sadece Brian'ın durumu, istismar kelimesini karşılıyor.. Aniden bastıran "yağmur.." onun hayatındaki en büyük travmaya dönüşüyor.. Neil'le birlikte koçun evine giden Brian, orada koçun istismarına uğruyor, hatta fisting bile yapıyor koça.. Ancak, yaşadığı bu "deneyim..", onu mahvediyor.. O geceyi hatırlamak istemeyen Brian, onu bilinçaltının en gizli dehlizlerine hapsediyor: Ancak, bu yetmiyor: Psikojenik semptomlar göstermeye başlıyor: Yatağına işiyor, bayılıyor, burnu kanıyor vs.. S/avunma mekanizmalarından yer değiştirme devreye giriyor: Kendisini uzaylıların kaçırmış olduğu fantezisine inanmaya başlıyor-
gördüğü ufo sahnesi bu yönüyle ilginç olmakla beraber, filmin/romanın/belki de Brian'ın trüğü bence..
Hatta bu konuda, tvde izlediği bi program bu düşüncesinin daha da rasyonalize olmasını sağlıyor: Ta ki, programdaki kız ona bi hayvan cesedi gösterene kadar.. Bilinçaltında tuttuğu "gerçek..", bilince ulaştığında burnu kanıyor Brian'ın.. Ve Neil, noel arefesinde geldiğinde o geceyi hatırlıyor..

Neil'se ergenlik döneminde fahişelik yaparak para kazanıyor: Lsd emdirilmiş kağıtlar, kokain ve otla arası ii.. Ancak güvenli seks konusunda pek dikkatli diil: Hatta ilk prezervatifle tanışması da NY'de oluyor desek, abartmış olmam herhalde.. Kendisini beğeniyor, zira potansiyelinin farkında: Koçla yaşadığı aşkı unutamıyor ama.. Hatta New York'a gitmeden önceki gece, onun evinin önüne geliyor.. Neden "böyle.." bi tercih yaptığını sorgulamak istemiyorum Neil'in: Sadece şunu söyleyip başka bi yere geçicem: Fahişe olmak istemek, bpd ve narsisistik vakalarda gözlemlenebilen bişii..

Film, ele aldığı meseleye belki biraz yüzeysel yaklaşıyor, ancak karakterlerinin ve ortadaki durumun ne kadar "hassas.." olduğunun bilincinde: Bu yönüyle takdire değer yaklaşımı, özellikle Koç karakterinde fecii çuvallıyor: Zira, oldukça karikatürize bi şekilde çizdiği pedofil portresi film için fazlasıyla güdük kalıyor..

*: Bu yazıyı Ozzy Osbourne - Mr. Crowley eşliğinde yazdım..
Read more

Southland Tales


Richard Kelly'nin Southland Tales filmi, her anlamıyla "fazla.." bi film.. Upuzun, bitmiyor, bitmediği gibi fecii sıkıcı (ve saçma..) olabiliyor..

Açıkçası filmin sadece bikaç sahnesinde tavan yapan mizahını seviyorum, onun dışında söyledikleri, ya da söylemeye çalıştıklarıyla bi işim olmuyo.. Aslında bu noktada şöyle bi durum da var, filmin bu fecii plastik halinden tiksinip, söylemeye çalıştığını es geçmek de mümkün.. Ki, genel olarak yaptığım da bu.. Ancak, blog sorumluluğudur filan deyip, bi çaba, bişiiler yazmak lazım..

Lineer olarak hikayesini özetlemek oldukça zor olsa da, bikaç cümle: Amerika, tam da bağımsızlık gününde nükleer bi saldırıya uğrar.. Tabii ki, bununla baş etmek için çeşitli önlemler alan hükümet, eyaletler arası serbest dolaşımı kaldırıp, havalimanlarını trafiğe kapatıp, US-IDent adını verdiği yeni bi izleme birimi kuruyor.. Ortadoğu'da savaşlar devam ettiğinden petrole erişimi de kısıtlanınca alternatif enerji kaynaklarına yönelip okyanustaki gel-gitten faydalanarak yeni bi enerji ünitesi kuruyor..
Aksiyon filmlerinde oyunculuk yapan Boxer'sa hükümet güçleri tarafından aranıyor: Bunun sebebi, evli olduğu kişinin hükümet yetkililerinden biri, birisinin kızı olması, aynı zamanda yazdığı "Güç.." adlı film senaryosu: Bu senaryoda dünyanın sonunun nasıl olacağını tahmin eden Boxer, aslında uzay-zamanda meydana gelen bi çatlaktan geçtiği/-ebildiği için bunu yapabiliyor.. Ve fakat, o çatlaktan geçen sadece kendisi diil: Rolan da onunla birlikte çatlaktan geçmiş ve daha kötüsü, Boxer'ın diğeri ölürken, iki Roland da dünyada fink atmakta: İkisi tokalaşırsa uzay-zaman kendi üstüne çökecek..
Tabii, Amerika'nın aldığı güvenlik önlemleri de kendi direncini oluşturuyor, ve Neo-Marksistler, çeşitli eylemler yapıyorlar: Bu noktada özellikle porno oyuncusu Krysta aktif rol alıyor.. Boxer'la sevişme görüntülerini çekip, Neo-Marksistlerin bunu şantaj aracı olarak kullanmasına izin veriyor-
aslında tek düşündüğü kendi kariyeri: Ve fakat win-win prensipleri devrede..
İşte bu kaosun ortasında dünyayı kıyametten koruma görevini Boxer üstlenecek sanırken, aslında bunu Roland başarıyor ki, 2 buçuk saatlik bi süre sonunda böylesi bi twist, "Allah belanı versin Kelly.." dedirtiyor-
ha bi de, Justin Timberlake var, anlatıcı rolünde.. Ki, hiç giresim yok o konuya..

Anlaşıldığı gibi, film 11 Eylül trajedisine Kelly'nin gözünden bakıyor.. Ancak Kelly, ciddi olmak şöyle dursun, meseleyi öylesine kara-mizaha buluyor ve esprileri de zaman zaman öylesine 12'yi vuruyor ki, bu anlarda zirveye çıkıyor: Ancak, çok daha kısa sürede, çok daha damıtılmış ve ii bi film ortaya çıkabilirdi.. Bu açıdan, kötü olmuş..
Kelly'nin Neo-Marksist olarak imlediği grubu karikatürize edişi, bu tür konularda hassas olanları fecii rahatsız etme potansiyeli taşısa da, açıkçası eğlenceli olmuş: Yaşadıkları bölgedeki tüm dükkanlarda piercing ve dövme yapılması, feminist bakıştan ziyade misandrik bakışa sahip üyeleri (penis envy okumasına da gayet açık bu kısım..), uyuşturucuya yatkınlıkları ve Marx konusunda chihuahualardan bile daha cahil olmaları (ki, bu repliği duyduğumda kahkahalarla yarıldım..) filan filmi oldukça eğlenceli hale getiriyor.. İşin Amerika tarafında bikaç istisna hariç, böylesi bi eleştiri yok-
ve fakat, askere gitmektense intihar etmeyi tercih eden (ve finalde bunu başaran..) kişi aracılığıyla bikaç snde çok daha etkili bi mesaj veriyor..

Southland Tales'in aslında devasa bi proje olarak tasarlandığı herkeslercek malum: 6 serilik kitap dizisinin yanında, 3 bölümü anlatan film ve bi internet sitesinden müteşekkil proje, film ayağı gişede batınca, sadece 3 tane kitapla yetinmek zorunda kalmış-
açıkçası okumaya da pek istekli diilim..

Southland Tales, eet, kötü bi film ve fakat abartıldığı kadar kötü diil.. Kara-mizah severlerin en azından denemesinde fayda olacağını düşünüyorum..
Read more

The Box


Richard Kelly'nin son filmi The Box, nasıl desem, olmamış bi proje..

Gayet basit bi sorudan çıkış noktasını alıyor film: 1 milyon dolar karşılığında tanımadığın biri, birisini öldürmek için düğmeye basar mıydın?? Lewis çifti de bu soruya "eet.." diyerek düğmeye basıyorlar ve fakat, bu noktadan sonra parayı almalarına rağmen, işler çığrından çıkıyor..
Norma, engelli bi öğretmen: Bi gün sınıfındaki bi öğrenci neden yürürken topalladığını sorunca sebebini gösteriyor.. Norma'nın eşiyse NASA'da lens geliştirme işinde çalışıyor.. Astronot olmak istemesine rağmen, psikolojik testleri geçemediği için bu hayali de suya düşüyor..
Bi de Arlington var: Filmdeki en ii karakter, mizah anlayışı süfer bi kere: neysse,, insanların kapısına kutuyu bırakan, onlara anlaşmanın şartlarını izah eden, onları sürekli gözetleyen, ölümden dönüp, daha da güçlü bi halde yaşamına devam ediyo kendisi.. Çeşitli kurumlarla bağlantıları var filan..

Lewis çifti yaptıklarından pişman olunca, durumu düzeltmeye çalışıyorlar ancak hiçbi işe yaramıyo.. Bu noktadan sonra film (Donnie'yi andırır bi şekilde..) temasal bi sıçrama yaparak bilim-kurgu konularına kafa yormaya başlıyor ki, Donnie Darko'nun o kendine has dünyasını adeta taklit eden bi yapı kurulunca film itici bi hal alıyor.. Film olaya varoluşçu bi açıdan bak/maya çalış../tığından, Norma'nın başına gelenler, eyleminin sonucu oluyor-
da, Cameron Diaz, bu rol için ne kadar yerinde bi tercih, orası da ayrı bi parantezi hak ediyor..
Açıkçası filmde sadece Frank Langella müthiş bi performans veriyor.. Diğer oyuncular, özellikle de eş rolündeki James Marsden büyük bi inandırıcılık problemi çekiyorlar-
cameron görece daha ii tabii..

Fecii sıkıcı bi iş.. Öyle böyle diil.. "Bi insanı gerçekten tanımak mümkün mü??" ile başlayıp, "beni gerçekten tanıyor musun??", "senden bile çok..", "peki ya oğlumuzu??", "senden de çok.." gibisinden bi diyalog/sorgulama dahi var, pff..

*: Bu yazıyı A.K.A.C.O.D. - Spanish Fly eşliğinde yazdım..
Read more

Faust


Jan Svankmajer'in '94 tarihli filmi Faust, olağanüstü güzellikte haliyle.. Öyle böyle diil..

Hikayesi şöyle: Faust, metro istasyonundan çıktığında yolda broşür dağıtan iki adamdan biri, birisi ona (da..) bi kroki veriyor: Bi tiyatro salonuna çıkan krokiyi Faust, yere atıyor.. Evine giderken tuhaf bikaç olayla karşılaşıyor, anne ve kızı merdivenlerden iniyor, Faust kapısını açtığında evden bi siyah bi tavuk çıkıyor-
ki, daha bu imgeyle Svankmajer, açgözlülüğe vurgu yapıyor..
Evinde bişiiler atıştırırken hava kararıyor birden, yıldırım düşüyor, eşyalar hareket ediyor.. Faust, krokideki yere gitmeye karar veriyor.. O noktada, koşarak çıkan bi adam görüyoruz..
Çeşitli olaylar/büyüler birbirini izliyor ve Faust, Mephisto'yla anlaşıyor..
En sonundaysa Mephisto'ya direnen Faust, arabanın altında kalarak can veriyor-
film circle kurguya sahip olduğu için, "yeni.." Faust'umuz kim oluyor dersiniz?? Jan Svankmajer'in bi sonraki filmi Spiklenci Slasti'de başrollerden biri, birisini üstlenecek Petr Meissel-
ki, her gördüğümde "ehehe.." diye gevriyorum ister istemez..

neysse,, yabancılaşma dedik: Kukla ve kil animasyonlarının yanı sıra, oyuncu performansı ve kukla-oyuncu birleşimli performanslardan da bolca yararlanan Svankmajer, adeta gövde gösterisi yaparken, klostrofobik bi atmosferle ördüğü filminde bolca Brecht-vari yabancılaşma efektleri kullanıyor: Kuklaları oynatan eli, Mephisto'nun kükürt buharıyla ortaya çıkışı/yok oluşu, Mephisto'nun geldiğini haber veren bi el tarafından sallanan "metal levha..", kullanılan dekorlar ve bunları yıkıp yeniden inşa etmesiyle sürekli "yapay.." bişii izlediğimizi hatırlatıyor.. Ve fakat, bu tercih, filmi kesinlikle sıkıcı ya da itici yapmıyor, aksine büyülüyor.. Hatta benim gibi pek fazla Faust sevmeyen bünyeleri bile kendine bağlayabiliyor..

Tabii bi de, meselenin Okült ayağı var: İnsanın Şeytan'la anlaşma yapması yeni bişii diil.. Ghost-Rider gibi acayip popüler örnekleri bi yana, ödülünü "bu dünyada.." alma fikrinin eski çağlarda yaşayan insanları da kendine bağlaması normal.. Ve fakat, Faust, Lucifer'ı da "en az.." Tanrı kadar güçlü gören anti-teist öğretiye biraz da sekte vuruyor: Zira, kitapta bu iki güç Faust için iddiaya girerken, filmde Faust kendisi (açgözlülüğü sebebiyle..) Mephisto'yu çağırıyor.. Ayrıca kitapta Faust, kendi isteğiyle ölürken, filmde anlaşmadan vazgeçmek istiyor: Hatta bunun için Tanrı'ya dua bile edecekken, Mephisto devreye giriyor.. Bu noktada, Svankmajer, yine bi müdahalede bulunuyor, Faust'un Helen'le yaşadığı ilişkiyi Succubus olarak kodluyor..

Süfer bi iş..
Read more

The Cove


The Cove, Japonya, Taiji'de yunusların korkunç şekillerde öldürülmesini ve gösteri dünyasına satılmak için yakalanmasını anlatan adeta gore bi belgesel..

Flipper'ın eğitmeni Richard O'Barry'nin yunusları korumak için seferber olmasının bi hikayesi de aynı zamanda: Adı geçen dizide kullanılan 5 yunusun eğitmeni olan O'Barry, 7 sene bu işten gani gani para kaldırıp, her sene fecii paralar kazanıp, garajına Porsche dizerken, bi gün eğittiği Cathy'nin kollarında intihar etmesi dolayısıyla kendini yunuslara özgürlük sağlamaya adıyor.. Ve uzun yıllar bu şekilde yunusları kurtaran O'Barry, sonunda Taiji'de olanları da görüntülemeyi başarıyor..
Belgeselin birinci ayağı bu..

İkinci ayağıysa Japon hükümetinin IWC bünyesindeki rolü var: Balina avcılığında eli kolu kısmen bağlanan Japonya'nın yine de çeşitli boşluklardan faydalanması, balina avcılığından rotasını yunus avcılığına çevirmesi, fakir ülkelere para yardımıyla onlardan balina avcılığına getirilen yasakları kaldırmaları için oy istemesi, yunuslardaki civa miktarının fazla olmasına rağmen okullarda öğrencilere ücretsiz dağıtılması, marketlerde satılan balina etlerinin aslında yunus eti olması vs.. gibi şeyler birer birer faş ediliyor..

Üçüncü ayağıysa belgeselin beni en çok yabancılaştıran yönü: Tercih ettiği anlatım teknikleri: Adeta konvansiyonel bi aksiyon filmi gibi ilerleyen bu bölümlerde fecii şekilde olaydan kopmak mümkün: Hatta öyle ki, bi ara belgeselde en önemli şey yasak bölgeye girmek ve oraya ekipmanları yerleştirmek haline gelince "e ohaa ama.." derken bulabiliyorsunuz kendinizi-
ben buldum, ondan şeyettim..
Bu bölümler daha kısa tutulsaydı veya, heyecan unsurunu artırmak için gerilimli müzikler filan zırt-pırt patlamasaydı, daha ii olabilirdi, eminim.. neysse,,

Ve final bölümü: Korkunç bi katliamı, kanla kaplı koyu, çırpınan yunusları gördüğünüzde lanet ediyorsunuz..
Read more

Food, Inc.


'08 yapımı Food, Inc.. insanı fecii şekilde geren bi belgesel.. Konu yiyecek olunca, ister istemez endişeleniyorsunuz.. Film, her ne kadar Amerika'daki duruma odaklansa da, üç aşağı-beş yukarı dünyanın her yerinde benzer tabloların olduğunu biliyorsunuz..

Film, olağanüstü güzel bi tespitle açılıyor: Marketten aldığımız ürünlerin üzerinde çiftlik resimleri olmasına, "doğal.." vurgusu yapılmasına rağmen, günümüzde hala bunun böyle olup olmadığını merak ederek, araştırmaya başlıyor.. Ve tabii ki, korkunç sonuçlara ulaşıyor..

Kendi adıma, vejetaryen diilim.. Özellikle de deniz ürünlerine hastayım.. Kırmızı eti, sadece özel yemeklerde, beyaz etiyse arada bi tüketirim.. Her ne kadar bu etlerin berbat yöntemlerle üretildiklerini bilsem de, damak zevki filan, vazgeçemiyoruz işte.. İşte bu belgeselde de, preslenen domuzları, normal bi tavuktan 2 katı kadar büyüklüğe sahip tavukların 48 günde "yetiştirildiklerini..", ineklerin otla diil de mısırla beslendiğini öğrenmek, korkunç bi etki yapsa da bünyede, belgesel bittiğinde "bundan sonra kırmızı ve beyaz et tüketmiycem.."le, "e yani??" arasında salınırken bulunuyorsunuz kendinizi-
gelicem buraya yine..

Filmdeki anlatıcılar, iki önemli dönüşümden bahsediyorlar: McDonald's'ın sektörde yaptığı "devrim.." ve Amerika'daki mısır ve soya üretiminin abartı bi şekilde artması..
McDonald's'ın kar marjını artırmak ve giderlerini düşürmek için çeşitli önlemler almasının, gıda sektörünü (adeta geri döndürülemez..) bi dönüşüme uğratması çarpıcı bi şekilde ortaya konuyor belgeselde: İşçilerin sadece tek görevlerinin olmasının işgücü kaybını "önemsiz.." hale getirmesi ve bu sayede oldukça düşük ücretli işçi çalıştırabilmesi ve şirketin sürekli olarak artan et, patates, salata, domates (ve dahi elma: ohaa..) ihtiyacını karşılamak için üreticilerin çeşitli yöntemler geliştirmesi şu anki durumun asıl sebebi olarak göze çarpıyor.. Artan ihtiyacı karşılamak için hayvanlar sağlıksız koşullarda hızlıca "şişirilirken..", sebze ve meyveler de çeşitli katkı maddeleriyle menülerdeki yerlerini alıyorlar..

İkinci olaysa, Amerika'daki korkunç mısır ve soya üretimi: Mısır ve soyanın bu denli verimli ve fazla üretilmesi/-ebilmesi, ucuz olmasını da beraberinde getiriyor haliyle: Ve piyasadaki çoğu ürünün içeriğinde kendine yer bulabiliyor.. Ki, ürün skalası o kadar geniş ki, insan yediklerinden tiksiniyor.. Bu noktada özellikle Monsanto'nun soya patentini alması ve buna dayanarak "hak.."kını koruma çalışmalarına ayrılan bölüm oldukça doyurucu..

Bunun dışında film kapsamlı bi konuyu görece kısa bi sürede özetlemek zorunda kaldığından, episodik bi şekilde ilerliyor.. Arada bi, izleyeni ferahlatmak için eklendiğini düşündüğüm tablo gibi genel planlara başvuruyor: Ki, ii de yapıyor-
gerçi, belgeseli tökezlettiğini de iddia etmek mümkün olabilir..
Çeşitli dava örneklerine de yer veren Food, Inc., yiyeceklerin nasıl bu kadar "ucuz.." olabildiği konusunda yeterli bi içerik sağlıyor..

(Paranteze geri dönüş..)
Food, Inc. aynı zamanda aktivist bi film-
ki, bu yönüyle bile takdire değer: Finalinde seyirciyi bişiiler yapmaya davet ediyor.. Ancak, gıda sektöründeki (filmde dendiği gibi..) "tohumdan markete kadar.." olan süreç öylesine kapalı bi sistem ki, tüketicinin neler yapabileceği konusu muallakta kalmaya devam ediyor: Organik ürünleri öneren belgesel, eet, "ideal.." bi çözüm sunuyor ancak, marketten "pahalı.." sebze/meyve almak yerine, "ucuz.." olduğu için hamburgeri tercih eden aile gibi, sacın ekonomik ayağı konusunda pek laf etmiyor.. Bu bağlamda biraz ütopik kalsa da, olağanüstü bi girişim Food, Inc.. Amerika'da sadece 155 salonda gösterim şansı bulabilmesi bile büyük bi başarı..
Read more

Das Weisse Band - Eine Deutsche Kindergeschichte


Michael Haneke'nin şimdilik son filmi Das Weisse Band, olağanüstü olmasının yanı sıra, Haneke'nin sinemasında ikinci bi dönemin de başlangıcını işaret ediyor bana kalırsa..

Hikayesi şu: Almanya'nın bi köyünde önce bi doktor atından düşerek yaralanıyor, sonra türlü çeşitli "kötü.." olay meydana geliyor, halk (ve baron..) suçlu avına çıkıyor, olaylar kontrolden çıkınca başka dedektifler de geliyor ve fakat, kimse bu olayları kimin yaptığını bilmiyor.. Aslında çok da önemli diil bu.. Köydeki üç kişi oldukça iktidar sahibi: Baron zengin olduğu için, papaz din adamı olduğu için, doktorsa insanları tedavi ettiği için-
öğretmeninse bi iktidarı yok..
Baron'un ahırı ve oğlu bu "kötülük.."ten zarar görünce, ilişkisi de sekteye uğruyor..
Peder, kendi çocuklarını eve geç geldiği için fecii şekilde cezalandırırken, onların bu kadar "kötü.." olabileceğini inkar ediyor..
Doktorsa köyün ebesiyle "gizli.." bi ilişki yaşarken, aynı zamanda kızıyla ensest soslu bi ilişki deneyimliyor..

Film, iki kuşağı karşı karşıya getirirken, dönüşümü olağanüstü bi şekilde resmediyor.. Kendi kurallarını din ve sınıf bilinciyle oluşturmuş toplumun yaşlı bireyleri, imzaladıkları o görünmez sözleşmeye uygun davranır ve bu şekilde "düzenli.." bi hayat sürerken, yeni kuşak, açık açık olmasa da, gizli ancak olağanüstü güçlü bi dirence sahip bi şekilde buna karşı çıkıyor.. Çocukların hedef aldıkları "şey.."ler bu yönüyle oldukça sembolik anlamlar taşıyor: Olaylar doktorun geçeceği yola tel gerilmesiyle başlıyor.. Baronun oğlu kaçırılıp dövülüyor, ahırı kundaklanıyor, ebenin çocuu da dövülüyor, hatta neredeyse kör oluyor, papazın kuşu öldürülüyor-
çiftçinin eşinin ölümüne ve sonra yaşananlara ayrı bi parantez açıcam..

Aralarında güçlü bi iletişim olduğunu düşündüğüm çocuklar, çeşitli dürtülerle (kendilerini korumak, mesaj vermek, sınıf kini vs..) eyleme geçiyorlar: Olaylar kontrolden çıkmaya başladıklarında çocuklardan biri, birisi dayanamıyor ve öğretmenine anlatıyor bu olayı.. Ve fakat, iki çocuk ve iki sahne kilit öneme sahip..
Martin'in "Tanrı'ya beni öldürmesi için bi şans verdim.." repliği.. Martin'in inanılmayacak kadar soğukkanlı söylediği bu cümle, aslında onun için bi dönüm noktası: Tanrı'ya inanmaktan vazgeçiyor..
Diğer çocuksa, papazın küçük oğlu: Bulduğu yaralı serçeye bakmak için babasından izin isteyen ve olur alan çocuk (adını unuttum..) serçe eski haline geldiğinde onu öldürülen kuş yerine babasına takdim ediyor.. Babası tarafından hiç cezalandırılmamasının, beyaz kurdele takmamasının sebebi bu: Kurulu düzene itaat etmeyi "öğrenmiş.." olması..

Çiftçinin eşinin ölümü ve akabinde yaşananlarsa, klasik suç-intikam düzleminde ele alınabilir: Kadının oğlu buna karşı gelir ve kendince intikam alırken, her defasında babasının engellenmesiyle karşılaşıyor.. Sınıfsal farklılığı içselleştirmiş babaya karşılık, "çılgın.." bi oğul..

Haneke'nin küçük bi köyden Avrupa tarihine kendi gözünden baktığı bu çalışmayla, Haneke'nin filmografisindeki değişimleri de incelemek gerektiğini düşünüyorum: La Pianiste'e kadar, şiddeti göstermeyi tercih etmeyen Haneke, bu filmle birlikte şiddeti (özellikle de Cache'deki o olağanüstü intihar sahnesinde misal..) "saklı.." tutmak yerine, göstermeyi tercih etmeye başlamıştı-
ancak gösterdiği "porno.." sınırına hiç girmedi, o ayrı..

Das Weisse Band'sa, daha çok Le Temps Du Loup, Cache ve 71 Fragmente Einer Chronologie Des Zufalls'a yakın duruyor, ancak şu farkla: Haneke'nin şimdiye kadar hiç olmadığı kadar stilize.. Hikayesini klasik bi akışla sunması, voice-over kullanması da şimdiye kadar pek tercih etmediği anlatım teknikleriydi.. Ana-akım sinemaya göz kırpma olarak yorumlanabilecek (özellikle de Funny Games U.S. düşünüldüğünde daha bi anlam kazanıyor..) bu tercihi , "sakinleşmek.." olarak da yorumlamak mümkün-
olgunlaşmak diyecektim de, "ohaa.." dedim bi an kendime..

Haneke ne düşünüyordu bilmiyorum ama, bu tercihleriyle Das Weisse Band, hiç olmadığı kadar "klasik.." bi film olmuş.. Kendisinin başyapıtı bana göre hala La Pianiste ve fakat, filmografisindeki en "olgun.." (dedim..) ve başarılı filmi olmuş..
Olağanüstü teknik işçiliği, mükemmel görüntüleri ve müthiş oyuncu performansları da cabası..
Read more
Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...
 
Creative Commons License
This work is licensed under a Creative Commons Attribution-NoDerivs 3.0 Unported License.